ASKER VE DEVLET ADAMI ATATÜRK

Çanakkale Harekâtı’nın kaderini deha sahibi genç bir komutan değiştirdi.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk doğru zamanda, doğru kararlar veren büyük bir liderdir. Atatürk, çok yönlü tarihî kişiliği içinde, her şeyden önce, meslekten yetişmiş bir asker olarak, ‘Askerlik Sanatı’nı ve bunun en önemli unsuru olan ‘Savaş Prensipleri’ni kavramış, yerinde ve zamanında uygulamasını bilmiş yüksek bir strateji, usta bir taktikçi, insan gücü ve lojistik konularında büyük bir teşkilâtçı olduğunu kanıtlamış seçkin bir komutan, tam tabiriyle “askerî deha sahibi” bir önderdir. Bu görüşü iki örnekle pekiştirelim. I. Dünya Savaşı’nda (1914-1918) Çanakkale Muharebeleri (1915) ile ilgili olarak bir Avustralyalı yazar Gelibolu adlı eserinde şu dikkate değer tespitlerde bulunmakta: “…Çanakkale Harekâtı’nın başlangıcı, Entente (İtilâf) devletleri bakımından seferin en acı olayıdır.
Çünkü; ilk çıkarma anında (25 Nisan 1915 sabahı) bölgede deha sahibi genç bir komutan (Mustafa Kemal) hazır bulunuyordu. Bu komutan olmasaydı, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar (ANZAK Kolordusu) Conkbayırı’nı pekâlâ o sabah ele geçirebilirler ve Çanakkale Harekâtı’nın kaderini daha o zaman ve o yerde tayin edebilirlerdi…”

***

Atatürk hakkında yazılan biyografilerin en başarılısını kaleme aldığı kabul edilen İngiliz Lord Kinross, Atatürk’ün askeri dehasını, siyasal dehaya dönüştürmesini şu satırlarla anlatır:
“…Atatürk, her şeyden önce, büyük bir askerdi; fakat, zamanla büyük bir devlet adamı oldu. Tarihin bize anlattığı pek çok büyük askerler ve büyük adamların yanında, bu iki özelliği kendinde toplayan pek az kişi vardır.”

***

Türkiye ve Atatürk ile ilgili incelemeleri ile tanınan Amerikalı bilim adamı Prof. Dr. Dankwart Rustow’un Atatürk’ün büyüklüğünü tanımlarken şu ifadeleri kullanır: “…Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşümünde Kemal’in oynadığı rol, Weber’ce (Max Weber) bir terimle, çok kez karizmatik olarak anılan türdendir. Bir karizmatik lider, izleyicilerinin gözünde normal insan değer ölçülerini aşan ve onların yararına mucizeler yaratma yeteneğinde olan bir kişidir… Kemal’in büyüklüğü ülkesinin savunucusu, Cumhuriyet’in kurucusu ve köklü reformcu olarak, üçlü başarısında yatar…”

***

Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı 2006 yılında Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 125’inci yılı armağanı olarak; seçilmiş makalelerden oluşan, Türk Silahlı Kuvvetlerine askerlik görevini yapmak üzere katılan üniversite mezunu kesime yönelik verilecek derslerde kaynak olarak kullanılmak üzere ‘Atatürk’ün Düşünce Yapısı ve Türkiye’ adı altında bir kitap yayınladı. Biz de bu kitaptan; Dr. Hv. Öğ. Yb. Hülya Şahin tarafından kalem alınan ‘Asker ve Devlet Adamı Atatürk’ü anlatan yazısını aktarıyoruz.

Mustafa Kemal evrensel nitelikleri ile çok yönlü bir lider ve devlet adamıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Askerî Biyografisi ve Türk Kurtuluş Savaşı: 
İmparatorlukların parçalanarak ulusal devletlerin oluştuğu, güç kavgalarının en üst düzeye çıktığı XX. yüzyılda yetişen önderlerden biri olan Mustafa Kemal Atatürk, ulusallaşma sürecinde ülkesini emperyalist güçlere karşı savunan komutan, devlet kurucusu, devlet adamı, devrimci ve evrensel nitelikleri ile çok yönlü bir lider ve devlet adamıdır.
Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Cumhuriyet onun önderliğinde kısa bir sürede gelişerek siyasal, toplumsal ve ekonomik yapıya kavuşmuştur. Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracak inkılapları gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşam hikayesi; 1881 yılında Selanik’te başlar. Ortaokul ve liseyi askerî okulda okuduktan sonra Harp Okulunu ve Harp Akademisini bitirmiştir. 1905 yılında kurmaylık stajı için merkezi Şam’da bulunan 5’inci Ordu’ya atanan Mustafa Kemal Atatürk, burada görevli iken Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kurmuştur. 1907 yılında merkezi Manastır’da bulunan 3’üncü Ordu Karargâhına atanan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu cemiyet Osmanlı Devleti’ne Meşrutiyet idaresini getirme mücadelesi veren İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, 31 Mart 1909 tarihinde II. Meşrutiyet’e karşı çıkarılan irtica ayaklanmasını bastırmak üzere gönderilen Hareket Ordusunun kurmay subaylığını yapmıştır. 5 Ekim 1911 tarihinde İtalyanların Trablusgarp’a saldırması üzerine, Mustafa Kemal Atatürk, binbaşıyken gönüllü olarak Kuzey Afrika’daki bu savaşa katılmıştır.
Tobruk ve Derne bölgelerinde gönüllü mahallî kuvvetlerin başında bulunmuştur. 1912 yılının Ekim ayında Balkan Savaşı’nın başlamasıyla birlikte İstanbul’a dönen Mustafa Kemal Atatürk, orduda aktif görev alarak Edirne’nin düşmandan geri alınmasında etkinlik göstermiştir.
Balkan Savaşı’ndan sonra Sofya’ya askerî ataşe olarak atanan Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine aktif görev isteğinde bulunmuş ve 1915 yılında Gelibolu yarımadasında teşkil edilen 19’uncu Tümen Komutanlığına atanmıştır. 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nı denizden geçemeyen İtilaf devletleri bu sefer kara harekâtına başlayınca karşılarında Mustafa Kemal Atatürk’ün birliklerini bulmuşlardır. Çanakkale cephesinden sonra sırasıyla 2’nci Ordu Komutanlığı, 7’nci Ordu Komutanlığı ve Yıldırım Ordular Grup Komutanlığı görevlerini başarıyla yürütmüştür.
Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilmesinden sonra anlaşmanın şartlarına göre Türk orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi yabancılar tarafından işgal edilmeye başlanmıştır. Osmanlı Hükûmetinin teslimiyetçi tavrına karşılık Türk milleti, Millî Müdafaa Cemiyetlerinin ve askerlerin önderliğinde yurdun çeşitli bölgelerinde örgütlenerek işgallere direnmeye başlamıştır. Bu sırada İstanbul’da bulunan Mustafa Kemal Atatürk, ülkede çok büyük bir kesimin her şeyin bittiğini sandığı, karamsarlığın, ümitsizliğin, teslimiyetin hüküm sürdüğü bir dönemde “Ya İstiklal Ya Ölüm” parolasıyla 9’uncu Ordu müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır.

Samsun’a çıktığından itibaren güç birliğini sağlamak için gayret gösterdi.

Anadolu’ya ayak basan Mustafa Kemal Atatürk’ün planı, Millî Mücadele hareketini başlatacak zemini oluşturmaktır. Bu çerçevede önce Anadolu’daki komutanlarla Kurtuluş Mücadelesi’yle ilgili olarak fikir birliğinde bulunmuş ve onların kendine bağlılığını teyit etmiştir.
22 Haziran 1919 tarihinde yayımladığı Amasya Genelgesi’nde yer alan “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözleriyle Millî Mücadele’nin fiilen başladığını tüm dünyaya ilan etmiştir.
Amasya Genelgesi (21-22 Haziran 1919), Erzurum Kongresi (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) ve Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) ulusun sivil ve asker tüm gücünün toplanmasını sağlayan birer adımlardır. Kongreler sonunda oluşturulan Heyeti Temsiliyenin başkanlığına Mustafa Kemal Atatürk’ün getirilmesi, Kurtuluş Savaşı boyunca ordu – millet iş birliğinin en iyi şekilde yürütülmesini sağlamıştır. Bu amaçla Mustafa Kemal Atatürk başkanlığında düzenlenen “Heyeti Temsiliyenin Millî Mücadele Planı” 9 Ocak 1920’de kolordulara gönderilmiştir. Genelgeyi incelediğimizde kolorduların görev bölgeleri ve komuta kademesinin belirlenmesi sonucunda millî ordu teşkilatının ilk çekirdeğinin ortaya çıkarılmış olduğunu görürüz. Daha sonra ise kolordu ve bazı sivil kuruluşlara “Millî Ordu Teşkilatı Planı” ismiyle gönderilen genelgede ordu kıtalarının millî kuvvetleri kendi emrine alıp, harekâtı yönetip uygulamasının sevk ve idarede başarılı olunmak için gerekli olduğu açıklanmış ve Kuva-yi Milliyenin askerî birlikler içinde nasıl teşkilatlandırılması gerektiği belirtilmiştir. Örneğin her bucak merkezî bir bölük, her ilçe merkezi (il veya liva merkezleri dâhil) bir tabur teşkil edecektir. Ayrıca, cami ve öğretmenleri olan her köy ve mahallelerin birer piyade takımı oluşturması, köy öğretmenleri ile imam ve müezzinlerin komutanlık yapması istenmektedir. Böylece ülkenin savunması yurdun en ücra köşelerini içine alacak şekilde bir askerî teşkilatlanmayla bireye kadar inmiş, her bölgedeki millî kuvvetler bölgelerindeki komutanlar ve diğer subayların emir ve komutası altında faaliyette bulunmak zorunda kalmıştır. Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıktığından itibaren güç birliğini sağlamak ve bunu bir siyasi otoriteye bağlamak için büyük gayret göstermiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kurtuluş Mücadelesi’ni tek bir kişiye veya herhangi bir gruba dayandırmaması zaferi sağlamıştır. Atatürk, 27 Ocak 1923’te İzmir Hükûmet Konağı’nda yaptığı konuşmasında; güç birliğini oluşturmada millî birlik ve beraberliğin önemini şöyle vurgulamaktadır: “Bir milletin muvaffakiyeti demek mutlaka millî gücün bir istikamette toplanmasıyla teşekkül etmesiyle mümkündür. Binaenaleyh bilelim ki elde ettiğimiz başarı, milletin gücünü birleştirmesinden, iş birliği yapmasından ileri gelmiştir. Eğer aynı başarıyı ve zaferi gelecekte de elde etmek istiyorsak, aynı esasa istinat edelim ve aynı suretle yürüyelim.”

Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, iç cephenin düşmesidir.

Atatürk yine zaferin kazanılmasında ordu-millet iş birliğini şu sözleriyle belirtmektedir. “Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir.
Zahiri cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilenebilir. Fakat bu hâl hiçbir vakit bir memleketi mahvedemez. Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin düşmesidir.”
Anadolu’daki bütün bu gelişmeler üzerine harekete geçen İtilaf devletleri birlikleri 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ederek Osmanlı Mebusan Meclisi’ni dağıtmış ve bazı milletvekillerini tutuklamıştır.
İstanbul’un işgali üzerine Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Türk milletini temsil edecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 tarihinde açılmış ve Meclis, Millî Mücadele’nin tek temsilcisi olarak kabul edilmiştir.
TBMM milletin tek ve gerçek temsilcisi olarak, millet adına egemenlik hakkını kullanmaya başlamış ve Millî Mücadele’nin, en zor günlerinde bile tüm sivil ve askerî kararlar Meclis’te alınmıştır. (1876 Anayasası’na ek bir yasa niteliğini taşıyan 1921 Anayasası ile egemenlik kayıtsız şartsız millete bırakılmıştır.)  Askerî kararların dahi Meclis’te   alınmasına büyük özen gösteren Mustafa Kemal Atatürk, millî iradeye daima saygılı olmuş, devlet ve milletin geleceğine millî iradenin etken ve hâkim olduğunu ordunun bu millî iradenin emrinde ve hizmetinde bulunduğunu çeşitli vesilelerle Meclis’te vurgulamıştır.
Türk milletinin desteğini alan Mustafa Kemal Atatürk, düzenli bir ordu oluşturmuştur. Anadolu’yu istila etmiş emperyalist düşman ordusuna karşı son hesaplaşmalar Sakarya ve onun ardından yapılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle gerçekleşmiş ve 9 Eylül 1922’de, İzmir’den karaya çıkarak Anadolu içlerine kadar sokulan düşman kuvvetleri yurttan atılmıştır. Ordu-millet bütünlüğü içinde, topyekûn harbin tüm özelliklerini yansıtan Millî Mücadele bir milletin yeniden doğuşudur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Millî Mücadele’deki rolü, Türk ulusunun bu büyük mücadelesini yönlendirmek ve askerî dehasıyla savaşı zaferle sonuçlandırmaktır. Atatürk, askerî harekâtı uygulayan ve harbin yönetimi ile ilgili düşüncelerini uygulamaya koyan kişidir. Düşünce ve uygulamanın aynı şahısta görülmesinin tarihte örnekleri vardır.
Fakat bunlardan hiçbirisi, askerliğin hemen her konusuna, askerî harekâtın hemen her türüne Atatürk gibi örnek vermiş ve aynı zamanda düşünce üretmemişler, sınırlı konularda, sınırlı alanlarda kalmışlardır. Baba ve Oğul Moltke’lerde uygulama sınırlı, Clausewitz, Schlieffen ve Mahan’da kuram büyük ölçüde egemendir. İkinci Dünya Harbi’nin önde gelen askerleri olan Eisenhower, Marshall, Mac Arthur, Rundstedt, Rommel, Montgomery, Guderian büyük ölçüde yalnız uygulayıcıdır. De Gaulle mahdut alanda, yalnız zırhlı birlikler konusunda düşünce üretmiştir, uygulaması sınırlıdır. Bu askerlerin tamamı harp yönetiminin sorumluluğunu üstlenmemişler, yalnız askerî harekâtın sorumluluğunu taşımışlar ve askerî harekâtı yönetmişlerdir.

Çok kısa zamanda gerçekleştirilen Büyük Taarruz, bir Türk mucizesidir.

İkinci Dünya Harbi’nin başarılı harp yöneticileri olan Churchill ve Roosevelt ise, asker kökenli olmadıkları için doğal olarak askerî harekât yönetiminde görev ve sorumluluk almamışlardır.
Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda cephe ve cephe gerisindeki hazırlıklarla ilgilenmiş, ülkenin kaderiyle ilgili her türlü iç ve dış sorunu görerek tedbirler almış, politik sorunlar ile savaşın yönetimi dolayısıyla çıkan Meclis içi tartışma ve çekişmelerin olumlu yönde gelişerek sonuca bağlanmasına çalışmıştır. Bütün bu fedakârca, insanüstü gayretlerle yapılan çalışmalar sonucunda bile Büyük Taarruz’un arifesinde cepheden gelen bir raporda top ve piyade cephanesine çok ihtiyaç olduğu, obüs bataryalarının ihtimalen altı gün içinde top başına 250 atım olabileceği, esasında 1000 atım olması gerektiği, bunun için Fransa’dan cephane alım işinin sonuçlandırılması, erlerin çarık ihtiyacının had safhaya vardığı ve hayvanların beslenmesinde zorluklarla karşılaşıldığı belirtilmektedir. 16 Ağustos 1922 tarihli bu rapor ordunun Büyük Taarruz öncesinde bile önemli acil ihtiyaçlar içinde olduğunu, zaferin Türk ordusunun üstün yetenek ve fedâkarlıklarına bağlı olduğunu açıkça göstermektedir. Düşman karşısında ne personel ne de harp silah, araç ve gereçler yönünden üstünlük sağlanamadan, sınırlı olanaklarla çok kısa sayılabilecek bir zamanda gerçekleştirilen Büyük Taarruz, aynı zamanda bir Türk mucizesidir. Birinci Dünya Harbi’nin silahları ve düşünce ortamı içerisinde yapılmış olmasına rağmen Kurtuluş Savaşı’nın askerî harekâtı, 600-700 km. derinlik, gidiş geliş olarak 1500. km mesafe içerisinde siper harbine dönüştürülmeden sonuçlandırılmıştır.
Kurtuluş Savaşı’nda süvari birliklerinin bir komuta altında toplanarak kitle hâlinde kullanılması hareket harbi için uygun şartları yaratmıştır. Bu kullanma yöntemini İkinci Dünya Harbi zırhlı birlik yönetim konseptinde bir öğreti olarak görüyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz’dan sonra Batı Cephesi Komutanlığına, orduya yayımlanmak üzere verdiği genelgenin başında, orduya, ’Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!’ diye hitap etmesi, ordu-millet bütünlüğünü ve ordunun milletin iradesini temsil ettiği anlayışını bize gösterir. Genelgede ordunun büyük ve asil ulusumuzun özverisine layık olduğunu belirterek sahibiniz olan Türk ulusu, geleceğinden güven duymada haklıdır, demiştir.
Kazanılan zaferin büyüklüğünü ve milletin istiklalini kazanmak için gösterdiği azmi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta ise şu sözleriyle özetlemektedir:
“Her safhası ile düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.”

Gördüğü eğitim daha sonra askeri yönünü oluşturmada etkili oldu.

Ordu-millet dayanışması içinde ve bilinçli olarak ulusal hedefe yönelebilmenin doğal bir sonucu olarak, kazanılan kesin sonuçlu büyük askerî zaferi, siyasi bir zafer olan Lozan Antlaşması izlemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî yönünün oluşmasındaki etkenler
Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî yönünün oluşması üzerinde çeşitli etkenlerin önemli bir yeri vardır. Bunlar, yetiştiği kültür çevresi ve aldığı askerî eğitim, kişisel özelliklerinin askerliğe ve olaylara uygunluğudur, katıldığı muharebeler ve muharebelerde elde ettiği deney birikimidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı çevrenin onun kişiliği ve fikirleri üzerinde etkili olduğunu daha sonraki yaşamında ve yaptığı inkılaplarda görebilmekteyiz. Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum yeri olan Selanik Avrupa ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir geçit yeridir. O yıllarda Makedonya diye anılan bu yer ve dolayları Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki son topraklarıdır. Aynı zamanda burası İstanbul’un Batı’ya açılan bir kapısı niteliğini taşımaktadır. Bu bölgenin etnik yapısına baktığımızda çok çeşitli milletleri farklı kültürleri ahenkli bir biçimde içinde bulundurduğunu söyleyebiliriz. Mustafa Kemal Atatürk de bu farklı yaşam tarzını görerek yetişmiştir. Çocukluk yıllarında Selanik’te hemen hemen bütün çevreyi dolaşmış ve tanımış, büyüdükçe de doğulu ile batılı arasındaki farkı görmüştür. İlk tutuculuk ve laiklik kavramlarına ilişkin bilgilerini yine bu şehirde edinmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî yönünü oluşturan diğer bir etken şüphesiz ki gördüğü eğitimdir. Selanik o zamanın en büyük ve modern şehirlerinden biri olması nedeniyle Osmanlı Devleti’nde din kurallarına göre eğitim yapan okulların yanında çağdaş eğitim ve öğretim veren okulların açıldığı ilk yer de Selanik olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk ilk eğitimine annesinin arzusuyla mahalle mektebine giderek başlamış daha sonra ise kendi ve babasının isteği doğrultusunda Selanik’teki bu çağdaş eğitim veren okullardan biri olan Şemsi Efendi Okulu’na gitmiştir. Burada aldığı eğitim geleceğini şekillendirmiştir. Modern Türkiye’nin temellerini atmasında gördüğü bu ilk eğitiminin ve daha sonraki yine çağdaş bir eğitim yapan askerî okulların etkisi büyüktür. Askerî Rüştiyeden sonra Manastır Askerî İdadi Okuluna giden Mustafa Kemal Atatürk, sadece okuldaki derslerle yetinmeyerek kendisini yetiştirmiş ve zamanın geçerli yabancı dili olan Fransızcayı öğrenmeye ayrı bir önem vermiştir. Manastır İdadisinde oluşmaya başlayan hürriyet fikirleri ve memleket meselelerine karşı olan ilgisi Harp Okulu sıralarında da devam etmiştir.
Harp Okulundan sonra Harp Akademisine giden Mustafa Kemal Atatürk Akademiden 1905 yılında kurmay yüzbaşı olarak mezun olmuştur.

Uzak görüşlülüğü askerî alanda her zaman ortaya çıkan bir özelliğidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kişisel Özellikleri ve Kişisel özelliklerinin Askerlik Mesleğine Uygunluğu
Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel özellikleri ile askerlik mesleği bağdaşmıştır. Atatürk kendisi de bunu “Ben asker olarak doğmuşum.” sözüyle belirtmektedir. Doğuştan asker terimi, bir bakıma, “askerî deha sahibi” anlamını taşımaktadır. Çünkü, genel olarak “deha” özellikle “askerî deha”, kişinin özünde vardır. Mustafa Kemal Atatürk de bu müstesna kişilerdendir.
Mustafa Kemal Atatürk hiç kuşkusuz, bir askerî dahiyi simgeleyen “Uzağı görüş, gerçekçilik, kararlılık, inisiyatif, sorumluluğu benimseme, esneklik, yaratıcılık, uyum sağlama yeteneği, adalet, güvenilirlik, kendini düşünmeme, dayanıklılık ve özgünlük” ve bunun gibi birçok üstün özelliğe sahiptir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün uzak görüşlülüğü askerî alanda her zaman ortaya çıkan bir özelliğidir. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı duran Fransızların Marn Muharebeleri’nde yenilmelerinden önce, arkadaşı Doktor Tevfik Rüştü Aras’a savaşın uzun sürmeyeceğini Osmanlı Devleti’nin savaşa geç girmesinin daha yararlı olacağı ve Fransız ordularının yığınağının daha yararlı olacağı ve Fransız ordularının yığınağının daha güneyde olduğundan durumu düzeltebileceklerini söylemesi; Çanakkale’de düşman askerlerinin Kabatepe ve Arıburnu arasında çıkarma yapacağını bilerek Alman generali Limon von Sanders’in, Saros bölgesine çıkarma yapılacağı fikrine karşı çıkması,
Kurtuluş Savaşı başladığında İtilaf Devletleri’nin sosyoekonomik ve siyasi durumlarını değerlendirerek, Türk milletinin karşısında yalnız Yunan ordusunun kalacağını arkadaşlarına söylemesi, sömürge devletlerinin yakın bir gelecekte bağımsızlıklarını kazanacaklarını bildirmesi; Atatürk’ün uzağı görüş özelliğine verebileceğimiz en çarpıcı örneklerdendir.
Çanakkale Muharebeleri’nde Mustafa Kemal Atatürk, ileri görüşlülük, inisiyatif ve sorumluluğu üzerine alma gibi üstün liderlik nitelikleri ile, hiç kuşkusuz tarihî bir rol oynamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk en önemli askerî strateji uygulamalarından birisini Çanakkale’de gerçekleştirmiştir. Çanakkale, karada yapılan bir kıyı savunmasıdır. Gelibolu Yarımadası coğrafi olarak derinliği az olduğundan konuşlanmada, yani birliklerin yerleştirme şeklinde fazla bir alternatif vermemektedir. Yarımadanın ortasını kat eden yüksekliği elinde bulunduran taraf, her iki kıyıyı da kontrol altına alacağı için taktik duruma egemen olabilir.

’Hem emrindekilere hem de kendine tamamıyla hâkim olduğu belli idi’

Bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk, düşmanın Gelibolu’ya çıkarma yapacağını öğrenince birliklerini yarımadanın ortasından geçen yüksekliğin en önemli kesimine sevk etmiş ve bu sırtların düşman eline geçmesi hâlinde çok şeyin kaybedileceğini, kaybedilenlerin ise tekrar geri alınmasının mümkün olamayacağını, en azından büyük zayiatı gerektireceğini görmüştür. “Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.” emrini, burada vererek stratejik önemi çok büyük olan bu bölgenin düşman eline geçmesini önlemiştir. Böylece Mustafa Kemal Atatürk, Gelibolu Yarımadası’nın ortasından geçen ve yarımadanın kuzeyden güneye omurgası değerindeki kesimini elinde tutmuş, bu kesim tehlikeye düşünce en zor şartlarda dahi taarruz kararı almış ve uygulamıştır. Askerlerine “Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyebilen bir komutan yoktur. Ölme emrini tereddütsüz yerine getiren Türk askerinden başka bir asker de bulunamaz.
Gerçek liderler yalınlığı, açık yürekliliği, tutumluluğu, kısa konuşmayı severler. Konuşmaları doğal ve etkileyicidir. Sözcükleri ne boşa harcar ne de esirgerler. Gerçeğin değerine inanırlar. Atatürk’ün de bu özelliklere sahip olduğunu Çanakkale Muharebeleri sırasında Yarbay Mustafa Kemal’in tümeniyle karışmış olan kendi tümenini geri almak için cepheye giden Albay Karnengiesser şu sözleriyle belirtmektedir: “Başkalarından ne yardım ne de destek beklemeksizin her meseleyi kendi kendine ölçüye vuruyor ve kendi başına karar veriyordu. Yerinde ama az konuşuyordu. İnatçı enerjisi sayesinde hem emrindekilere hem de kendine tamamıyla hâkim olduğu belli idi.”
Çanakkale Muharebeleri’nin bir diğer stratejik özelliği de mevzi savunmasının başarıyla uygulanmasıdır. Mustafa Kemal Atatürk, mevzi savunması taraftarı olmamasına rağmen düşman karşısında Türk tarafının başka alternatifi olmadığından bunu uygulamıştır. Çanakkale’de 19’uncu Tümen birliklerine tahkimatla ilgili olarak verdiği emir, Atatürk’ün savunmanın nasıl yapılması gerektiğini açıklayan ilginç bir örnektir. “Herkes ve bütün erler iyi bilmelidir ki siperler yalnız savunma için değildir. Saldırıyı sağlamayan siperler iyileştirilip düzenlenecek ve tahkimat yalnız düşman ateşinden korunup az zayiat vermek görüşüne dayanmayıp, düşmanı ezecek ve saldırıyı kolaylaştırabilecek mükemmel şekle sokulacaktır.” Mustafa Kemal Atatürk, sık sık yaptığı taarruzlarla bu muharebe türüne de kendi damgasını vurarak şekillendirmiştir.
Çanakkale Muharebeleri, bir askerî dehanın ve yurt sevgisiyle yücelmiş, anıtlaşmış askerlerin, ulusunun ve dünyanın kaderini değiştirmesinin emsalsiz örneğidir. Çanakkale Savaşı için İtilaf Devletleri dünyanın dört bir tarafından büyük sayılarda insan, silah ve malzeme toplamış, uzun ve pahalı hazırlıklar yapmış; fakat Türk askerinin direnme iradesine yenik düşmüştür.
Çanakkale Savaşı’nın Türkler tarafından kazanılması Birinci Dünya Harbi’nin sonunu ve kökleşmiş, asırlaşmış Çarlık Rusya gibi bir imparatorluğun kaderini etkilemiştir.

Bir komutanın verdiği emirler içinde en zor olanı, ’geri çekilme’ emridir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün uzağı görüş ve derin seziş kabiliyetine General Mac Arthur büyük bir hayranlık duymuştur. 1932 yılında Atatürk’le yaptığı bir görüşme sırasında Atatürk, Mac Arthur’a Almanya’nın bütün Avrupa’yı işgal edeceğini, savaşın 1940-1945 yıllarından daha sonraya kalmayacağı, İtalya’nın savaşa gireceğini, Amerika’nın savaşa girmesiyle Almanya’nın yenileceğini, savaşı kazanan tarafın ise Rusya olacağını söylemiştir.
Askerlikte muharebedeki durum ve şartlara göre inisiyatifini kullanarak kesin karar verebilme çok önemlidir. Mustafa Kemal Atatürk, inisiyatifi en iyi şekilde kullanmasını bilen bir askerdir. Bir komutanın verdiği emirler içinde en zor olanı, “geri çekilme” emridir. Hiçbir komutan geri çekilme emrini kolay kolay veremez. Fakat çeşitli ihtimaller hesaplanarak yapılan bir geri çekilme harekâtı ilerde yapılabilecek taarruz harekâtına gerekli olacak insan ve malzemenin ana kaynağını teşkil edebilir. Buna ve Mustafa Kemal Atatürk’ün inisiyatifini kullanarak yaptığı en güzel geri çekilme harekâtından birisini Suriye Cephesi’nde uygulamıştır. Mustafa Kemal Atatürk verdiği geri çekilme emriyle Anadolu’nun güneyden geçiş yolu olan Toros dağları geçitlerine ulaşan yolların kapatılmasını sağlayarak düşman kuvvetlerinin Anadolu içlerine girmesini önlediği gibi Yıldırım Ordular Grubunun savaş malzemelerinin ilerde Adana, Antep, Maraş savunmalarında kullanılmasını sağlamıştır.
İkinci örnek ise Kurtuluş Savaşı’nda Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nden sonra ordunun 150 km geride, Sakarya doğusuna çekilme kararıdır. Atatürk’ün verdiği emir büyük bir geri çekilmeyi gerektiren zor bir karardır. Karardaki güçlük, bu kadar büyük bir geri çekilmenin askerî gereklerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde anlatabilme zorluğu, mukavemetin ve harbin asıl kaynağı olan millette yaratacağı düş kırıklığından, Yunanlara ve diğer devletleri güç ve umut verilmesinden ve TBMM Hükûmetinin dış ülkelerle müzakere gücünün zayıflamış olmasından kaynaklanıyordu. Ayrıca bu yurt parçasının düşmana bırakılmasının maddi kayıpları da olacaktı.
Bütün bu olumsuzluklara karşılık, askerî zorunluluklarla bu kararı almak zorunda kalmış ve askerî şartları Türk ordusu yararına düzeltmiştir.
Liderlik risk ve sorumluluk üstlenmeyi gerektirir. Atatürk, sorumluluk konusunda en yakın arkadaşlarından en sade vatandaşa kadar daima örnek olmuştur. Ona göre sorumluluğun idrakinde akıl vardır. Gerçek vardır. Sağlam bir mantık, engin bir bilinç vardır. “Komutanlık vazife ve sorumluluğunu yüklenecek kadar omuzlarında ve özellikle dimağlarında güç bulunmayanların acıklı sonuçlarla karşılaşmaları kaçınılmazdır.” diyen Atatürk’ün hareketlerinde ve kararlarında büyük bir cesaret ve soğukkanlılık görülür. Atatürk, Sakarya’da üstün bir düşman karşısında cepheyi zayıf kuvvetle tutmuş, kuvvetin çoğunu elinde ihtiyat olarak bulundurmuştur.

Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.

Cephe yarıldığında da soğukkanlığını kaybetmeyerek “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” diyerek yaratıcı zekâsıyla taarruz gücü üstün düşmanı durdurabilmiştir. Nutuk’ta bunu şöyle ifade etmektedir: “Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği teorisini çürütmek için memleket savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi yararlı ve etkili buldum.”
Atatürk, büyük strateji ve taktik ustasıdır. Stratejinin zaman, mekân, imkân taktiğinde; sürat, şiddet, cüret faktörlerini çok iyi bilir ve büyük bir ustalıkla uygulardı. Sakarya Muharebesi’nden sonra “Harp ve muharebe demek yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün mevcudiyeti ile karşı karşıya gelmesi ve birbirleriyle vuruşması demektir.” diyen Atatürk 1935’te Ludendorf’un ortaya attığı ileri sürülen topyekûn harp teorisinin ilk uygulayıcısıdır.
Kurtuluş Savaşı kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı ve genç bütün insan gücü ile topluca yönetilen, bütün ekonomik kaynakların bir elden kullanıldığı bir savaştır. Topyekûn savaş kadın ve erkeği bir düzeyde görür ve kullanır.
Kurtuluş Savaşı’nda Türk kadını cephe gerisindeki bütün cephane yaralı ve hasta, ikmal maddelerinin taşınmasında görev yaptığı gibi elinde silah çeşitli cephelerde çarpışmıştır. Kurtuluş Savaşı’nda kendisi ile fikir arkadaşlığı yapan, karargâhında vazife alan Halide Edip Adıvar’a askerliğin ilk basamaktaki rütbesini onbaşılığı tevcih eder. Bu olayın da Silahlı Kuvvetlerimiz için tarihî bir önemi vardır. Türk kadınının askerliği ve ordu bünyesinde hizmeti bir Atatürk direktifi ve ilkesidir.
Atatürk, ordunun insan, taşıt, araç ve gereç bakımından kuvvetini artırmak, yiyecek ve giyeceğini sağlamak maksadıyla 7-8 Ağustos 1921 tarihinde “Tekâlifi Milliye” emri adı altında emirler çıkarttırmıştır. Bu emirle Türk milletini vatan savunmasında can vermenin yanı sıra maddi olarak da üzerine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çağırmıştır. Bu emir bir savaşın kazanılması için ufak şeylerin bile göz önünde tutulması gerektiğini gösteren bir belgedir. Örneğin her ailenin birer kat çamaşır, birer çorap ve ayakkabı vermesi, taşıt aracı sahiplerinin ayda bir defa olmak üzere yüz kilometrelik parasız askerî nakliyat yapması gibi emirler vatanın kurtuluşu için halk tarafından yapılması istenen fedakârlıklardır.
Türk milletinin maddi olanaksızlıklarına rağmen yaptığı bu fedakârlıklarını takdir eden ve Atatürk’ün dehasına hayran kalan Amerika Birleşik Devletleri Genelkurmay Başkanı Amiral Growe 26 Aralık 1988’de yapılan bir röportajda Mustafa Kemal Atatürk’ün yüzyılımızın en büyük askeri olduğunu söylemiş ve değerlendirmesini şu gerekçelere dayandırmıştır:
“Savaşın tozu dumanı ardında belirgin olmayan çok şey vardır. Ben Mustafa Kemal Atatürk’ün güçlü bir hayranıyım. Muazzam kaynaklar ve üretim yeteneği ile desteklenen generallerin harbi kazanması olağandır. Ancak, çok az kaynağa sahip olmasına karşılık Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’nin kontrolünü padişahlardan söküp almış ve Yunanları memleketinden atmıştır. Yüzyılın en büyük askeri olarak benim adayım Mustafa Kemal Atatürk’tür”…

Birçok komutanın hesaba kattığı “talih” elemanına hayatında yer vermez.

Gerçekten de Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Samsun’a çıktığında elinde maddi hiçbir kuvvet yoktur. Ordu mevcut değildir. Buna rağmen orduların varlığını ve gücünü para ile kıyaslamadığından yeniden bir ordu oluşturmuştur.
Elde kullanılmaya hazır askerî güç olmamakla beraber askerî, ekonomik ve sosyal güçlerin potansiyel değerleri mevcuttur. Potansiyel değerlerin hazırlanmasını ve gelişmesini sağlayacak uygun bir millî politikanın aynı zamanda millî hedefleri ve kesin hareket tarzlarını da tespit etmesi gerekmektedir. Mustafa Kemal Atatürk bu işi üstlenerek millî hedefi ve hareket tarzlarını tespit etmiştir. Millî hedef “Kayıtsız şartsız bağımsız bir Türk Devleti kurmaktı.” Bu millî hedefe ulaşmak iki aşamada olacaktır. İlk önce işgal kuvvetleri yurttan atılacaktır. Bunu gerçekleştirecek asıl güç ise askerî güçtür. Bu amaçla Kurtuluş Savaşı’nda bütün kaynaklar askerî güce tahsis edilmiştir. İkinci aşamada ise, düşman işgalinden kurtulan topraklar üzerinde yeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmak hedef alınmıştır. Her ikisinin de başarıya ulaşması tek bir güce “millete” bağlıdır. Yani millî hedeflere ulaşmak için millî egemenlik sağlanmalı, savaş kazanılmalı ve bunun için ordu-millet iş birliği olmalıdır.
Atatürk, her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen, tesadüfe yer bırakmayarak planlar yapan, karar veren ve bu kararlarının yerine getirilmesi için tüm enerjisini harcayan bir komutandır. Milletin evlatlarının bir sürü gibi değil, şanlı şerefli insanlar olarak şan ve şerefle yönetilmesi gerektiğini düşündüğünden, emir vermek için emir vermez. Verdiği emirler, gerekli ve uygulanabilir niteliktedir. Atatürk, emir verirken daima verilen emri yerine getirecek kişinin yerine kendini koymuş ve emrin nasıl yerine getirileceğini düşünerek emirlerini vermiştir.
Atatürk’ün, birçok komutanın hesaba kattığı “talih” elemanına hayatında ve savaş alanında yer vermediğini görürüz. Ona göre talih denilen şeyin esası, uygulanması mümkün olan sorunlarda etraflı olarak düşündükten sonra işe başlamaktır. Komutan olan kimsenin fırsatları elden çıkarmaması gerekir; aynı zamanda akla uygun şeyleri izlemesi lazımdır. Bu genel düşüncelerini uygulama düzeyinde şöyle belirtmektedir: “Savaş sırasında komutan, düşmanın mevzileri, kuvveti ve psikolojisi hakkında açık bilgi sahibi olmalıdır.
Gelen istihbarat raporlarından bu hususlar kesin olarak anlaşılmalı ve her şeyden önce düşmanın maksadının ne olduğunu keşfetmelidir. Bu son nokta özellikle önemlidir. Çünkü komutanın vereceği emirlerin uygulanabilirliği buna bağlıdır.”
Karar verebilmek, cesaret, bilgi ve olayları tahlil ederek en doğruyu bulabilmek büyük bir karakter ve irade sahibi olmak, sarsılmaz bir azme, sorumlulukları tereddütsüz yüklenebilme özelliklerine sahip olmakla mümkündür. Bu özellikleri kendinde toplayan Atatürk, Türk milletine güvenerek savunduğu özgürlük davası uğrunda kendini feda etmeyi göze alarak Millî Mücadele’ye başlamış ve bu savaşta askerî dehasını göstererek askerî harekâtın tüm manevra şekillerini (hedef, sıklet merkezi, manevra ve baskın vb.) başarı ile uygulamıştır.

“Harpçi olamam; çünkü harbin zorluğunu yıkımını herkesten iyi bilirim”

Mustafa Kemal Atatürk, bu askeri manevraların bir çoğunu Birinci Dünya Harbi’nde bulunduğu cephelerde de kullanmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın bunlardan farkı ise, bu hareketlerin bir strateji kitabının başlıklarını teşkil edecek kadar mantıki bir sıra içerisinde yapılmış olmasıdır.
İzmir’de İngiliz donanmasının desteğinde yapılan Yunan çıkarmasından Birinci İnönü Muharebesi’ne kadar, gerektiğinde geri çekilip kuvvet kaptırmamak ve aynı zamanda zaman kazanarak hazırlıkları tamamlama amacına yönelik oyalama muharebesi taktiği uygulanmıştır. Bu dönemlerde yerel ulusal kuvvetlerle birlikte, bölgedeki askerî güçler teşkilatlandırmış, Anadolu içerisinde ulusal, askerî, sosyal, ekonomik ve politik bütünlük oluşturulmaya çalışılmıştır.
Daha sonra da Birinci İnönü Muharebesi’nden Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonuna kadar stratejik savunma ve sonrasında stratejik taarruz manevrası uygulanmıştır. Millî Mücadele’de Atatürk Sakarya Meydan Muharebesi’ne kadar askerî harekâtta komutan olarak fiilen görev almamış, diğer arkadaşlarını görevlendirmiş, askerî harekâtı ve askerî hazırlıkları harbin amacına uygun olarak yönlendirmiş, Sakarya Meydan Muharebesi’nden itibaren ise fiilen başkomutanlığı devir almış ve Millî Mücadele’nin sonuna kadar harp yönetiminin ve askerî harekât yönetiminin sorumluluğunu aynı zamanda taşımıştır.
Mustafa Kemal Atatürk, müsamahasız bir disiplin kurucu ve otoriterdir. O otoritesini cebir ve şiddete değil, bilgi, karakter ve ruhları fetheden saygı dolu sevgiye dayatmıştır. Türk milletinin sevgisinden başka bir şey istemeyen ve yaptığı her işi milletine mal etmeyi prensip edinen Atatürk asker olmasına rağmen savaşı sevmez. Çağının liderleri gibi ülkeler fethetme isteği onda yoktur. Mussolini’ye göre savaş, insan enerjisini en yüksek düzeye çıkartır. Savaş kendisine göz kırpmayan başka uluslara bir esaret damgası vurmaktadır. Hitler de fazileti savaşta gören, savaşçı felsefelerin ateşli taraftarlarındandır. Buna karşılık Atatürk:
“Harpçi olamam; çünkü harbin zorluğunu, yıkımını herkesten iyi bilirim.” “Harp zorunlu ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlike ile karşılaşmadıkça harp bir cinayettir” sözleri ile savaş taraftarı olmadığını göstermektedir. Ona göre savaşı haklı bir düzeye yükselten tek etken, ulus hak ve hayatın savunulması için yapılandır. Bu konu ile ilgili düşüncesini şöyle ifade etmektedir: “Behemahal şu veya bu nedenler için milleti savaşa sürüklemek taraflısı değilim. Savaş zorunlu ve hayat için olmalıdır. Gerçek kanım şudur ki milleti savaşa götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. Öldüreceğim diyenlere karşı, ölmeyeceğiz diye savaşa girebiliriz.” Atatürk’ün bu sözünde, Millî Mücadele’nin felsefesini bulabiliriz.

Benim ihtiraslarım yüksek çok paralar kazanmak gibi adi emellere ilişkin değildir.

Çok zeki, süratli karar verebilen ve itikat sahibi, hadiseleri en ince teferruatına kadar görerek inceleyen, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan bir komutan olarak Atatürk kendi birliklerini ve düşman birliklerini çok iyi tanır, onların muharebe gücü hakkında doğru kararlar verirdi.
Sabırlı, temkinli, insan psikolojisini çok iyi bilen, meslek aşkına sahip, mesleğinin gereklerini yerine getiren ve daima okuyan, yenilikleri takip eden bir asker olan Atatürk aynı zamanda genç bir subayken askerlikle ilgili kitaplar da yazmıştır. Örneğin, Anafartalar Muharebeleri’ne ait raporlarından; Çanakkale Muharebeleri’yle ilgili detaylı bilgi edinebilirken “Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl” kitabından askerlik ve komutanlık niteliklerini öğrenebiliriz. “Nutuk” ise Millî Mücadele’nin belgelerle gelecek kuşaklara aktarımının yanı sıra Mustafa Kemal Atatürk’ün Millî Mücadele’de karşılaştığı tüm engelleri yok etmesinde uyguladığı taktikleri onun azmi ve kararını gösteren bir eserdir. Atatürk en güç ve tehlikeli durumlarda iradesi, cesareti ve başarma azmi ile olayları kendi lehine çevirmesini bilir ve etrafında bulunanlara umutsuzluğa düşmüş insanlara güç verirdi.
Dinamiktir ve çalışma saati yoktur. Görev, ona göre insanın bırakamayacağı, kendinden bir tutkudur.
Atatürk bir asker olarak çok hırslıdır; ancak Atatürk’ün hırsı, ölçülü, mantıklı ve yüksek bir gayeye hizmet edici olup, kendi ülkesinin özgürlüğü içindir. Milletinin yararına kullandığı bu hırsını şovenliğe kaçmadan kontrol edebilmiştir. Hükûmet teşkilatına kanuna ve millet egemenliğine olan inancı nedeniyle diktatör olabilecek güce sahipken cumhuriyet rejimini benimsemiştir. Asker olmasına rağmen militarist rejimlere daima karşı çıkmıştır. Kendisi de bu hırsının vatanı için olduğunu 1914 yılında şu sözlerle ifade etmektedir. “Benim ihtiraslarım var: Hem de pek büyüktür. Fakat bu ihtiraslar yüksek mevkilere geçmek ve çok paralar kazanmak gibi adi emellere ilişkin değildir. Ben bu emellerin gerçekleşmesini, yurduna büyük faydaları dokunacak bunu da yararlılıkla yerine getirilmiş bir görevin canlı iç rahatlığını verecek başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Bu büyük fikre genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar onu korumaktan geri kalmayacağım.”
Bu sözler Atatürk’ün başarılarının sırrını çözmek için ışık tutucu niteliktedir. Onun vicdanı ile yapmış olduğu onurlu bir sözleşmedir.

Harbi, insan yapar. Bunun için insanın toprak üstünde bulunması gerekir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün katıldığı muharebeler ve muharebelerden edindiği askerî tecrübeler
Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî kişiliğinin oluşması üzerinde etkili olan etkenden sonuncusu katıldığı muharebeler ve muharebelerde elde ettiği deney birikimidir. Mustafa Kemal Atatürk askerî harekâtın bütün türlerini muharebe alanlarında uygulamıştır. Trablusgarp’ta kıyı savunması, çölde muharebe İkinci Balkan Savaşı’nda çıkarma ve taarruz Çanakkale’de kıyı savunması, siper harbi; Bitlis ve Muş bölgesinde dağlarda, geçitlerde, derin karda, şiddetli soğuklarda muharebe; Kurtuluş Savaşı’nda, başlangıçta oyalama muharebesi; Birinci İnönü Muharebesi’nden Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonuna kadar stratejik savunma; 26 Ağustos 1922’den itibaren de stratejik taarruz takip ve başarıdan faydalanma harekâtı uygulanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, bütün muharebe türlerinde komutanlık yapmış, rütbelerinin tamamına yakınını muharebe meydanlarında almış, komuta ettiği birlikleri muharebe meydanlarında teslim almış ve muharebe meydanlarında teslim etmiş, böylece örneğinin bulunması çok güç olan büyük bir deney birikimine ulaşmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejik uygulamalarında klasik askerî harekâtın her tür örneği vardır. Mustafa Kemal Atatürk katıldığı her muharebede askerî strateji ve taktiğin her seviyede en güzel örneklerini vermiş, askerî öğretiyi ve kuramları muharebe alanlarında muntazam çizgilerle işlemiştir. Atatürk’ün strateji uygulamalarında ön planda tuttuğu prensip, amaç-araç arasında dengeli bir uyum sağlamadır. Kendisi bu prensibi şu sözlerle dile getirir: “Alınan görev ve harcanacak askerî çaba arasında ciddi bir bağlantı vardır. Bu nedenle, görev verenlerin, görev alanların kullanacağı araçları ve askerî çabayı tayinde tereddüde düşmelerine yol açmamaları gerekir.”
Birinci Dünya Harbi’nde siperler önünde kilitlenerek mevzi muharebelerine dönüşen askerî harekât Kurtuluş Savaşı’nda taarruzi karakter kazanmıştır ve kesin sonuç alınması böylece mümkün olabilmiştir. Atatürk, Maginot gibi savunma hatlarının faydalı olacağına inanmamıştır. Tahkimli mevzilerin en fazla rağbette olduğu dönemde böyle bir görüşe sahip olan Atatürk’ü fikirlerinde ne kadar isabetli olduğunu olaylar doğrulamıştır. Atatürk bu fikrini söyle dile getirmektedir. “Geçen gün bana zırhlı müdafaa hatlarından bahsediyorlardı. Faraza Maginot’dan benim görüşüm belki biraz aykırı düşecek ama ısrar ederim ki bu hatların faydasına inanmıyorum. Zira harbi insan yapar. Bunun için insanın toprak üstünde bulunması gerekir. Köstebek gibi toprak altında beton borularda veya zırhlı kalelerde oturacak bir kuvvet, evvelden harp dışı edilmiş bir kuvvet sayılmalıdır.   Manevra kabiliyetini kendi kendisine yok eden bir ordu harpte mağlubiyetten başka ne kazanabilir bilmem.”

Başarı, yüzde yüz uğraşmayla elde edilir. Bu da maddi ve manevi güce dayanır.

Mustafa Kemal Atatürk, harekata verdiği değer ile yıpratma yerine manevra ile daha az zayiatla ve süratle sonuç arama ve sonuç alma yöntemine öncelik vermiş ve 8 Kasım 1920’de düzenli ordu kurulması ile ilgili olarak verdiği ilk emirde: “Süratle düzenli ve süvari birliklerinin meydana getirilmesini” istemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk ve çağdaş Türk Cumhuriyeti’nin oluşturulması
Atatürk’ün askerî dehası; tanrı vergisi nitelikleri, tarihî birikimi, yetiştiği çevre, gördüğü sistemli eğitim ve harp meydanlarındaki deneyimleri ile gelişmiştir. Yüksek sorumluluk bilinci ona, her zaman başarı kapılarını açmıştır. Bilinçli bilgi birikiminden kaynaklanan cesareti ise, bütün bunların devamlılığını sağlamıştır. Şahsından çok vatanı için çalışması, özgürlük ve bağımsızlığı ilke edinmesi, ulusunu yok olmaktan kurtarması, katıldığı savaşlardan galip çıkması üstün askerlik özelliklerine sahip olduğunu bize göstermektedir. Winston Churchill’in deyişi ile o, “savaşçı prens”tir.
Türk milletine göre ise, Türk ulusunun “özgürlük savaşçısı” “barış güvercini” ve Türklüğün yeniden doğuşunu sağlayan atası “Atatürk”üdür. Atatürk’ün askerlik nitelikleri gerçekten yüksektir; ama siyasi niteliklerinin de en az askerî dehası kadar olduğu görülür.
Atatürk’e göre “Dünya sınav alanıdır. Yaşam ise uğraşma ve çarpışma yani mücadele demektir. Yaşamda başarı, yüzde yüz uğraşmayla başarıyla elde edilebilir. Bu da maddi ve manevi güce dayanır.” Atatürk bu düşünce ile karşılaştığı tüm olayları büyük bir özveriyle çalışarak çözümlemiştir. İşin ağırlığı oranında iradesi, tehlikenin büyüklüğü oranında cesurca atılımları artmıştır. Atatürk’ün ikinci cesur adımı Cumhuriyet’i ilan etmesidir. Atatürk, yeni bir Türk devleti kurarak Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak kararlılığı içinde yola çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ile sosyal demokratik ve laik bir devlet düzeninin temellerini atmıştır.
Devletin laik olması yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olmayıp, düşüncenin,dünya görüşünün ve günlük hayatın dinsel baskılardan arındırılması ve dine dayalı hukuk ile eğitim öğretimin de laikleşmesi demektir. Atatürk, yaptığı devrimlerle geri kalmış köhne bir ülkeyi kısa zamanda çok ileri seviyelere getirmiştir. Hristiyan devletlerin kilisenin etkisinden kurtulmak için yaklaşık olarak 400 yıl boyunca verdiği mücadeleyi o, laiklik ilkesi ile kısa bir zamanda başarmış ve tüm dünyanın takdirini kazanmıştır.

Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.

Atatürk, dünyada “Kemalizm”, “Atatürkçülük” veya “Türk inkılabı” olarak tanınmış sosyal ve siyasal hareketi yönlendirmede ortaya yeni ilkeler atmış ve kaynağını hayat gerçeğinden alan uygulamalarda bulunmuştur.
Bu uygulamalardan bazıları onun sağlığında gerçekleşmiş, bazıları da bir amaç veya hedef olarak belirtilmiştir. Bunlar Atatürk ilkeleri olarak yeni Türkiye Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturmaktadır.
Türk devriminin gerçekleştirildiği 1923-1938 dönemi, Türk toplumunun aydınlanma çağıdır.
Türk devrimleri, sömürge ya da yarı sömürge olarak büyük devletlerin egemenliği altında bulunan dünya uluslarına, emperyalizmin yenilebilirliğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. Batı, Türk devriminden sonra, denizaşırı ülkelere yönelik politikasını değiştirmek zorunda kalmıştır. Askerî işgale dayalı sömürgecilik dönemi sona ermiş, o güne dek sömürge ilişkileriyle baskı altında tutulan yoksul uluslar teker teker bu bağlardan kurtulmuşlardır. Ulusal Kurtuluş hareketleri XX. yüzyılın büyük bölümünde, dünya siyasetini etkileri altına almışlardır.
Atatürk çağımızın yetiştirdiği en büyük devlet adamlarından biridir. İleri görüşlüdür.
Gerektiğinde süratli ve kesin, gerektiğinde yapacağı işi günlerce, bazen aylarca önceden düşünerek fikren hazırlayan, ama her iki durumda da daima en isabetli karar ve çözüm yolunu bulan bir lider, akılcı, gerçekçi ve güçlü bir devlet adamıdır.
Atatürk, dil ve tarih çalışmaları ile Türk milletinde öz güven yaratmıştır. Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklükten başka bir şey değildir, diyecek kadar milletini seven onun için hizmet, hatta fedakârlıkta bulunan Atatürk, üzerine aldığı sorumluluğu en iyi şekilde daima yerine getirmiş, güvenilirliğini kaybetmemiştir. Hakların ve özgürlüklerin korkusuz savunucu olmuş bir barışseverdir. Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için hayatı boyunca çalışmıştır, her alanda devrimler yapmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, Türk toplumunun değer yargılarını, geleneklerini, göreneklerini, bunların toplumdaki etkinliğini, geçerliliğini, topluma yön verme, kamuoyu oluşturma durumundaki seçkinlerin bu değer yargıları karşısındaki davranışlarını, toplumun değişmeye yönelik eğilimlerini göz önünde tutarak devrimleri buna göre gerekli zaman ve zemini oluşturduktan sonra yapmıştır. Yapılan bu devrimler ulusal niteliktedir.
Atatürk devrimleri, anamalcı ya da Marksist gelişme modellerinin kopyası değildir. Atatürk devrimlerinin iki yönü bulunmaktadır. Birincisi çağdaş bir devlet kurulmasını ve gelişmesini sağlayan yapıların, kurumların oluşturulması, diğeri de toplumsal ve ekinsel değişmeyi sağlayan, ekonomik kalkınmayı amaçlayan yönüdür.

Millî Mücadele’nin başından itibaren uygulamalarında yasal yolları tercih etti.

Atatürk, devrimi sömürgelerdeki bağımsızlaşma eylemlerinden ve diğer kurtuluş savaşlarından farklı bir özelliğe sahiptir. Çünkü Türk toplumu köklü bir devlet geleneğine, deneyimine, devlet olma bilincine sahiptir ve tarih boyunca çeşitli adlar altında devletler kurmuştur. Atatürk’ün kurduğu siyasal yapı, siyasal kurumlaşma batının siyasal yapısı ile geçmişten gelen devlet idaresinin Türk toplumuna kazandırdıklarının bileşimidir. Atatürk, devletin temelini laiklik üzerine oturtarak ülkede cumhuriyetçi, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir düzen kurmayı amaçlamıştır. Devletin yapısı, nasıl işleyeceği ve devlet ile vatandaşlar arasındaki ilişkilerin nasıl düzenleneceği Anayasa ile saptanmıştır.
Atatürk her şeyden önce devletin hukuksal bir kavram olduğu gerçeğinden hareketle devlet hayatında egemenliğin halkta olduğunu ve ulusal egemenliği temel edinmenin bir demokrasi prensibi olduğunu vurgulamıştır. Atatürk, “Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıklı uygulamasını yapan hükûmet biçimi cumhuriyettir” diyerek Yeni Türk devletinin siyasi rejimini cumhuriyet olarak belirlemiştir. Cumhurbaşkanı olarak yaptığı yenilikleri daima halkına bizzat anlatmış ve tüm yenilikleri halkın eseri olarak göstermiştir. Onda benlik duygusu yoktur. Daima Türk milletini düşünmüş ve konuşmalarında “Ben” yerine “Biz”, “Türk milleti” tabirini kullanmıştır.
Atatürk, hiçbir zaman XIV. Louis’ye addedildiği gibi “Devlet benim” dememiştir. Tam tersine, “Paşam! size diktatör diyorlar bu doğru mu?” diye soran bir üniversite öğrencisine “Eğer öyle olsaydım, bana bunu sorabilir miydin?” yanıtını vermiştir.
Bu, onun monarşik bir lider olmamasının doğal sonucudur.
Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlığın ve çağdaşlaşmanın gerçek anlamıyla başarılı olabilmesi için öncelikle ekonomik kalkınmaya önem vermiştir. Böylece siyasal sisteme süreklilik, işlerlik kazandırmayı onu sağlamlaştırmayı düşünmüştür.
Mustafa Kemal Atatürk, üretim ilişkilerinin düzenlenmesinde ülke ve ulus gerçeklerini, koşullarını göz önünde tutarak sınıf çatışması yerine sınıflar arası uyumu, karşılıklı yardımı ve sınıflar arası dengeleşmeyi öngörmüş ve bunu halkçılık ilkesiyle adlandırmıştır. Atatürk, toplumsal sorunları kavrayarak bunları halkın bilincine yerleştirmiş; bu sorunları kişilere, sınıflara göre değil ulusun ve gelecek kuşakların yararına uzmanların görüşünü alarak çözmüştür.
Ekonomik girişimlerde devleti, toplumu ve kişiyi, özel girişimi görevli kabul etmiş, yabancı sermayeye ulusu ve bireylerini tutsaklaştırmasını önleyecek yasalar çerçevesinde, yatırım yapabilmelerine olanak sağlayarak Türkiye’ye özgü devletçilik sistemini oluşturmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, siyasetinde ve her eyleminde yasal olmayı titizlikle savunmuş, Millî Mücadele’nin başından itibaren uygulamalarında yasal yolları tercih etmiştir.

Gerçek başarıyı kişinin, toplumun devlet yönetimine katılmasında görmüştür.

Millî Mücadele’nin bir millet meclisi kurularak onunla beraber yürütülmesi son derece güç, fakat olağanüstü isabetli bir karar olmuştur. Askerî sahada, idari sahada, iç ve dış siyaset sahasında bir kişiye değil milletin egemenliğine dayalı bir otoritenin mevcut olması mücadelenin devamlılığını sağlamak açısından da büyük bir başarıdır. Atatürk döneminde siyasal yaşam hem ilerici hem de istikrarlıdır. Bu durum önemli ölçüde önder kadronun dinamizminden, ulusallığından, karalılığından, tutarlılığından kaynaklanmaktadır.
Atatürk, Millî Mücadele’nin başında 28 Aralık 1919’da Ankara’da yaptığı bir konuşmada, gerçek başarıyı kişinin, toplumun devlet yönetiminde katılan duruma gelmesinde görmüştür. Yukarıdan aşağıya gelen istek ve yönlendirmelerin geçiciliğini vurgulamış; aşağıdan yukarıya etkinliğin yönlendirmenin bir amaç olduğunu belirtmiştir: Bu amaçla toplumun gelişmesine öncelik veren Atatürk, halkevleri, halk mekteplerinin açılmasını sağlamıştır. Öğrenilmesi kolay yeni Türk alfabesinin kabulü, dilde Türkçeleşme çabaları, ulusal tarihin kaynaklarının araştırılıp Türk tarihinin ortaya çıkarılması ulusallaşmayı sağlamıştır. Ulusal siyasada kişisel görüşler ve eğilimler yerine milletin çıkarlarının gözetildiği ve ulusal sınırlar içinde tüm ulusun ve yurdun gerçek mutluluğunu sağlamaya çalışan, dışta da gerçekleşemeyecek gelişigüzel istekler peşinde koşmayıp ulusu zarara uğramaktan alıkoyan bir siyasa demektir. Bu siyasa giderek “Yurtta barış dünyada barış” diye çok çarpıcı bir ilkeye dönüşmüştür.
Türkiye Atatürk döneminde, uluslararası sorunlarını silahlı yöntemlerle çözmek yoluna gitmemiştir. Örneğin, Musul, Hatay ve Boğazlar sorunları vb. konularda uluslararası hukuka uygun hareket etmiştir. Atatürk, barıştan yanadır ve devletler arasında bu yönde ilişkiler kurulması özlemiyle ve o günkü siyasal olaylardan çıkardığı strateji ile Lozan Anlaşması’yla yetinmemiş, Türkiye’nin başta komşuları olmak üzere, tüm devletlerle dostça ilişkiler sürdürmesi için bir dizi anlaşmalar yapmıştır. 1925-1930 döneminde dostluk anlaşması yapılan ülkeler Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Fransa, İtalya, Yunanistan’dır. Yine bu dönemde Türkiye silahsızlanma konferanslarına katılmış, uluslararası barışı korumaya yönelik anlaşmaları desteklenmiştir. Türkiye, Milletler Cemiyetine üye olarak, barış konusunda içtenliğini kanıtlamıştır. Atatürk’ün bu barışçı çalışmaları dünya tarafından ancak kırk yıl sonra idrak edilebilmiş ve UNESCO Genel Konferansı sırasında (27 Kasım 1978’de) kabul ettiği karar suretinde, Atatürk’ün “Dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için çalışmalarının olağanüstü bir örnek oluşturduğunu ve eylemlerinin her zaman barış, uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden” gerçekleştiğini beyan etmiştir.

Kişisel olsun, millî olsun bencillik hep kötü telakki edilmelidir.

Kendi kendini sınırlayabilme, gücü adalet ve özgürlük uğruna kullanma, yayılmacı amaçları olmama, daha büyük ve daha güçlü bir Türk Devleti, Türk ulusu yaratma Atatürk’ün önderliğinin özellikleridir. Atatürk, mensup olduğu Türk milletiyle övünmüş ve onun maddi ve manevi olarak kalkınmasına çalışmıştır. Bunun yanında tüm insanların özgür ve insanca yaşaması gerektiği fikrindedir. O, milletleri, işgal ettikleri toprağın gerçek sahibi saymakla birlikte, o yerde bütün insan türü adına bulundukları kanısındadır. İnsanlığı milletten, milleti kişiden birer bıçak sırtı uzaklıkta görür. Bunu şu sözleriyle açıklamaktadır:
“Bugün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmaya uğraşmaktadırlar. Bu yüzden insan, bağlı bulunduğu milletin varlık ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin mutluluğuna ve varlığına ne kadar değer veriyorsa tüm dünya milletlerinin mutluluğuna hizmet etmeye de elinden geldiğince çalışmalıdır… Bir vücudun parmağı ucundaki acıdan, bütün organlar etkilenir. Dünyanın herhangi bir yerinde bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz. Olay, ne kadar uzakta oluşursa oluşsun, bu temelden şaşmamak gerekir. İşte bu düşünüş; insanları, milletleri ve hükûmetleri bencillikten kurtarır. Kişisel olsun, millî olsun bencillik hep kötü telakki edilmelidir.”
Sürekli bir barışın koşullarını 1923’te “kitlelerin durumunu iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmasında, bütün insanlık refahının da açlık ve baskının yerine geçmesinde ve bütün dünya yurttaşlarının kıskançlık, aç gözlülük ve hınçtan uzaklaşacak gibi” eğitilmesinde bulur. Bunlar günümüzde milletlerarası çeşitli yardımlaşmaların gereğini, daha o zamanlardan gösteren uyarılardır. Lakin dünya milletleri bu düşüncelere ancak İkinci Dünya Harbi’nin facialarını gördükten sonra sahip olmuşlardır.
The Saturdey Evening Post dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson’un “Devlet yönetiminde ideal nedir? Başka bir deyişle Panislamizm ve Pan Turanizm fikirlerine inanıyor musunuz?” dair sorusuna Atatürk’ün verdiği cevap emperyalist fikirlere sahip değil hümanist düşüncelere sahip olduğunu göstermesi açısından önem arz etmektedir. Atatürk bu konuda şöyle demiştir: “…Her ikisi de yanlıştır; çünkü kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı. Uzun yıllar emperyalizm Avrupa’ya egemen oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur… Demokrasi, insan ırkının ümididir… Biz zor kullanma ve fetih istemiyoruz… Türklere ait bir Türkiye istiyoruz. Bu millîyetçilik demektir; ama bizim millîyetçiliğimiz, ticarette açık kapıyı, ekonominin yeniden canlandırılmasını, bir vatanda beliren gerçek anlamda ülkesel bir vatanseverliği ifade eder.”

Dünya vatandaşları kıskançlık ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.

Atatürk’ün sözlerinde ifade ettiği gibi Türk milliyetçiliğinde şovenlik veya ırkçılık yoktur. Amaç Türk milletini insanlık aleminin bir üyesi olarak yüceltmeyi hedef edinmiştir. İnsanlığın ancak barış içinde mutlu olabileceğini düşünen Atatürk elini tüm insanlığa uzatarak dünya milletlerinin iş birliği içinde olmasını istemektedir.
Atatürk, “Eğer devamlı sulh isteniyorsa, insan kitlelerinin vaziyetlerini iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün refahı, açlık ve tazyikin yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.”demiştir.
Çanakkale’de ölen Anzaklar için söyledikleri onun hümanist yapısını ortaya koymaktadır. “Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Antiemperyalist bir önder olan Atatürk’ün, emperyalizm ve sömürgecilik konusundaki öngörülerinden bir bölümü günümüzde gerçekleşmiştir. Bu gidişatı 1922 yılında yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirmiştir: “Doğudan şimdi doğacak güneşe bakınız. Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu uluslarının da uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğe kavuşacak çok kardeş ulus vardır.”
Mustafa Kemal Atatürk, özlemini duyduğu dünya düzeni bütün insanların mutluluğunu hedef tutan bir temele dayanmaktadır. Bunu şu sözleriyle belirtmektedir: “Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine, uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve iş birliği çağı egemen olacaktır.” Günümüzde daha iyi yaşanabilir bir dünyanın kurulması doğrultusunda, dünya uluslarının ekonomik, siyasal ve toplumsal sorunlarda ve konularda iş birliği etmesi yolundaki girişimleri, Atatürk’ün özlemini dünya görüşüne bütünüyle uygundur. Ancak günümüzde neo emperyalistlerin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere dayattıkları model, Atatürkçü düşünce ile taban tabana zıttır.
Atatürk’ü diğer liderlerden ayıran ön büyük farklardan birisi onun yaşamı boyunca yaptığı çalışmalarda kişisel çıkar göz etmemiş olmasıdır. Bir nirvana ve ütopya yaratıp milletine sözde bir vaat edilmiş ülkeye ulaştırabilmek için yalan söylememiştir. Daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve yararına çalışmıştır Başkalarının gözlerini kamaştıracak büyük ve eşsiz başarılar, servetler, unvanlar elde etme fırsatları peşinde koşmak yerine önemli gelişmeler yaratmaya sürekli çaba göstermiştir. Hiçbir zaman şahsının sivrilmesi ve yükselmesini göz önüne almamıştır. Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamların mutsuz olduğunu, o kişinin insan olarak yok olacağını, bir kişinin yaşamı boyunca mutlu ve memnun olması için kendinden sonra gelecek nesiller için çalışması gerektiğini söyleyen Atatürk, bu sözüyle insan olmanın temel prensibini belirtmiştir.

O, gelecekleri sezebilen, yalnız ’ufku değil ufkun arkasını da gören’ bir dahidir…

Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’da kurduğu yeni Türk devletini, adım adım laik bir devlet olmaya yöneltmiştir. Önce egemenliğin temelini laikleştirmiş daha sonra hukuk, eğitim alanlarını laikleştirerek tüm yurttaşlarının eşit haklara sahip olmasını sağlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Osmanlı Devleti gibi teokratik bir devlet olmasını engelleyerek Atatürk emsalsiz bir işi başarmıştır. Günümüzde bile Türkiye gibi yüzü çağdaş medeniyete dönük ve laik başka bir İslam ülkesi yoktur.
Atatürk’ü sevmek bir insanı sevmek demektir. Atatürk, temelde insanın iyiliğine inanmış onun gerçek değerlerini ortaya çıkararak öncelikle kendine dolaylı olarak da Türkiye Cumhuriyeti’ne yararlı olmasını sağlamıştır. Söylevleri ve demeçlerinin de hep bu düşüncenin izlerine rastlarsınız. Yaşantısı boyunca emir veren bir insan, bir komutan ve bir devlet adamı olmasına karşın, bir halk adamı olmakla övünmüş, düşündüklerini ve yapacaklarını hep halkın önünde söylemiş ve başarmıştır. O, insancıl ve bağışlayıcıdır.
Atatürk yaptıklarıyla biten insan değildir. Her devirde, her zaman, her çağda yaşayan insandır.
Çünkü o, yaşadığı zamandan çok sonra gelecekleri sezebilen, yalnız “ufku değil, ufkun arkasını da gören” bir dahidir.
Atatürk, eşsiz bir devrimci, değişim ve yenilik ustasıdır. Akıl, ilim ve fen onun rehberidir. Atatürk, XX. asrın sonunda teknoloji çağının yaşanacağını, XXI. yüzyılın bilgi çağı olacağını görerek icraat ve teorilerine bunları yansıtan bir liderdir.

***

Yazı dizimizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk gençliğine hitabıyla bitiriyoruz:
Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/asker-ve-devlet-adami-ataturk-1-100381h.htm

Print Friendly

Leave a Reply