Tag Archive for Türk Kültürü

Kitap: Türk Dili’nin Beş Bin Yılı – Selahi Diker

turk-dilinin-besbin-yili

Son 1600 yıl içinde diğer Türk devletlerinin Avrasya’da, Orta Asya’da, Hindistan’da, İran’da ve Anadolu’da büyük güçler halinde, önceden hazırlıksız olarak ortaya çıkışlarında da tarihi bir anormallik göze çarpar. Tarihçilerin göçebe (nomad) teorisine göre bütün Türk devletleri ve imparatorlukları daima ‘geçici’ kuruluşlardı. Türkler memleketlerinde daima ‘yabancı’ idiler. Orta Asya’ya ancak 8. yüzyıldan sonra Anadolu’ya da 900 yıl önce, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra gelmişlerdir. Diğer bütün milletler antik çağlardan beri bugünkü coğrafyalarında yaşamıtlardır. Bilinen tarihi çağlarda, Avrupa’da Almanlar, Anglo-saksonlar, Vikingler, Galyalılar, Latinler, İspanyollar, Slavlar, Yunanlılar; Asya’da Hintliler ve Çinliler; Orta Doğu’da Farslar, Gürcüler, Araplar, İbraniler, Mısırlılar hep kendi coğrafyaları içinde veya yakınında yaşamışlardır. Sadece Türkler bu kuralın dışında kalmışlar, yalnız onlar bu hususta bir ‘anomali’ göstermişlerdir.

Birinciye bağlı zannettiğim ikinci tarihi ‘anomali’ de ‘kayıp diller’ olgusudur ki bu ‘tarihte devamlılık’ açısından kabul edilemez. Sanskiritçe, Grekçe, Latince, Anglo-Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta, Arnavutça, Gürcüce, ve Ermenice gibi küçük diller, makul bir devamlılık gösterirler. Hepsi eski dil karakterlerini ve ana yapılarını korumuşlar, ancak kelime hazineleri değişikliğe uğramış, dost veya düşman bir çok milletlerden aldıkları kelimelerle dillerinde bazı değişiklikler olmuştur. Eski çağın kayıp dillerinin sahiplerinden olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Liydyalılar, Truvalılar, Etrüksler, Partlar ve Aramiler dünya uygarlığının keşfi ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültürde yaptıkları atılımla eski Yunan rönesansının temellerini atmışlar ve dolayısıyla da bugünkü modern uygarlıklarımızın oluşumunu sağlamışlardır. Bu eski milletlerin dilleri coğrafyacı Strabon zamanında hala yaşıyordu. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin bile dilleri kaybolmuyor, ki bu küçük milletler daima o eski büyük milletlerin idareleri altında yaşamışlar, her türlü esarete ve imhaya maruz kalmışlardır. Öte yandan, mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yok oluyordu ki bu dil, İbrani Tevrat yazarının ifadesi ile ‘bütün dünyanın konuştuğu dil idi’. Böylece mantık yine gösteriyor ki, eğer normal tarihi gelişme ve devamlılık korunacaksa bu eski ve antik dillerin asla kaybolmamaları gerekiyordu.

Eğer bizzat tarihin kendisini düzeltmek istiyorsak, yukarıda birbirine bağlı olduğunu söylediğimiz iki anomalinin yok edilmesi, tarih kitaplarından silinmesi gerekiyordu. Burada çalışma alanımız olan ‘kayıp diller’ genellikle Sami veya Hint-Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif (bitişgen) bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan bir çok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca –sanki Asya kıtasında tek bir dil grubu varmış gibi- ‘Asyanik’ tabiri ile anılan, Sumerce, Elamca, Etrüksçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural-Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi ki bu grubun Avrasya’daki büyük yegane temsilcisi Türkçe’dir. Böylece iki anomalinin tarih kitaplarından çıkarılması için, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabalıklarının ispatı gerekmekteydi.

Daha önce belirttiğimiz gibi, ‘kayıp diller’in , üç büyük dil grubundan biri olan Turan yani Türkçe grubu ile ilgili olması gerekiyordu. Biz bu yoldan hareket ederek kayıp dillerin sırrını çözmeyi başarmış, insanlık tarihinin son 5000 yıl boyunca Türk dilinin global yayılışı ve gelişimini tesbit etmiş ve Türk tarihini oluşturan ve bugün bazılarınca Hunlar’dan Türkiye Cumhuriyeti devletine kadar 16 halkasının bilindiği, uzun zincirin kayıp halkalarını ortaya çıkarmış bulunuyoruz.

Kayıp dillerin çözümü ile Türkçe konuşan eski halkların tarihini ortaya döken ilerideki bölümler gösterecektir ki, hiç değilse kayıtlı 5000 yıllık tarih dönemi başlangıcında, Proto-Türkler’in ana vatanı Anadolu-Transkafkasya-Mezopotamya üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçları ise bu ana vatanın M.Ö. 7000 yılında bizzat Anadolu olduğunu göstermektedir.

İSKİTLERİN ATALARI VE KAVİMLERİ

Herodot İskitlerin kökenleri hakkında şu bilgileri verir:

“İskitlere göre, ülkelerinde yaşayan ilk adam Targitaus adlı biri idi. Babası Zeüs ve anası Borysthenes (Dnieper)‘in bir kızı idi. Targitaus’un üç oğlu oldu: Leipoxais, Arpoxais ve Kolaxais.” (Herod IV.5)

“Leipoxais’dan Auchat(ae) İskitleri; Arpoxais’dan Katiar ve Trasp’lar; en genç olan Kolaxais’dan da Krali İskitler yahut Paralat’lar ortaya çıktı. Hepsine, bir krallarının adına izafeten Skoloti adı verilmiştir.” (IV.6)

“…ve Farslar bütün İskitlere ‘Sakalar’ derler.”(VII.64)

Şuna eminiz ki bu isimlerin çoğu etimolojik olarak Türkçe izah edilebilir. Zamir, çoğul eki ve diğer Yunan eklerini parantez içinde gösterip sadece kelime köklerini kullanarak, İskit ataları sayılan bu isimleri inceleyebiliriz.

Targit(aus): Turgut veya Türküt “Türkler” veya türküt “güçlüler”. (Prof. Togan, Targitase>Türküt “Türkler”, Skolot “Çiğiller” ve Paralat “Barullar” ilişkilerini daha önce göstermiştir.)

Leipoxa(is) veya Lei-poksa< Türkçe Ulu-bahşı “ulu hoca”.

Arpoxa(is) veya Ar-poxa Kolah (Kafkas bölgesindeki eski bir millet ki bunlar için 7.yy. Bizans tarihçisi Theophilaktos Grekçe Xolx (okunuşu Kholh) adını kullanmıştır. Hatta epik Yunan şiirlerinde iki l ile kollah şeklinde yazılmış olabilir. Böylece l=r kuralına (LİScGEL 403) göre Kollah < Korlah < Türkçe Karluk. Aynı kelime, muhtemel bir l=n ve m=n (Dor.) fonetik değişimi ile (LİScGEL 403, 421), Kollah < Kolnah < Kolmah < Türkçe Kalmak veya Kalmuk adını ortaya çıkarır. Her iki isim de tarihte ve destanlarda geçen meşhur Türk kavimlerine aittir. Türk Dili’nin Beşbin Yılı, s.103-104)

EU.XEN(OS9 / A.XEN(OS) / ACHER.ON “KARADENİZ”

Tehlikelerle dolu bir deniz olan karadeniz, hakiki bir iskit denizi idi. Ona verilen bu eski Yunanca isimlerin kökleri de Türkçe izah edilebilir.

(Pontos) Axenos (“ ‘konuk-sevmez’ deniz” adında, Gk.a- “alayhte , karşı” ve Gk. xenos “yabancı” anlamı taşır. Bu ad, bölgeye eski Yunanlıların yerleşmelerinden önce verilmiş olmalıdır. Böylece, xen(os) (ksen veya kzen), < Türkçe küsen, veya <türkçe kızan (küs- ve kız- fiillerinden). Yani, Karadeniz’in eski adı Küsen veya Kızan olarak ortaya çıkıyor. A-xenos ifadesi de aslında “Küsen’e (Karadeniz’e) yabancı olan” anlamına geliyor.

(Pontus) Euxenos (“konuksever deniz”) adında ise, Gk. eu- “lehinde” ve yine xenos “yabancı” demektir. Aynı şekilde xen(os) < Türkçe küsen, veya kızan olur, ki bu defa, Euxenos ifadesinin asıl anlamı “Küsen’e (Karadeniz’e) dost olan” anlamına geliyor. Zira artık Yunanlılar bu bölgede yerleşmişler ve de İskit veya Kimmerler tarafından sevilmeye başlanmışlardır.

Acheron adına gelince, Homeros’un “Pyriphlegethon Acgeron’a akar” ve “Gemi Dünyanın sonuna, derinden akan Okeanusa geldi. Orada Kimmerlerin memleketi (Kırım) ve şehri duruyor” (Odysseia XI) ifadeleri, Ksenophon’un Karadeniz’in batı sahilinde Heraclia (Ereğli) yakınındaki Acherus Yarımadasından bahsetmesi (Ksenophon VI.2.) ve Acheron veya Acherus’un Hades’te (ölüler diyarında) bulunan bir “felaket ırmağı” olarak tarif edilmesi ve de Pyriphlegethon (Borydthenes (modern Dnieper)) kelimesinin aşağıdaki Ek Lügatçe’deki analizi, Acheron adının Karadeniz’e Homeros çağı öncesi verilen bir isim olduğunu gösterir. Bu isim de Türkçe bir etimolojiye sahiptir. Kok kelime Acker veya Aker < Ogur Türkçesi Ökür/Öğür < Türkçe Öğüz “Deniz; Irmak; karadeniz.”

GÜNEY KARADENİZ HALKLARI

Güney Karadeniz bölgesi doğuda Kafkaslardan batıda Trakya’ya kadar uzanır. Bu bölgede yaşamış olan eski topluluklara ait en iyi kaynaklar Herodot, Ksenophon ve Strabon’dur. Bu mevzuda bilhassa Ksenophon, M.Ö.4.yüzyılda, İran kralı Artakserkses II’nin (hük.404-359) kardeşi Genç Keyhüsrev (Kyrus) tarafınfdan İran tahtını ele geçirmek amacıyla hazırlanan ve ücretli Yunan ve yerli askerlerden oluşan bir ordunun Sardis’ten İran’a yürüyüşünü ve dönüşünü anlatan eserinde bize bazı bilgiler verir. Kuzey Mezopotamya’da, Kunaxa muharebesinde Genç Keyhüsrev’in ölmesi üzerine, Yunanlıklardan oluşan ordu Ksenophon’un liderliğinde Doğu Anadolu dağlarını aşarak Trabzon’a ve sonra da sahili takiben Giresun (Cerasus), Ordu (Cotyora), Sinop üzerinden Trakya’ya ulaştılar.

Ksenophon!a göre, Karadeniz sahilinde yaşayan kavimler, Kholh’lar, Mossinoik’ler, mitolojik Amazonlar, Khalyb’ler yahut Halizon’lar ve Trakyalı adı ile andığı diğer bazı milletlerdir. Bunların adlarını, bazı şahıs isimleri ile birlikte kısmen burada kısmen Ek Lügatçe’de inceleyeceğiz.

KHOLH’LAR

Bunlardan, önceki bölümde İskitlerin atalarından biri olan Colax(ais) (Kholh) adını incelerken bahsetmiştik. Kholh’ları (Karluk’ları) Kafkasların güneyinde ve güney batısında Eski Yunanlılarca Kolkhis adı verilen memlekette yaşayan bir millet olarak tanıyoruz. Ksenophon’a göre, Kholh’lar Trabzon’dan Giresun’a kadar olan sahildeki Yunan şehir sitelerine yakın ova ve dağlardaki küçük kasaba ve köylerde yaşıyorlardı.

KHALYBES (HALİZONLAR), KHALDA(i), VE MOSYN(İ), MOSYNOEK(İ)

Strabon, Alazon, Halizon ve Amazon kelimelerinin kullanılışındaki kargaşadan bahseder. (XII.3.20.22) Herodot, Borysthenes (Dnieper) ırmağının yakınında yaşayan Alazon İskitlerinden söz eder. (IV.17) Homeros’ta, kelime Alizon (İlyada II) ve Halizon (a.e.V) şekillerinde geçer:

Ve Alizonlar, Odios ve Epistrophos’un kumandasındaydılar; onlar, gümüşün çıktığı, uzak Alybe’den gelmişlerdi.

Strabon Alybe denen yerin,Kızılırmağın doğusunda olduğunu söyleyerek Halizon’ları,Küçük Asya’da yaşayan ve Yunanlı olmayan en önemli kavimlerden saydığı Khalyb’lerle birleştirir (XII.3.20; XV.5.23) ve eski Kahlyb’lerin kendi zamanında Amisos (Samsun) ile Trabzon arasında yaşayan Khaldai kavmi olduğunu iddia eder. (XII.3.19,28) Ksenophon zamanında, kavimlerin en savaşçı olanı diye tarif ettiği Kahlyb’ler yine aynı bölgede yaşıyorlardı. (IV.6,7;V.5) Herodot, Khalyb’lerin Lydia kralı Kroesus idaresindeki milletlerden biri olduğunu yazar. (I.28)

Halizon, Khalyb ve Khald(ai) kavimlerinin adları, aşağıda görüleceği gibi, birbirine ve aynı zamanda Amazon adına çok benzemektedirler.

Halizon ((1) < Türkçe Kal-ı(g)-don “ebedi kıyafet; ebedi öz”)

Halizon ((2) Hali-zon < Türkçe Kalı-don “ebedi öz”: “kal-ı / kal-ık “gök, yukarı kat, sema; kalmış, kalan (ebedi)” ki kal- “kalmak” fiili ve -ık /-ıg ekinden oluşmuştur. Kelimenin bir diğer etimolojisi de yapılabilir: (2) Hali-zon < Türkçe Kalı(g)don “çevik öz”, kelime anlamıyla, “sıçrayan (kişi)” (O. Türkçe kalı- “sıçramak”), ki bu anlam Homeros’un Amazon kraliçesi için kullandığı ‘çevik Myrina’ tabirinin belki de kaynağını teşkil eder.

Khalyb (< kerkük ve Azeri Türkçesi Kal-ıp “kalmış;ebedi”):

Khalyb kelimesinin bu yorumunda, normal Türkçede 3.şahıs geçmiş zaman partisipini oluşturan –mış ekine tekabül eden Kerkük ve Azerbaycan Türkçesindeki –ıp eki ile kal- fiilinden bir isim-sıfat oluşturulmuştur.

Khald(ai) (< Türkçe Kal-dı “kalan: ebedi”):

Khaldai kelimesi de Türkçedir: Khald(ai) < Khaldu < Türkçe kal-di, kelime anlamıyla, “kalmış olan, kalan; ebedi,” ki burada kal- fiilinden 3.şahıs tekil geçmiş zaman sıygası –dı ile bir sıfat-isim hali oluşmuştur.

Muhtemelen Kerkük ve Azeri Türkçesini içeren Khalyb adı, ve aynı halk olan Khald’ların da Babil’de yaşamış Khaldu’lar veya Kalde’lilerle ilişkili olması gerektiği düşünülürse, bu halkları bugünün Kerkük ve Azerbaycan Türklerinin de ataları sayabiliriz.

Karadeniz sahilinde yaşayan diğer önemli bir kavim de Mosynoek’lerdir. Herodot, Dara’nın Pers imparatorluğu içinde yaşayan milletler arasında Mosynoeki kavmini de sayar (III.94). Ksenophon, onları Sinop ile Giresun arasındaki sahil şeridinde gösterir. (V.4) Strabon, Mosynoek ve Mosyn kelimelerinde Yunanca anlamlar arar. Bizce her iki tabir de Türkçe etimolojiye sahiptir.

Mosyn(i) (< Türkçe Beçen “Peçenek”):

Yunanca’daki m=p (LiScGEL 421) ve b=p (LiScGEL 510) fonetik değişimleri göz önünde tutulursa, m
<p<b ilişkisi ile. Mosyn<posyn<bosin<türkçe Beçen “Peçenek” sonucuna ulaşırız. Haçlı seferleri çağında Trakya’da bir şehir adı olarak bilinen Mosynopolis kelimesi “Mosyn’ler (Beçenler) şehri” diye de tercüme edilebilir, zira bu çağlarda Beçenlerin (Peçeneklerin) Balkanlarda aktif olduğunu biliyoruz.

Mosynoek(i) (< Mosynek Mosynek > Pesynek > Türkçe Peçenek, ki bu kelime esasında, önceki bölümde de işaret ettiğimiz gibi Beçen kelimesinin bir çoğuludur. Burada –ek / -ik Ogurca (Macarca) ve Yafes dillerinde mevcut olan bir çoğul ekidir. Latince’de Peçenekler için kullanılan Bissen(us) tabiri de Kk. Mosyn ve Bithny (>Bisin) kelimelerine çok yakındır ve sonraki Yunanlılar onlar için Patzinak adını kullanmışlardır ki, bu da fonetik bakımdan Mosynek(i) kelimesinin hemen hemen aynısıdır. Dağlarda kasabalar ve köyler içinde yaşayan bu Mosynek’ler öldürdükleri düşmanlarının kafalarını keserek teşhir etmeleri (Ksenophon (V.4) gibi örf ve adetleri bakımından İskitlere benzerler.

Yukarıda incelenen kelimeler dışında kalan, Karadeniz’in sahil bölgeleri ile ilgili bazı eski kavim ve şahıs adları ve coğrafya isimleri aşağıdaki lügatçede ayrıca analiz edilmiştir. Bu kısa çalışma, bu uzun sahil şeridinde yaşayan eski toplulukların çoğunun Türkçe-konuşan halklar olduğunu göstermektedir.

Prof. W. F. Albright tarafindan hatırlatılan “İşte burada arkeoloji yine eski bir felsefi söz olan ‘natura non facit saltum’ “tarihteki bütün zahiri devamsızlık içinde (bile) bir devamlılık mevcuttur” vecizesinin tam aksine tarih kitaplarında mevcut olan “Kayıp Diller” olgusu büyük bir tarihi ‘anomali’ oluşturmaktadır. Sanskritçe, Grekçe, Latince, Anglo – Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta Arnavutça, Gürcüce ve Ermenice gibi küçük diller makul bir devamlılık gösterirler. Kayıp dillerin sahiplerinden başlıcaları olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Lidyalılar, Truvalılar, Etrüskler ve Aramiler hepsi zamanlarının büyük milletleri olmuşlar, uygarlığın keşif ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültür’de yaptıkları atılımlarla eski Yunan Rönesansının temellerini atmışlardır. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin dilleri kaybolmuyor. Mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yokoluyor ki bu dil İbrani Tevrat yazarının ifadesi ile ”bütün dünyanın tek dili” idi (Genesis – Tekvin 11.1-2 ” BÜTÜN DÜNYANIN DİLİ BİRDİ “). Çivi yazılarının ilk başarılı çözümünü yapan kişi olarak bilinen Sir Henry Creswicke Rawlinson Sumer dilinin Turani bir dil olduğunu ileri sürmüştü. Her halukarda mantık gösteriyor ki eğer normal tarihi gelişim ve devamlılık korunacaksa bu eski dillerin asla kaybolmamaları, bunların bugüne kadar yaşamaları ve bizce malum herhangi bir şekil veya diyalekt içinde devam etmeleri gerekiyordu.

Uzmanlara göre ‘kayıp diller’ genellikle Sami veya Hint – Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan birçok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca ‘Asyanik’ tabiriyle anılan Sumerce, Elamca, Etrüskçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi ki bu grubun Avrasyadaki yegane büyük temsilcisi Türkçe’dir. Böylece, yukarıda belirttiğimiz tarihi anomalinin tarih kitaplarından çıkarılmasını istiyorsak, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabalıklarının ispatı gerekmekteydi. Biz bu noktadan hareket ederek kayıp dillerin sırrını çözmeyi başarmış, insanlık tarihinin son 5000 yılı boyunca Türk dilinin global yayılışı ve gelişimini tesbit etmiş bulunuyoruz.

Çatalhöyük’te Arkeolog James Mellaart tarafından keşfedilen M.Ö 6300 yılına ait Anadolu kültürünün bir Türk kültürü olduğu gösterilebilir. Prof. Mellaart’ın bulduğu iki pars rolifeyi (kitabın arka kapağı – soldaki resim; foto: Mrs. Mellaart) ile temsil edilen Ana – Tanrıçayı 6000 yıl sonra İtalya’da Etrüskler de aynen tanıyorlardı (ön kapak – sağdaki resim; foto: Editions d’art Albert Skira) ki Etrüsklerin bir Türk diyalekti ile konuştukları kitabımızda ortaya çıkarılmıştır. Ve bu 8300 yıl önceki Anadolu kültürü bir gün içinde varolmadığına göre kültür tarihi bakımından eserimizin ikinci adını “Türklerin On Bin Yılı” olarak ifade ettik. Hakiki yani yazılı Türk tarihi ise çağımızdan 5000 yıl öncesine yazının Sumerliler tarafından icadına uzanmaktadır ki Sumer dilinin de bir Türk diyalekti olduğunu göstermiş bulunuyoruz. Çok muhtemeldir ki, Sumer dili daha sonra Farsçadan ve bilhassa Arapçadan bol miktarda alıntı yaparak zamanla dil bilginlerince Akadca, Asurice, Babilce, ve Aramca ismi verilen ve Sami dil grubuna sokulan sofistike bir ‘yazı dili’ veya dilleri haline dönüşmüştür ki bu dilleri Osmanlı Türkçesi ile kıyaslamak mümkündür.

Ayrıca İskitçe, Frigce, Truvalıların, Likyalıların dilleri, Hitit – Hattice ve Hurrice, Urartuca, ve Macarca – Fince ve Çuvaşcanın atası saydığımız Pelasg (Ogur) dili ve Hazreti İbrahim’in dili ve de Perslerin resmi dili olan Aramca ve yine Perslerin diğer resmi dili olan Elamca ve Partça dahil birçok kayıp dillerin çivi yazısı veya Arami (Fenike) alfabesiyle yazılmış eskiyazıtların ve / veya bu milletlerin krallarının ve asillerinin adlarının ve bazı coğrafi terimlerinin normal Arami – Fenike fonetiği kullanmak suretiyle tercüme edilerek, esasta Türkçe oldukları ispat edilmiş böylece Yunan ve Roma’nın temellerini kuranların Türk uygarlıkları olduğu ortaya çıkarılmıştır. Aynı metotla Türkçe – konuşan milletlerin eski Çin ve Mısır uygarlıklarında büyük roller oynadıkları; Orta Asya’da ise az miktarda yazıtların incelenmesine rağmen Saka – Yüeçilerin, Sogd’ların, Eftalitlerin Türkçe konuştukları saptanmıştır.

Bu uzun tarih devresinde Türk dilleri ana yapılarını oldukça iyi korumuşlardır. En uç Türk dilleri olarak gördüğümüz Macarca ve Fince bile büyük miktarda yabancı kelimeler alarak lügatlerini şişirmelerine rağmen Türkçe olan gramer yapılarını korumuşlardır.

VIII. asır Göktürk yazıtlarının yeniden tefsiri ile o zamanki Orta Asya’da İpek Yolu üzerinde kökü eskilere dayanan yeni bir Budist Türk Devletinin varlığı keşfedilmiştir.

XIII. yüzyıl ‘Moğol’ dilinin ve bugünkü ‘Çuvaş’ dilinin müstakil birer Ural Altay dilleri olmayıp, karakterleri, yapıları, ve kelime hazineleri bakımından Türkçe birer dil oldukları gösterilmiştir. Büyük bir Türk dünyası içinde seyahat eden Marco Polo’nun bazı Türkçe kelime ve tabirleri ilk defa bu kitapta ortaya çıkarılmıştır.

Yakın zamanlarda Orta Asya’nın İsik Gölü civarında altın elbiseli bir Türk beyine ait kurganda keşfedilen bir gümüş kasenin üzerinde bulunan ve Göktürkçeye benzer bir alfabeyle yazılmış M.Ö. 5. asra ait iki satırlık bir yazıt yeniden tercüme edilmiş ve bu suretleeski Türk mezarlarında başka bir dünyaya göç eden bir beye refakat eden yakınlarının ‘gönüllü’ olarak ona katıldıkları tesbit edilmiştir.

Eser dört kısımdır. I.kısım (bölüm 1 – 6), son 1400 yılın Türk dillerini ve uygarlıklarını kısaca incelemekte, bir anlamda yeniden keşfetmektedir. II. kısım (bölüm 7 – 29), asıl mevzu olan ‘Kayıp Dillerin Çözümü’ ile ilgilidir. III. kısım ( Bölüm 30 – 32) eski Türk diyalektlerinin Hint – Avrupa ve ve Sami dilleri dahil diğer bazı dillere tesirlerini incelemektedir. Bu arada eskiYunancanın başlangıçta kuvvetli bir ihtimalle Yunanistan’ın eski otokton halkı olan Pelasgların konuştuğu Ogur Türkçesi üzerine inşa edildiği, Greklerin tanrı ve tanrıçalarının adlarının ekserisinin Türkçe ile izah edilebileceği gösterilmiştir. IV. kısım da (bölüm 33) birçok coğrafi isimlerin deşifre ve tercümesine hasredilmiştir. Eser bir sonuç yazısıyla tamamlanmaktaduır.

Eserden şu önemli sonuçlar da çıkarılabilir.

1. Ermeniler tarafından ilk konuşulan dil farzedilen Yafes dili aslında bir Türk dilidir. Yafes, Sam ve babaları Hazreti Nuh birer Sumerlidir yani Türktür.
2. İlyada, Şehname ve Roma şairi Virjil tarafından yazılmış olan Aeneid adlı destanların ilk önce Türk dili ile yazılmış veya söylenmiş olmaları pek muhtemeldir. Truva ve İran – Turan savaşları büyük bir ihtimalle aynı milletin (Türkler’in) iki unsuru arasında geçen iç savaşlardır.
3. İlk Girit uygarlıklarını çok muhtemelen Türkçe – konuşan uygarlıklar yaratmıştır.
4. Sumer Türkçesinde bulduğumuz alıntı kelimeler gösteriyor ki Indo-Avrupa dili olan Farsça ve Sami dili Arapça da Sumerlilerin eski dünyasında mevcut idi.
5. Arapça ve Latince dahil bütün eski alfabeler Arami – Fenike alfabesinden türemişlerdir. Göktürk alfabesi, bilhassa ince ve kalın ünlü ve ünsüz fonemleri belirleyen kendine özgün harfler eklemek suretiyle bu alfabeler arasında en mükemmeli olarak ortaya çıkar.

Bu bilimsel çalışma ile ortaya çıkan yeni, daha doğrusu asıl Türk kimliği, onu içine sindiren her Türk vatandaşının bugünkü ve yarınki yaşam tarzını düzenleyecek, Atatürk’ün hedeflediği çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmamızda en büyük rolü oynayacaktır.

Kaynak:

http://yazim.sitesi.ws/2007/07/turk-dilinin-bes-bin-yili/

http://www.genelturktarihi.net/turk-dilinin-bes-bin-yili

——————————————————————-

(Anatolian Mother Goddess’ Two Leopards)

Çatalhöyük, Anatolia – 6300 B.C Etruscans in Italy – 600 B.C.

AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE

By Selahi DIKER

That ‘one language’, Sumerian, and many other similar ‘lost’ languages including Etruscan, Scythian, Achaemenid Elamite and Aramaic, Parthian are deciphered.

And the Whole Earth Was of One Language (Book Summary)

Against the observation of Prof. W. F. Albright, “Archaeology proves the correctness of the old philosophical adage, ‘natura non facit saltum'; there is a continuity in all the apparent discontinuity of history,” an obvious artificial anomaly stands apart in history books created by the so-called ‘lost languages.’ There is a reasonable continuity in major languages such as Sanskrit, Greek, Latin, Germanic languages, Persian, Arabic, Turkish, as well in such minor languages as Albanian, Georgian and Armenian. Lost languages of significance were those of the Sumerians, Elamites, Medes, Scythians, Hittites ( Hattians), Phrygians, Lydians, Trojans, Etruscans and Arameans, great nations of their times, some creating the civilization itself and some making contributions to the arts and cultures that established the foundations of the Greek Renaissance, and through it, made possible our present civilizations. Languages of many of these nations still lived in Strabo’s age. Why then, their languages should be lost while those of the minor nations lived. How could a great nation such as the Sumerians be lost who, in the words of the chronicler, spoke ‘the language of the whole earth?’ ( Gen 11.1-2: “AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE”). Sir Henry Creswicke Rawlinson who became known as “The first successful decipherer of the cuneiform writings”, at first had considered the Sumerian a Turanian language. In any case, logic will rule that these ancient languages could not possibly die out if normal historical process and continuity had to be preserved.

According to scholars, ‘lost languages’ in question were generally non-Semitic, non-Indo-European, and also agglutinative. Languages meeting these conditions, such as Sumerian, Elamite, Etruscan, Urartian (the language of Urartu), and Hurrian, branded vaguely ‘Asian’ must be related to the Ural Altaic group of which Turkish is the only major language spoken today in Eurasia. Thus, the elimination of this anomaly from the history books depended on the proof that these languages were akin to Turkish in some form or dialect. Based on this logical point, the book solves the secrets of the lost languages, and a global distribution and development of the Turkish languages during the last five thousand years has been established.

It may be shown that the culture of 6300 B.C. Anatolia discovered at Çatalhöyük by Archaeologist James Mellaart is Turkish. The Anatolian Mother Goddess represented by two leopards (back cover of the book – above picture on the left; photo by Mrs. Mellaart) found by Prof. Mellaart was also known 6000 years later to the Etruscans (front cover – picture on the right; photo by Editions d’art Albert Skira) who have been shown in this book to have spoken a Turkish dialect.

Other lost languages including Sumerian, Scythian, Phrygian, Trojan, Lycian, Hittite (Hattian), Hurrian, Urartian, Pelasgian (Oghur Turkish, the ancestor of the Hungarian – Finnish, Chuvash and perhaps the ancient Cimmerian language), Achaemenid Aramaic (official language of the Achaemenid Persians, translated partly by R. A. Bowman), Elamite (also an official language of the Persians, phonology and morphology of which is well investigated by Herbert H. Paper), Median, Parthian (the language of the super power of the East that challenged the Roman Empire), and several languages of Central Asia including that of Sakas (Yueh-Chih), Sogdians (considered by Richard N. Frye and others as Iranian), White Huns (Hephtalites) have been deciphered in this book through translations of existing texts, using normally accepted phonetics of the Aramaic-Phoenician alphabet or applying a modified ‘filtered’ cuneiform reading in which according to Hincks (transmitted by Sumerologist Samuel Noah Kramer) ‘one and the same cuneiform sign could stand for more than one sound or value’, and / or through translation of local geographical names and of personal names of kings and nobles. All these languages are thus proved to be basically Turkish. It has also been established that Turkish-speaking peoples had important roles in the founding of the ancient Chinese civilization as well as Egyptian civilization.

Again, in this long period, Turkish languages have not changed very much in their basic structures. Even the border-line languages such as the Hungarian language and the Finnish language which have apparently borrowed large amounts of foreign words from neighbouring nations to swell their vocabulary, have preserved the character, the structure and the grammar, all undoubtedly Turkish, of their basic languages.

Through re-translation of part of 8th century Gokturk (Göktürk) inscriptions a contemporary Turkish Buddhist Kingdom on the Silk Road has been discovered, a kingdom that may go back at least to the beginning of the first century.

It has been further shown that 13th century Mongol language and present Chuvash language are not independent Ural Altaic languages but are essentially Turkish in their structure and vocabulary. Along with this, a Turkish-speaking world of Marco Polo is also discovered and some of Polo’s Turkish words and expressions are explained in this work for the first time.

The Issyk inscription found recently in a fifth-century B.C. royal tomb in Central Asia near Lake Issyk (ıssik Gol) belonging to a royal person dressed in a magnificent gold attire, have been re-translated correctly and it is discovered that the man and relatives accompanying the dead royal persons in Turkish tombs were doing so ‘voluntarily’.

It has been shown in Chapter 6 that the smallpox inoculation, the first important break-through in the medical history, was invented in the Ottoman Empire.

The book is divided into four parts. First part (Chapter 1 thru 6) discusses and re – discovers Turkish languages and civilizations of the last fourteen hundred years. Part II (Chapters 7 thru 29) covers the main subject, deciphering of lost languages. Part III (Chapters 30 thru 32) discovers the effect of ancient Turkish dialects on the other language groups. Here, it is shown that ancient Greek language was most likely first built on the language of the Pelasgians who inhabited Greece before the Greeks, and that the majority of the names of the Greek gods and goddesses can be explained in Turkish dialects. Finally Part IV (Chapter 33) is devoted to analysis end decipherment of ancient and modern geographical names. The work ends with an epilogue.

Some of the additional conclusions derived from the book will include the following :

1. The Japhetic language assumed to be the origin of the Kurdish language and the Armenian language is a Turkish dialect. Japheth, his brother Shem and their father Prophet Noah were Sumerians who spoke a Turkish language.

2. Epic stories such as Homer’s Iliad, Firdawsi’s Shahname and Virgil’s Aeneid were most likely originally written or told in some Turkish dialect. In the first two, the heroes fighting on both sides were most likely Turkish – speaking peoples.

3. First Cretan civilizations were most likely created by Turkish – Speaking peoples.

4. From the borrowed words we have found in the Sumerian Turkish, we may deduct that other languages especially Indo-European Iranian and the Semitic Arabic were also well developed in the ancient world of the Sumerians.

5. All alphabets including Arabic and Latin are continuation of the Aramaic alphabet. Amongst these, Gokturk (Kok – Turk) alphabet stands apart as the most perfect with several independent modifications, additions and improvements to accommodate hard or soft vowels and their associated consonants.

Copyright 1996; revised edition November 1999, 864 pages, 39 illustrations, 16 x 22.5 cm. in actual size, 1st grade paper, hardcover. ISBN 975-96037-1-3

Price : $50.00 plus postage

ORDER from : sdiker@garanti.net.tr

or from : Dr. Selahi Diker, 52-72 Sokak, No.37/6 Guzelyali, Izmir 35350,Turkey

Phone / Fax : +90 232 285 9758 ; Phone: +90 532 382 8695

(Please indicate your name, address, number of books required etc, the manner of payment (personal check or money order, currency). You’ll be asked to pay after you receive your book)

————————————————————————

And the Whole Earth Was of One Language (Türkçe Özet)

Prof. W. F. Albright tarafindan hatırlatılan “İşte burada arkeoloji yine eski bir felsefi söz olan ‘natura non facit saltum’ “tarihteki bütün zahiri devamsızlık içinde (bile) bir devamlılık mevcuttur” vecizesinin tam aksine tarih kitaplarında mevcut olan “Kayıp Diller” olgusu büyük bir tarihi ‘anomali’ oluşturmaktadır. Sanskritçe, Grekçe, Latince, Anglo – Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta Arnavutça, Gürcüce ve Ermenice gibi küçük diller makul bir devamlılık gösterirler. Kayıp dillerin sahiplerinden başlıcaları olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Lidyalılar, Truvalılar, Etrüskler ve Aramiler hepsi zamanlarının büyük milletleri olmuşlar, uygarlığın keşif ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültür’de yaptıkları atılımlarla eski Yunan Rönesansının temellerini atmışlardır. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin dilleri kaybolmuyor. Mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yokoluyor ki bu dil İbrani Tevrat yazarının ifadesi ile “bütün dünyanın tek dili” idi (Genesis – Tekvin 11.1-2 ” BÜTÜN DÜNYANIN DİLİ BİRDİ “). Çivi yazılarının ilk başarılı çözümünü yapan kişi olarak bilinen Sir Henry Creswicke Rawlinson Sumer dilinin Turani bir dil olduğunu ileri sürmüştü. Her halukarda mantık gösteriyor ki eğer normal tarihi gelişim ve devamlılık korunacaksa bu eski dillerin asla kaybolmamaları, bunların bugüne kadar yaşamaları ve bizce malum herhangi bir şekil veya diyalekt içinde devam etmeleri gerekiyordu.

Uzmanlara göre ‘kayıp diller’ genellikle Sami veya Hint – Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan birçok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca ‘Asyanik’ tabiriyle anılan Sumerce, Elamca, Etrüskçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi ki bu grubun Avrasyadaki yegane büyük temsilcisi Türkçe’dir. Böylece, yukarıda belirttiğimiz tarihi anomalinin tarih kitaplarından çıkarılmasını istiyorsak, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabalıklarının ispatı gerekmekteydi. Biz bu noktadan hareket ederek kayıp dillerin sırrını çözmeyi başarmış, insanlık tarihinin son 5000 yılı boyunca Türk dilinin global yayılışı ve gelişimini tesbit etmiş bulunuyoruz.

Çatalhöyük’te Arkeolog James Mellaart tarafından keşfedilen M.Ö 6300 yılına ait Anadolu kültürünün bir Türk kültürü olduğu gösterilebilir. Prof. Mellaart’ın bulduğu iki pars rolifeyi (kitabın arka kapağı – soldaki resim; foto: Mrs. Mellaart) ile temsil edilen Ana – Tanrıçayı 6000 yıl sonra İtalya’da Etrüskler de aynen tanıyorlardı (ön kapak – sağdaki resim; foto: Editions d’art Albert Skira) ki Etrüsklerin bir Türk diyalekti ile konuştukları kitabımızda ortaya çıkarılmıştır. Ve bu 8300 yıl önceki Anadolu kültürü bir gün içinde varolmadığına göre kültür tarihi bakımından eserimizin ikinci adını “Türklerin On Bin Yılı” olarak ifade ettik. Hakiki yani yazılı Türk tarihi ise çağımızdan 5000 yıl öncesine yazının Sumerliler tarafından icadına uzanmaktadır ki Sumer dilinin de bir Türk diyalekti olduğunu göstermiş bulunuyoruz. Çok muhtemeldir ki, Sumer dili daha sonra Farsçadan ve bilhassa Arapçadan bol miktarda alıntı yaparak zamanla dil bilginlerince Akadca, Asurice, Babilce, ve Aramca ismi verilen ve Sami dil grubuna sokulan sofistike bir ‘yazı dili’ veya dilleri haline dönüşmüştür ki bu dilleri Osmanlı Türkçesi ile kıyaslamak mümkündür.

Ayrıca İskitçe, Frigce, Truvalıların, Likyalıların dilleri, Hitit – Hattice ve Hurrice, Urartuca, ve Macarca – Fince ve Çuvaşcanın atası saydığımız Pelasg (Ogur) dili ve Hazreti İbrahim’in dili ve de Perslerin resmi dili olan Aramca ve yine Perslerin diğer resmi dili olan Elamca ve Partça dahil birçok kayıp dillerin çivi yazısı veya Arami (Fenike) alfabesiyle yazılmış eski yazıtların ve / veya bu milletlerin krallarının ve asillerinin adlarının ve bazı coğrafi terimlerinin normal Arami – Fenike fonetiği kullanmak suretiyle tercüme edilerek, esasta Türkçe oldukları ispat edilmiş böylece Yunan ve Roma’nın temellerini kuranların Türk uygarlıkları olduğu ortaya çıkarılmıştır. Aynı metotla Türkçe – konuşan milletlerin eski Çin ve Mısır uygarlıklarında büyük roller oynadıkları; Orta Asya’da ise az miktarda yazıtların incelenmesine rağmen Saka – Yüeçilerin, Sogd’ların, Eftalitlerin Türkçe konuştukları saptanmıştır.

Bu uzun tarih devresinde Türk dilleri ana yapılarını oldukça iyi korumuşlardır. En uç Türk dilleri olarak gördüğümüz Macarca ve Fince bile büyük miktarda yabancı kelimeler alarak lügatlerini şişirmelerine rağmen Türkçe olan gramer yapılarını korumuşlardır.

VIII. asır Göktürk yazıtlarının yeniden tefsiri ile o zamanki Orta Asya’da İpek Yolu üzerinde kökü eskilere dayanan yeni bir Budist Türk Devletinin varlığı keşfedilmiştir.

XIII. yüzyıl ‘Moğol’ dilinin ve bugünkü ‘Çuvaş’ dilinin müstakil birer Ural Altay dilleri olmayıp, karakterleri, yapıları, ve kelime hazineleri bakımından Türkçe birer dil oldukları gösterilmiştir. Büyük bir Türk dünyası içinde seyahat eden Marco Polo’nun bazı Türkçe kelime ve tabirleri ilk defa bu kitapta ortaya çıkarılmıştır.

Yakın zamanlarda Orta Asya’nın İsik Gölü civarında altın elbiseli bir Türk beyine ait kurganda keşfedilen bir gümüş kasenin üzerinde bulunan ve Göktürkçeye benzer bir alfabeyle yazılmış M.Ö. 5. asra ait iki satırlık bir yazıt yeniden tercüme edilmiş ve bu suretle eski Türk mezarlarında başka bir dünyaya göç eden bir beye refakat eden yakınlarının ‘gönüllü’ olarak ona katıldıkları tesbit edilmiştir.

Eser dört kısımdır. I.kısım (bölüm 1 – 6), son 1400 yılın Türk dillerini ve uygarlıklarını kısaca incelemekte, bir anlamda yeniden keşfetmektedir. II. kısım (bölüm 7 – 29), asıl mevzu olan ‘Kayıp Dillerin Çözümü’ ile ilgilidir. III. kısım ( Bölüm 30 – 32) eski Türk diyalektlerinin Hint – Avrupa ve ve Sami dilleri dahil diğer bazı dillere tesirlerini incelemektedir. Bu arada eski Yunancanın başlangıçta kuvvetli bir ihtimalle Yunanistan’ın eski otokton halkı olan Pelasgların konuştuğu Ogur Türkçesi üzerine inşa edildiği, Greklerin tanrı ve tanrıçalarının adlarının ekserisinin Türkçe ile izah edilebileceği gösterilmiştir. IV. kısım da (bölüm 33) birçok coğrafi isimlerin deşifre ve tercümesine hasredilmiştir. Eser bir sonuç yazısıyla tamamlanmaktaduır.

Eserden şu önemli sonuçlar da çıkarılabilir.

1. Kürtler ve Ermeniler tarafından ilk konuşulan dil farzedilen Yafes dili aslında bir Türk dilidir. Yafes, Sam ve babaları Hazreti Nuh birer Sumerlidir yani Türktür.

2. İlyada, Şehname ve Roma şairi Virjil tarafından yazılmış olan Aeneid adlı destanların ilk önce Türk dili ile yazılmış veya söylenmiş olmaları pek muhtemeldir. Truva ve İran – Turan savaşları büyük bir ihtimalle aynı milletin (Türkler’in) iki unsuru arasında geçen iç savaşlardır.

3. İlk Girit uygarlıklarını çok muhtemelen Türkçe – konuşan uygarlıklar yaratmıştır.

4. Sumer Türkçesinde bulduğumuz alıntı kelimeler gösteriyor ki Indo-Avrupa dili olan Farsça ve Sami dili Arapça da Sumerlilerin eski dünyasında mevcut idi.

5. Arapça ve Latince dahil bütün eski alfabeler Arami – Fenike alfabesinden türemişlerdir. Göktürk alfabesi, bilhassa ince ve kalın ünlü ve ünsüz fonemleri belirleyen kendine özgün harfler eklemek suretiyle bu alfabeler arasında en mükemmeli olarak ortaya çıkar.

Bu bilimsel çalışma ile ortaya çıkan yeni, daha doğrusu asıl Türk kimliği, onu içine sindiren her Türk vatandaşının bugünkü ve yarınki yaşam tarzını düzenleyecek, Atatürk’ün hedeflediği çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmamızda en büyük rolü oynayacaktır.

————————————————————————

Copyright 1996, 864 sayfa, 39 resim, 16×22.5 cm. ebat, birinci hamur, ciltli;

ISBN 975-96037-1-3

$50.00 artı posta masrafı

SİPARİŞ : sdiker@garanti.net.tr

veya : Dr.Selahi Diker, 52-72 Sokak, No.37/6 Guzelyali, Izmir 35350, TURKIYE.

Tel / Faks : +90 232 285 9758 ; Tel: +90 532 382 8695

(Lütfen isim, adres, kitap adedini, ödeme şeklini (çek veya havale, döviz cinsi) bildiriniz. Kitap size gönderilecek ve ödeme yapmanız bildirilecektir)

————————————————————————

PARTHIAN INSCRIPTION (from Chapter 24)

Below is a 1st century A.D. Parthian inscription, which I call Tutuk-tarı Inscription in my book, written with an Aramaic alphabet and read from right to left:

Selahi DIKER Image3

[Parthian Inscription (New Test., American Bible Society, p. 133)]

Writing from left to right and putting in the proper phonemes, a or e for )aleph (Gk. alpha); o, u, ö, ü for (aiyn (Gk. omicron); s, ş (sh) or z for / (zayn), the text becomes:

1 tnhn s?n?t : ndük : arnht m swnp : tthtr : bdz : tzdü

2 m? : mny : swdn : ddmk : ahmn : şd sr : awşdn arp : hlw : şat

3 dzyşp : kyzl bdz : bknü : rn : key : kle : swü nççs ssü

4 mirymn : bn?maz tp : kzn erp : amş : arlp : hdm hpr

5 kerü : hyrd : bdz : atu : mh?u? : bdz : durp : kdümz

6 bdz : eknş : bdzy bzrz : bdz : mh rtrz : hod bdz : müktwrw

7 ddmk : ahmn : ddmk : swnt : kyzl mn

8 tthtr : kle : swü nççs sst

Filling in the proper hidden vowels (bold letters, where ı is an i without dot and pronounced close to an English -er as in father), and putting g/ga/gı or hard k(aa) for h, and putting in places v or u for waw (w), and i or y for yod (y), the text will read:

1 tangın sene-t : nedük : arıngtım, sevinip : Tutuk-tarı : bediz : tüzdü

2 m. : meni : sevdin : dedem ki : Agamen : şad sar : avışdan arıp : kalu : şad.

3 dizişip : kizli bedizi : beknü : urun : key : kele : sevü neççesi? süsü.

4 miri men : banmaz ti(yi)p : közün erip : amşu : arılıp : kadam kapar

5 kerü. : kayırdı : bedizi : atu : umugu? : bedize. : durup : ökdümüz

6 bedizi, : ekün-eşi. : bedizi bezeriz, : bedize : umug örteriz. : kod bedizi : mükturu

7 dedemke. : Agamen : dedemki : sevinti. : kizli men

8 Tutuk-tarı, : kele : sevü neççesi? süsti.

which translates more or less literally as follows (with words in brackets to clear meaning) :

1 Years? of wonder: much : I have been cleansed; rejoicing, : I, Tutuk-tarı : made (a) statue. :

2 Me (acc.) : you loved : my father who (is named) : Ahamen, : prince (of the West?) (and) king, : (who) from spell and sorcery being cleansed, : remaining : happy (in heaven).

3 While racing to line up : the statue having (a) base-throne, : erect! : the king (his statue) : properly (rightfully); : let come : love (to me); much of it rising up.

4 I, who is the leader (head) of this (undertaking), : saying that it cannot be attached (put) together : while (only) attaining (using) (physical) power; : (in addition) the sacrificial gift (food) : having being cleansed : (that which) my God takes

5 unto (towards) Himself. : He (God) stood as a protector over : the statue : casting (planting) : hopes : (at) the statue. : Standing up, : we praised

6 the statue, : the two mates (the statue and its base-throne). : We decorate (adorn) the statue, : the statue : we veil (our) hopes on. : Set the statue : while bowing in reverence

7 to my father. : Ahamen : who is my father : has rejoiced. : With throne I am (King),

8 Tutuk-tarı, : let it come : love (to me); much of it (the statue) is raised up.

From its content, we suspect that the above inscription belongs to a King named Tutuk-tarı (Ttktr) which must be the real name of King Vonones I I (A.D. 51), son of Vonones I (r. A.D. 7-12) and grandson of Phraates. According to Tacitus, he was the ruler of the Parthian province of Media and was on the side of a group of Parthian nobles eager to get rid of the cruel King Gotarzes (r. A.D. 38-51) who however died after an illness. Crowned as the next king, young Vonones [ttktr] had a very short reign and was followed by his son Vologeses I, the hero of another inscription we have in our book. The name of the elder Vonones is written by Prof. Frye with a question mark as whwnm? which name is very similar to the name Ahmn (Ahamen) of the inscription: thus, Whwnm > Whwmn > Ahmn > Ahmn which is: Ahamen or Agamen “lord I am,” or Akaman “true lord.” The life of the father Vonones had a sad ending: According to Tacitus, he was sent by his father Phraates to Augustus “to cement friendship, not so much from dread of us as from distrust of the loyalty of his countrymen.” After the death of Phraates and the ensuing civil wars, the Parthian nobles had asked Augustus to give them Vonones for the throne of Parthia. Thus, loaded with wealth from Augustus, Vonones returned home to become king. However, his apparent sympathy for the Romans and his foreign manners and training caused a national uprising headed by Artabanus III (r. A.D. 12-38) also an Arsakid (on the mother’s side) “who had grown to manhood among the Dahae.” Vonones went to Armenia where soon he was asked to be king of the land. However, Romans not willing to go to war against Artabanus, sent him to Pompeiopolis, a city on the coast of Cilicia, where he was killed by a Roman officer when trying “to escape to his kinsman, the king of Scythia” (Annals II.1-4, 58, 68).

A very significant conclusion from the inscription is that concerning the word dede “father” which in this content is proven to be truly an Oghuz Turkish word since Mahmud Kashgari, more than a millennium after the Parthians, clearly indicates that the word dede is “father” in Oghuz Turkish (DLT). However, the Oghuz Turks later took from the other Turks the word ata “father,” and used dede for “grandfather.”

Parthian (Turkish) Glossary :

Ahamen/Agamen : Parthian king Vonones (whwnm?). (Turk. Ahamen/Aga-men (“lord I am”) or Akaman (“true lord”). See: Ahmn: (L:2, 7).

amşu : “sacrificial food” (UYGhur Dict.); amuç “present” (DLT). See: amş (L:4).

arı- : < Turk. arı- “to become clean, to recover health”. See: arp (L:2).

arıl- : to be cleansed; to get well”. See: arlp/arılıp “having being cleansed” (L:4).

arıng-/arın- : “to be cleansed, to be purified; to recover health”. See: arnh (L:1).

at- : “to cast, to throw, to shoot (an arrow)”. See: at-u/at-ı ” ing” (L:5).

avış/arvış : “spell, incantation, sorcery” (UYG; DLT). See: awşdn /avış-dan in L:2.

bediz/bedez : “statue; painting; picture”. See: bdz in L:1, 3, 5, 6.

bek : beg/bey “lord, king”. See: bknü “the king, the lord” (L:3).

ban- : “to be tied (attached) together” (DLT). See: bnmaz/banmaz “(it) does not tie (attach) together” (L:4).

beze- : “to adorn; to decorate” (DLT; REDHouse). See: bzrz/bezeriz (L:6).

dede : < Oghuz Turk. dede “father.” See: ddmk/dedem-ke “to my father” (L:7); ddmk/dedem-ki “my father who” (L:2, 7).

diz-/tiz- : “to line up”. See: diziş-.

diziş- : “to race to line up” (DLT). See: dzyşp/dizişip “While racing to line up” (L:3).

dur- /tur- : “to stand, to stand up.” See: durp/durup “while standing up; standing” (Line 5); and mük-tur-u “standing in reverence” (L:6).

ekün : “two, double” (UYG). See: eknş/ekün-eş “two mates”, in L:6.

er- : “to be; to exist; to attain, to find; to reach”. See: közün below.

: “mate, friend” (L:6).

hada : Turk. kada/gada “god.” See: hdm/kadam/gadam “my god” (L:4).

hal- : < Turk. kal- “to remain.” See: hlu/kalu/kalı “remaining” (L:2).

hap- : < Turk. kap- “to take, to catch.” See: hpr (L:4).

hayır- : < Turk. kayır- “to protect, to support, to stand as a protector (over something); to look after, to care for”; < Par. Turk. kadır- “to cause to turn round, to cause to change; to bend, to bow; to refuse; [to worry]” (DLT; UYG). See: hyr-d/kayır-dı “He stood as a protector (over)” (L:5).

kel- : “to come.” See: kle/kele (L:3, 8).

kerü : < Turk. kerü, karu, geri “back; again; then; towards”. See: L:5.

key : < Turk. key “sure, good, strong” (DLT), “good, rather well, rightfully, properly, thoroughly, very, much” (TiYED: Timurtaş, Yunus Emre Divanı). The word derives from a Par. Turk. ked, (a strengthening tense) “the best, what a!” as in ked at! “what a wonderful horse!” (DLT), “much; strong; fame” (UYG). See: L:3.

ki : (Persian loanword) “who” (in the word ddmk/dedem-ki in L:2, 7).

kiz : “throne, seat, base” (DLT). See: kizl/kizli “having throne; with base” (L:3, 7).

közün : “force, power”. See: kzn erp/közün erip “while attaining power” (L:4). men : < Turk. men/ben “I, I am.” See: L:4, 7.

meni : < Turk. meni/beni (acc.) “me, myself” (L:2).

mir : < Pers. mir “leader, king” (REDH). See: miri.

miri : < Turco-Pers. mir-i “its leader; the leader of.” See: mry/miri (L:4).

müktur- : < Turk. mük-tur- “to stand in reverence” (DLT). See: mükturu (L:6).

neççesi < Turk. niçe-si/nice-si “much of it,” where -s/-si “its” is the possessive pronominal suffix. See: nççs/neççesi (L:3, 8).

nedük : < Turk. netek/neteg/nitük “many, much; whatever” (DLT; UYG). See: L:1.

ök- : < Turk. ök-/ög- “to praise”. See. kdmüz/ökdümüz “we praised” (L:5).

ört- : “to cover, to veil” (DLT; REDH). See: rtrz/örteriz “we veil, we cover” (L:6).

senet (snt)? : < Turco-Aram. sene-t “years” with Semitic sene “year,” and -t, old Turkish plural suffix (L:1).

ser : < Turco-Pers. ser/sar “chief, king.” See: sr (L:2).

sev- : “to love”. See: sw- (L:1, 2, 3, 7, 8).

sevin- : “to rejoice.” See: swnp (L:1), swnt (L:7).

sevü : < Turk. sevü/sevgü “love, affection”. See: swü (L:3, 8).

süs- : “to grow, to grow longer; to toss, to gore”. See: ssü (L:3), sst (L:8).

şad : (Kök-Türk) “ruler of the West”; Pers. şad “merry, happy”. See: şd (L:2). şad (Shad) was the ruler of the West and Yabgu was of the East in the Göktürk Empire.

tang : < Turk. tang/tan “a wondering thing, miracle; amazing, strange; amazement, surprise, wonder; wonderful”. See: tnhn/tang-ın “of the wonder(s)” (L:1).

tarı : tanrı “god”. See: Tutuk-tarı.

ti-/di- : < Turk. de-/demek “to say.” See: tp/tip < Turk. tiyip “saying” (L:4).

tut- : “to hold”. See: Tutuk-tarı.

Tutuk-tarı (Tthtr) : lit., “powerfull god” (L:1, 8), apparently the personal name of Vonones II (the son of Vonones I “Ahamen”) whose inscription above tells how he made a statue for his father.

Tutuk/tutuk : personal name (ErOA: Muharrem Ergin, Orhun Abideleri); also, according to Turkish mythology, the name of one of the four sons of `Türk’ son of Japheth; a Turkish name (DLT): tutuk/tutug “military governor” (UYG), lit., “one who holds (power)”; also, tutuk/tutug “charm, spell, enchantment”; tutug “hostage” (DLT).

tüz- : < Turk. tüz-/düz- “to put to rights; to arrange; to prepare, to make” (DLT; REDH). See: tzdüm/tüzdüm “I made” (L:1-2).

umuh : < Turk. umug “hope, expectation” (ErOA; UYG). See: mhu (L:5), mh (L:6).

urun : “place!, erect!, lay!”; ur- “to lay, to dress (stone); to hit.” See: rn/urun (L:3).

————————————————————————

ACHAEMENID ELAMITE TEXT by KING XERXES (Chapter 21, Case 4)

“God (Ahuramazda) Created… the Heaven…”

The Royal Achaemenid Elamite (and the Achaemenid Aramaic) were the official languages of the Achaemenid royalty of the Persian Empire. According to Prof. Ghirshman, “Out of several thousand tablets found in the archives at Persepolis, not one was written in Persian, very few in Aramaic, and most in Elamite” (GhirIR 164).

The opening words of the The Royal Elamite text below, transcribed by Herbert H. Paper from its original cuneiform symbols, and deciphered by us in Turkish, is almost identical to the opening words of the Genesis: “In the beginning God created the heaven…”:

dna-ap ir-$á-ir-ra dura-ma$-da ak-ka hmu-ru-un hi be-i$-da ak-ka dki-ik hu-ib-be be-i$-da ak-ka vruhME$-ir-ra-ir be-i$-da ak-ka $i-ya-ti-i$ be-i$-da vruhME$-ra-na akka vik-$e-ir-i$-$á vsunki-ir hu-ut-ta$-da

This text (1) can be transliterated as:

an-im er-sar-ra (Dingir) Urı-Mazda aka muruun hi beizdı aka ki-ki hube beizdı aka ruhME$-er-ri beizdı aka ziyati iş beizdı ruhME$-eri-na aka Ikzeirişá sunk-ir utıtdı.

or:

an-im er-sar-ı (Tingri) Urı-Mazda o-ki meraan-ı bezedi, o-ki kök-i hep bezedi, o-ki urıLAR-e-ri bezedi, o-ki ziyade-eş bezedi urıLAR-eri-ne, o-ki Hızır-Şahı) sunuk-er otı(r)tdı.

This obviously Turkish sentence translates, in the order of the Elamite syntax, as:

“The (hero-) lord of gods, (god) Ahuramazda, who the pastures created (designed), who the heaven wholly created (adorned), who the man-heroes (lit., hero-man of the males) cre-ated (designed), who much mates created (designed) for His man-heroes, (and) who made Xerxes sit (as) king-hero on the throne.”

which in smoother English becomes:

“The (hero-) lord of gods, Ahuramazda, who created the pastures, who created the heaven, who created the man/men and (then) many mates for His man/men, (and) who made Xerxes king-hero.”

or possibly, with the last ak-ka transliterated as agga/aga “lord”:

“The (hero-) lord of gods, Ahuramazda, who created the pastures, who created the heaven, who created the man/men, who (then) created many wives; (and) for His men, (He) made lord (ak-ka) Xerxes king-hero” (2).

Here are the words in the sentence:

na-ap ir-$á-ir-ra: also written as na-ap ir-$á-ra which is transliterated here as possessive an-im er-sar-(r)ı “the hero-lord of gods,” with er sar-(r)ı “the hero-lord,” where Turk. ér/er “man, man-hero, hero” and the suf-fix -(r)ı (Turk. -ı) is the possessive suffix of the third person. The word na, corectly transliterated as An, is Sumerian (and Elamite) an “heaven, god,” and naap > na-p > an-im “gods,” where -im/-m is the Semitic plural suffix corresponding to the Turkish plural suffix -lar. Paper accepts the -p element as the Elamite plural suffix, however, he considers the word nap (“god”) as singular in this sentence.

duramazda: Elamite word duramazda “(God) Ahuramazda” can be transcribed as (Dingir)-Urı-Mazda: < Turk. (Tengri)-Urı-Muz-Da(ğ), lit., “(god-) man the ice-mountain” or “(god) the personification of Muz-Dağ,” with Turk. urı “man” (DLT), and Muz-Dağ “ice-mountain” with which some of the highest peaks of Central Asia are named, with muz/buz “ice,” and Turk. dağ/tağ) “mountain.” Here it is helpful to remember the words of Mahmud Kashgari who wrote about one and a half millennium later: “The infidels (non-Muslim Turks) call the sky (Turk. kök/gök `heaven’) tengri (“god”). They call tengri everything that is great and big whether it be a great mountain or a big tree. For that reason, they prostrate in worship before such things” (DLT III, 377).

ak-ka: < Turk. o-ki “he who.”

muruun > mera-an “pastures,” with Arabic loanword mer’a “pasture,” and Persian plu-ral suffix -an. The word mer’a is still a Turkish word.

be-i$-: < Turk. beze- “to adore, to decorate, to design,” which is still a living Turkish word. Full word be-i$-da, written as pe-i$-ta by Oriental İnstitute, University of Chicago (3), and translated as “created” with pe- (“to create”) as the verb which is shown more accurately as pi$-/bi$- by Paper. The correct phrase is Turk. beze-di “adored, designed” which involves a meaning more than just creation, rather, “a beautiful design, a beautiful creation.” Below, is a religious piece of poetry written more than eighteen cen-turies after the Achaemenids by Yunus Emre of Anatolia, one of the world’s greatest mystic poets:

Göklere haber oldı yir gök şâdılık toldı / Eydürler Ahmed geldi beze-ndi sekiz uçmak (4)

“Message was heard from the heavens, joy filled the earth and the heaven / They cried: `Ahmed (the Prophet) came, the eight heavens became adorned.'”

hi < Turk. o “this/that,” or -hi < Turkish -ı/-i, the accusative suffix.

ki-ik: < Turk. kök-i [written also as ki-ik-ka (PapRAE 7.2.4.9, DE 1) > ki-ka > kik-a < Turk. kök-i] “the heaven, the sky,” with -i theTurkish accusative suffix.

hu-ib-be or hu-pe < Turk. hep < Middle Turk. köp “much, all, whole.”

ruh: < Turk. urı “man.”

$i-ya-ti-i$ > ziyade-eş “much mate(s),” with Arabic ziyade “much, many,” and Turk. iş/eş “mate.”

İk$eir-i$$á [Hızır-Şah] : Elamitic ik$eir-i$$á or ik$eir-$á (Bab. Xi$iaar-$áa, Old Persian X$ayar$a, and Gk. Xerxe(s) where the root Xerxe is pronounced kser-kse or khzr-khse) can be transliterated as ik$eir-$á > ikzeir-şá> ikzir-şá, which is Turco-Pers. Hızır-Şah.

sunki [sunuk]: The cuneiform sunki `king’ can be easily read sun-k or sun-uk in which we have a basic Turkish syntax: a verb sun- “to grant; to attract, to draw towards (himself),” and the suffix -ık/-uk/-k which forms nouns and adjectives. Thus, sun-uk “one that grants (land and privileges): (a) granting man” or “one that attracts and draws (men) towards (himself),” thus “leader (of men); lord; king.” The older Elamite form sunkik or sunkuk (PapRAE 2.3.3) correlates much better with Turk. sung-uk, where the verb sun- is pronounced with the guttural Turkish `ng’ instead of `n.’ We have also shown that the Achaemenid Elamite word sunuk appears in the ancient Elamite name of Inshushinak [< Turk. Inçü-sunuk (M. Turk. Yinçü-sunuk) "pearl granter; pearl-like king"], ancient Elamite national god, chief god of Susa (Larousse), the name becoming a surname of many Elamite kings. It also appears as Sumerian, Babylonian, Assyrian sanga/sangu/sungu [sunug] `temple head, high priest, spiritual leader; king’ (KraHBAS 7; SaBA; SagBA); as snk [sunuk], in an early 4th-century B.C. Lycian inscription (Chapter 12); and as snq [sunuq] in an Old Syriac inscription referred to Parthian King Vologeses III (DrijOSI, Text 63/1-2)].

ir: < Turk. ér/er “man, man-hero, hero,” which is also found in the phrases ruhME$-ir-ra-ir > Turk. urıLAR-er-(r)i “the man-heroes”; in ruhME$-ra-na < Turk. ruhLAR-eri-ne “to the man-heroes”; and in sunki-ir < Turk. sunuk-er “king-hero, (a) granting man-hero; (an) attracting man-hero.”

hu-utta$-da: The final verb, written as hu-ut-ta$-ta by Oriental İnstitute, University of Chicago, and normally translated as “made” by Paper, becomes in our translation, with $ = t, Turk. otu(r)t-dı which is the causative of the verb otur- “to sit (on the throne).” Thus the Elamite root verb hu-ut-ta$- or otu$- becomes otu(r)t- “to cause to sit; to put (on the throne).” The verbal suffix -da/-dı/-tı is the Turkish third person past tense.

It must be remembered that cuneiform signs are not read correctly especially when an unknown language is in question. Sumerologist Prof. Kramer is aware of that when he admits that “Sumerian is still not fully understood and that in time some of the translations will be modified and improved.” (KraHBAS, Chap. 15). And he adds: “Hincks discovered (while deciphering) the all important feature of Baby-lonian writing, `polyphony,’ that is, one and the same sign could stand for more than one sound or `value'” (KraSUM 16). Herbert H. Paper himself agrees with Prof. Kramer on the phonology of the Elamite inscriptions as he writes: “I must finally mention that the phonological system here described should not be assumed to be completely equivalent to the actual phonemic system of the spoken language, nor should precise phonetic identifications of these reconstructed phonemes be attempted” (PapRAE, Introd., p. 3). As if to clarify this statement, I have discovered, for example, that the phoneme $ found in the cuneiform signs can stand for phonemes s, ş(sh), and z (as in zone). Thus, in the Elamite and other languages using the cuneiform system of writing it is vitally important that the cuneiform characters are transliterated into correct sounds. We have discussed this problem in detail in our book, mostly in Chapters 17, 18, 21), and seen that such errors in estimating or finding these true sounds happened almost at every transliterated word. A most significant case that I came across in these transliterations was the case of the phoneme $, already referred to above, which is generally shown to represent the sound sh or s. Both in our (Royal) Elamite and in the Hurrian transliterations, the phoneme $ seems also to correspond to the phoneme t in Hurrian word a$-$u-$an-ni “horse attendant” and in the Elamite word Si-i$-$a-an-takma or Si-$aan-takma [Gk. Tritantaechmes (5)]. With replacement of t for $, these words become at-tu-tan-ni, lit., “the holder of the horse,” and Sii-taan-takma or Isi-tan-tokma, lit., “from god born (man),” all having Turkish syntax. Especially the second word is fully supported by its Greek form where Tri-tan-taechme < Turk. Tarı-dan-tochma “from god born,” definitely shows that the cuneiform $ must be t. The words tarı/tanrı and isi are synonyms, both meaning “god, lord, master.”

The t-sound in the word Tritantaechmes is supported by two other names from Herodotus, Artayctes (6) “man-hero has risen; man is born,” and Artochmes (7) “he who is born a man-hero,” which also have the Turkish verb tokh-/toğ- “to be born, to rise.” We can see the relationship of these words if we write them as follows:

Isi-tan tak ma

Tritan taech me(s)

Ar tayc te(s)

Ar toch mes

or in understandable Turkish:

Isıdan toğ ma

Tanrıdan toğ ma

Er toğ tı

Er toğ mış

where in the center column the root of the verb tokh-/toğ- is located. Verbal suffixes are: -ma, Turkish suffix forming adjective or participle often preceded by -dan “from,” or forming adjective or noun with a meaning “the act of”; -tı/-dı, the 3rd person past tense; and -mış, suffix forming past participle. Thus, the Elamite -aan or -an, in this case, is -tan [or -dan], or $ = t. I have observed many more Elamite words which became meaningful with the transliteration of $ into t. One of these is the pure Elamite word hi-$e (`his name’) in which Turkish a-tı “his name” is hidden, where at/ad “name, and -ı, the Turkish possessive and possessive pronominal suffix of the third person.

Thus, we have listed in our book many new values for cuneiform phonemes and signs, amongst which some important ones are: hi- = a-; $e = tı; -i$-$a-/-$a- = -ta-; -i$- = -ze-; -ki = -ık/-uk; -da = -dı; kiik = kök, -i$ = -şı/-şi(shi).

The major difficulty in the decipherment of the Elamite language lies in the fact that it contains, like the later Ottoman Turkish, many borrowed Persian and Arabic words. In fact, both the Persian and the Babylonian (Akkadian?) versions of the royal inscriptions contain also Turkish words as we have shown in our book. The Achaemenid scribes knew perfectly the three languages in question. For example, in the Babylonian expression, scribe uses the phrase a-$ú-$á Kuraa$ (PapRAE, 5.10.3, DB 13), translated as “son of Kurash/Cyrus” by Paper, is transliterated by us as aşusı kurash which means means, “his bud, his grafting (is) Kurash,” with Turk. aşı “inoculation, grafting; a budding,” and -sı “his (her, its),” Turkish possessive (pronominal) suffix. On the other hand, the scribe, most likely an Elamite scholar and indeed a most intriguing person, uses in the Elamite inscription a Turco-Semitic phrase, Kura$ $á-ak-ri, which we read as Kura$ zekhr-i, meaning “the bloom (flower) of Kurash,” with Arab. zehr “flower, bloom,” and -i, Turkish possessive suffix. In another Elamite text, he uses, for the same expression, the Sumero-Pers. DUMU Ku-ra-na (PapRAE 6.2, DB 40) [Turk. Kuraş-ın tohum-u] “the seed of Kurash,” with Pers. dum/tohum “seed, semen,” -u/-ı, Turkish possessive suffix of the third person, and -na/-ın, the genitive suffix. In the Persian versian of the same text, the expression is Kuraa$ puça which we read as Kurash piç-i “(an) envy (offshoot) of Kurash,” where Pers. piç “perplexity, envy” (> Turk. piç “illegitimate child; offshoot”), and -i, Turkish possessive suffix. In all three, Elamite, Babylonian and Persian texts, the grammatical syntax of the word for `the son of’ is Turkish: a-$ú-$á > a-şı-sı, $á-ak-ri > zakhr-i, dumu > tohum-u, puça > piç-i.

In another example, we have so-called Babylonian word adimuh (“while, up to, as far as”) is actualy Turk. o démek “it (is) to say, so, thus, therefore,” with Turk o “it; he, she,” and de-mek/ti-mek “to say.” However, its Elamite equivalent ku-i$ (PapRAE 8.3.8) is read by us as the Arab. keza “in the same way, so, likewise.”

—————-

ABBREVIATIONS:

DLT Kashgari, Mahmud, Divanı Lügat-it Türk, Besim Atalay tercümesi, TDK Yayınları 521, Ankara, 1986.

DrijOSI Drijvers, H. J. W., Old Syriac (Edessean) Inscriptions, E. J. Brill, Leiden, 1972.

ErOA Ergin, Muharrem, (Göktürk) Orhun Abideleri, Istanbul, 1978.

Herod Herodotus, The Persian Wars, trans.by George Rawlinson, The Modern Library, New York, 1942.

KraHBAS Samuel N. Kramer, History Begins at Sumer, Doubleday & Company, Inc., New York, 1959

KraSUM Kramer, Samuel Noah, The Sumerians, The University of Chicago Press, Chicago, 1967.

PapRAE Paper, Herbert H., The Phonology and Morphology of Royal Achaemenid Elamite, The University of Michigan Press, 1955.

SaBA Sayce, Archibald Henry, Babylonians and Assyrians, New York, 1899.

SagBA Saggs, H. W. F., Everyday Life in Babylonia and Assyria, G. P. Putnam’s Sons, New York, 1965.

NOTES:

1) Translation by Paper: “A great god (is) Ahuramazda who this earth created, who that heaven created, who man created, who happiness created for (lit., of) man, who made Xerxes king” (PapRAE, 7.2.4.1, XPa1). A similar text by Darius from Naksh-i-Rustam (DN) is translated in the same manner, “who made Darius king,” where the last word is written as ú-ut-ta$da.

2) We have a similar phrase in the Orkhun inscription of Bilge Kaghan: Özümün ol tengri kağan ol(t)urt-dı “That God of my own set me on the throne (as) emperor” (ErOA, Bilge Kaghan Inscription E-21).

3) See: www-oi.uchicago.edu/OI/PROJ/ARI/ARI.html.

4) Timurtaş, F. K., Yunus Emre Divanı, Tercüman 1001 Temel Eser, Istanbul, 1972, P. 90.

5) PapRAE 3.10.2. According to Herodotus, Tritantaechmes was the governor of Assyria under Cyrus the Great, son of Artabanus (uncle of Xerxes), and one of the six generals of the Persian army (Herod I.192; VII.82

6) A commander in Xerxes’ army (Herod VII.78). King Xerxes ruled 486-465 B.C.

7) Son-in-law of Darius (Herod VII.73).

————————————————————————

BIOGRAPHY

Dr.Selahi Diker, born in Trabzon, Turkey, finished Istanbul Erkek Lisesi, attended Istanbul Technical University for two years, graduated from King’s College, University of Durham as a mining engineer. He completed his graduate work in Colorado School of Mines, Golden, Colorado, and received a Doctor of Science degree majoring in geophysical engineering.

In 1952, he joined the Institute of Mineral Research and Exploration in Ankara, he held from 1955 to 1958 the position of chief geophysicist. From 1958 to 1962 he was employed by the Empire Geophysical in U.S.A., where he was made Assistant Chief Geophysicist.

In 1962, he joined Pure Oil Company where he helped set up Pure’s Dallas (Exploration) Center in Texas and was instrumental in the discovery of some of Pure’s oil and gas fields in West Texas and Southern New Mexico. After Pure’s merger into Union Oil Company of California, he spent three years in the Middle East in the company’s exploration efforts in the Persian Gulf and the Arabian Peninsula.

Selahi DIKER

After spending a year in Union’s Los Angeles office, he returned to Turkey in 1968 to work for Turkish Petroleum Company as exploration advisor. In 1969 he set up a consulting office and helped several oil companies including; Hamilton Brothers and Turkish Petroleum Company, in their petroleum exploration activities in Turkey.

He also held, for a few years, a part – time teaching position in Middle East Technical University’s Graduate School in Ankara.

His main hobby; history and languages, had started back in his school years in Istanbul Turkey, and continued in England and U.S.A. His new findings and original discoveries reached such a stage that he retired from his professional work in late nineteen eightees to spent his full time to put them into a scientific form. Result was the book; AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE, with a second title, Ten Thousand Years of the Turks. His Turkish version of the book, TÜRKLER’İN KÖKENLERİ (“Turkish Roots”) will soon be published.

Not:Bu sayfa alintidir..

Kaynak: http://www.angelfire.com/al2/arkeoloji/kayipdiller.htm

Servet Somuncuoğlu hayatını kaybetti

Gazeteci, yazar ve fotoğraf sanatçısı Servet Somuncuoğlu, 49 yaşında hayatını kaybetti.

TRT’de prodüktör olarak önemli belgesel ve programlara imza atan Servet Somuncuoğlu, 49 yaşında hayata veda etti.

1964 yılında Bursa’da doğan Servet Somuncuoğlu, öğretmen lisesinin ardından Erzurum Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümlerinden mezun oldu.

TRT’de uzun yıllar prodüktörlük görevini yürüten Somuncuoğlu, “Tarihin Büyük İhanetleri”, “Günle Gelen”, “Günün İçinden”, “Müzikli Edebiyat” ve “Yeni Bakışlar” isimli birçok programa adını yazdırdı.

servet-somuncuoğlu

Servet Somuncuoğlu, “Anadolu’yu Vatan Kılanlar”, “Tarihimize Şan Verenler” ve “Gönül Dünyamızı Aydınlatanlar” isimli senaryolar yazdı.

Somuncuğlu’nun “Saymalıtaş Gökyüzü Atları”, “Gallemit”, “Adanmış Bir Ömür: Çetin Berkmen’in Anıları”, “Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler” ve “Damgaların Göçü: Kurgan” isimli kitapları yayımlandı.

Prodüktörlüğün yanı sıra fotoğraf sanatçılığı da yapan Somuncuoğlu, Rusya, Çin, Moğolistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Kosova, Macaristan ve Avusturya gibi dünyanın birçok ülkesinde fotoğraflar çekti.

Somuncuoğlu’nun, dört yılda 150 bin kilometre kat ederek hazırladığı “Karlı Dağlardaki Sır” isimli belgeseli, TÜRKSAV 12. Türk Dünyası Hizmet Ödülü’ne layık görüldü.

Servet Somuncuoğlu, “Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler” kitabı ile 2008 yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü’nü kazandı.

Somuncuoğlu, “Türk Edebiyatı” ve “Atlas” dergilerinde yazılar da kaleme aldı.

Kaynak: NTV

Ok, Oğ ve Oğuz Damgaları

Ok, Oğ ve Oğuz Damgaları

OQ Türkleri, OQ damgasıyla temsil edilirlerdi. OQ Türkleri zamanla Hıristiyanlığı benimseyince bu OQ damgalarını kullanmaya devam etmişlerdir. Ön-Türklerin de kullandığı OQ damgası yönetim, savaşçı manalarına da gelmektedir. Ok ucu, ok bayrağı demek olan OQ kelimesi, Latincede kroçe (croce) şekline dönüşerek haç anlamında kullanılmıştır. Oysaki bu damga aynı zamanda DIŞ OĞUZU da temsil etmekteydi. Dünyanın dört bir yönünü gösteren artı işareti şeklindedir. OĞ damgası ise İÇ OĞUZU temsil etmektedir. Kiyüz evin/keçe çadırın kubbesi çangırağın motife dönüşmüş şeklidir. OĞUZ damgası ise her ikisinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Geçmişte kullanılan bu işaretler günümüze kadar halı, kilim. ağaç ve taşa uygulanmış biçimde süregelmiştir.

Orta Asya’dan Anadolu’ya Ok, Oğ ve Oğuz Damgaları

Ön-Türkler ile başlayıp, Saka, Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, İlhanlı, Timur devri ile Osmanlı dönemini içeren sembol ve motif zenginliklerimiz hayli uzun bir süre içinde, yüksek uygarlıklar düzeyinde pek çok sanat eserinde uygulandığı görülmektedir. Bu eserlere bakıldığında, süslemenin ana unsurlarından olan ve sembollere dayanan motiflerin büyük bir özellik taşıdığı, hatta bezeme sanatının temelini teşkil ettiği bilinmektedir[1].

Türk sanatında kullanılan motiflerin, Türkistan’da (Orta Asya) ortaya çıkan Kara-tau/Karadağ kültürüne ait motiflerle büyük bir benzerlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Türk motifleri ilk önce kayalar üzerine yapılan sembolik şekillerle başlamıştır. Milattan önceki asırlarda kayalara çizilen resimler tabiatta mevcut olanın aynen resmedilmesi şeklindedir. Bunlara eski Türkler cızık dediği gibi bilim dünyasında da petroğlif olarak adlandırılmıştır[2]

 kadirparlak_6282159686

Fotoğraf: 1. Çizim: 1. Kazakistan Kaya Resimlerinden Örnekler

İlkel kaya resimleri ve petroglifler, Ön-Türk kültürünün kaynağı ve yaşam dili olarak günümüze kadar ulaşmış, Türk tarihinin önemli vesikaları olarak değerlendirilmektedirler. Söz konusu resim ve petrogliflerdeki bir takım sembolik şekiller, şemalar, Türk kültüründe önemli yer tutan damgaların mağaralardan başlayıp halı ve kilimlerdeki “motiflere kadar” uzanan gelişim sürecinin başlangıcını teşkil ederler[3]. Türk insanı birtakım ifadeler yüklediği çizgisel şekillerle anlatmak istediklerini önce kayalara, ardından dokumalara işlemiş, bu sembolik mana yüklü şekiller zamanla Türk yazı dilinin harflerine dönüşmüştür. Ön-Türkler kavramları ve düşüncelerini + 13/12 binlerden başlayarak yazılı kayaların paralelinde damga döneminden yazı dönemine olan evrim izlenebilmektedir. Ön-Türklerde yazı sistemi, damga (tamga) kavramı üzerine kurulmuştur. Bu çizgiler, lekelerle ifade edilen kendi içinde tam ve yeterli olan bir sistemdir. Sembol-resimdir. Her biri birer damgadır. Her biri ayrı bir kavramı ifade eden, hece okunuşunda birer sözcüktürler[4].

Bu damgaların sistemli bir şekilde kullanılanların başında OQ, OĞ ve OĞUZ damgaları gelir. OQ Türkleri, OQ damgasıyla temsil edilirlerdi. OQ Türkleri zamanla Hıristiyanlığı benimseyince bu OQ damgalarını kullanmaya devam etmişlerdir. Ön-Türklerin de kullandığı OQ damgası yönetim, savaşçı manalarına da gelmektedir. Ok ucu, ok bayrağı demek olan OQ kelimesi, Latincede kroçe (croce) şekline dönüşerek haç anlamında kullanılmıştır. Oysaki bu damga aynı zamanda DIŞ OĞUZU da temsil etmekteydi. Dünyanın dört bir yönünü gösteren artı işareti şeklindedir. OĞ damgası ise İÇ OĞUZU temsil etmektedir. Kiyüz evin/keçe çadırın kubbesi çangırağın motife dönüşmüş şeklidir. OĞUZ damgası ise her ikisinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Geçmişte kullanılan bu işaretler günümüze kadar halı, kilim. ağaç ve taşa uygulanmış biçimde süregelmiştir[5].

 kadirparlak_6954461932

Fotoğraf: 2-3. Çizim: 2. Ak-Kır (İç Oğuz- Oğ Damgası)

Bu damgaların hece okunuşuna bir örnek verecek olursak, “OQ, günahsız olma/quantum; Ok/uma, yorum; Uç, lider, bayrak; On, kozmoz, kozmoz kişisi; At, at, canın tenden dışarı (Tanrıya atılması), egemen… v.b. anlamları taşırlar. Yani her biri tek şekil, tek harf görüntüsünde olmasına karşın, hece olarak ta okunurlar ve önemli olan bu “hece”lerin bir “sözcük” oluşu yukarıda gördüğümüz gibi yalnız başına bir kavramı ifade edişidir. Bu damgaların cümle içinde yer almalarına gelince, her damga, esas olarak kendi kavramını verdiği şekliyle okunur. Örneğin “+” damgası OQ olarak okunur ve bu anlam cümlede yer alır. Ya da cümle içinde damgayı hece haline getiren ve başında bulunan sesli harf kaldırılır. Damga “sessiz harf” haline gelir. Damgalığını kaybetmiş olan şekil, artık “harfleşmiş olduğundan”, cümle gereği olan sesli harfle okunur. “OQ” damgası “Q” harfi olmuştur. Önüne A,U,I… sesleri getirilir. OQ damgaları Tanrıya erişmek için gerekli şart, kısacası günahsız olma demektir. UW, OW damgaları şeref, kutsal kişi, mensup olma demektir. Ön-Türklerin ilk damgalarındandır. ÖK damgaları Rab, gök, kral, sembol, sınırlayıcı, kuvvetlendirici olarak bilinir”[6].

 kadirparlak_9915582537

Fotoğraf: 4. Çizim: 3. Ak-Yol (Dış Oğuz- Ok Damgası)

 kadirparlak_4217645526

Fotoğraf: 5-6. Çizim: 4. Ahmet Yesevi Türbesinde ve Kazak halısında Ak- Korugan (Oğuz damgası)

Orta Asya’dan Anadolu’ya ’Türk Dokumalarında Görülen Ok – Oğ ve Oğuz Damgaları

İsmini Turan’a veren uzun ve sistemli dünya tur ticareti AK-YOL, ince bir şehir hayatı ve kültürü AK-KORUGAN, yarı göçebe hayatı içinde barındıran AK-KIR kültürünün yan yana devam ettiği, “AK SAKAL ATALAR”LA yönetildiği ve her birinin ayrı damgalarının bulunduğu müşahide edilmiştir. “Ak Kır”dakilerin damgası çadırın kubbesi “şangrak”tır. “Ak Yol”dakilerin damgaları artı şeklindeki ok damgası, “Ak Korugan”dakilerin damgası ise her ikisinin birleştiği “şatır gül/çadır gülü” oğuz damgası olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu damgalar yaşayış tarzı ve kültürel yapılarından doğmuş ve Orta Asya’dan Anadolu’ya ’Türk Dokumalarında Görülen en yaygın damgalar OK – OĞ ve OĞUZ damgalarıdır. Halı ve kilimlerde sıkça rastlanan bu damgalar şatır gülü veya çadır gülü motifi olarak da adlandırılırlar.

 kadirparlak_8335992694

Fotoğraf: 7-8. Şangrak ve Şatırgülü OĞ damgası

Halılar ve düz dokumaların dilini çözebilmek ve anlayabilmek için, onu üreten toplumların yaşadıkları zaman ve mekân içerisinde oluşmuş, anlaşmalı anlamların, gene söz konusu toplumlarca kutsal kabul edilmiş birikimlerin ve sembol üreten insanların düşünce yapılarının çözümlenmesi demektir. Bu nedenle halılar ve düz dokumaların yüzeylerinde, milimetrik kâğıtlara gelinceye dek hafızalara, hatta bununla da yetinmeyip taşlara kazınmış şekiller ve kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel bilgi birikimlerinin sırlarını içeren zengin bir dünya ile karşılaşırız.

 kadirparlak_1426507831

Fotoğraf: 9-10.

Eski Türklerde Halı ve düz dokumalar, çadır evlerin ( Ak-Üy / Topak Ev ) iç Kısmını döşemek İçin Yapılırdı. Evlenen her genç kız beraberinde en az bir halı götürmek mecburiyetindeydi. Çünkü yeni evlenen kişilere kurulacak her otağa halı gerekli idi. Her çadırın ayrı bir çadır gülü motifi yapılırdı. Çadır evlerin ( Ak-Üy / Topak Ev ) Kubbe Kısmı Önem arz etmektedir. Çünkü Çadır Şangrak dediğimiz bir kubbe iskelet üzerine kurulmaktadır. Bugün bile Kazak Türkleri biri birine beddua ederken, senin evin Jangrağı yıkılsın diyor. Çadırın kubbe kısmı şema tize edilerek “OĞ DAMGASI” oluşturulmuş ve “ÇADIR GÜLÜ” olarak “İÇ OĞUZ” tarafından kullanılmıştır. Oba konaklayacağı zaman çadırlar kurulurken, çadır evlerin ( Ak-Üy / Topak Ev ) kapıları kıbleye gelecek şekilde ayarlanırdı. Çadırın Kapılarına astıkları halılara da buna göre motif dokunurdu. Kubbe kısmından içeriye sızan güneş ışınları aynı zamanda güneş saati görevi görürdü. Yani Kır–Gez kadını her gün çadırın içine vuran “İç Oğuz Damgalı” “ÇADIR GÜLÜ” motifiyle adeta konuşur, haşir neşir olur ve ondan vakitleri öğrenirdi.

 kadirparlak_5939752459

Fotoğraf: 9-10.Kazak Halılarında Şatırgülü OĞ ve OK Damgası

İlk önceleri “AN” ları (Hayvanları) Evcilleştirerek TUR-AN yolunu oluşturan Dış Oğuz, daha sonraları “İpek Yolu” ve “Baharat Yolu”ile, dünyanın dört bir yanına sallarla ve kervanlar ile ulaşıp ticaret yapmışlardır. Kendilerine yön gösteren “OK DAMGASI”nı “ÇADIR GÜLÜ MOTİFİ” olarak da kullanmışlardır. “KIPÇAKLAR” olarak da bilinen Dış Oğuz’un bir kısmı üçüncü yüzyılda Hıristiyan olunca “OK DAMGASI” ı sembol kullanmaya devam etmişlerdir.

İç Oğuzu ve Dış Oğuzu Bünyesinde barındıran “OĞUZ” ise her iki boyun kullandığı damgayı birleştirerek “ÇADIR GÜLÜ/OĞUZ” Damgasını oluşturup, kullanmaya devam etmiştir.

KAYNAK: Doç. Dr. Tahsin PARLAK

KAYNAKÇA:

Adile Ayda, Etrüskler (Tursaklar) Türk idiler, Ankara, 1992, s.126 .

T. PARLAK, Turan Yolunda Aral’ın Sırları, Ankara, 2007, s. 33.

H. TARCAN, Tarihin Başladığı Ön-Türk Uygarlığı Resmi Tarihin Çöküşü, İstanbul 2003, s. 146-147.

T. PARLAK, Geleneksel Kazak Halı Sanatı (Aral Bölgesi El Halıcılığını Geliştirme Projesi), Ankara 2002, s. 124.

E. YAKUPOĞLU., B. SEYSENOV, Elemge Eygili Korkut Ata Tağlımı Egemendi Elimizde, Almata 2001, s.74.

A. KONSILI, Turan Jane Ulı Topan Su Okıgası, Kızılorda Kalası, Korkıt Ata Atındağı Memlekettik Universiteti Jurnalı, Kızılorda 2001

A. KONSILI, Turan: Nuh’tan Bizge Degin, Kızılorda 1997, s. 6-7.

H. TARCAN, Tarihin Başladığı Ön-Türk Uygarlığı Resmi Tarihin Çöküşü, İstanbul 2003, s. 146-147

C. Alyılmaz, “Gamalı Haç (Svastika)”, Töre Dergisi, S.V., İstanbul 2003, s. 17;

C. A.Halilov, Azerbaycan’dan Tapılmış Tunç Kemerler/Amm, C. IV, Bakü 1962, s. 83.

V. ALİYEV, Babaderviş’de Son Tunç ve İlk Demir Devri Yaşayış Yerleri, C. VII, Bakü 1976, Tabla IV. 1.

O. A. ABUBULLAEV, Encolit: Branza na Teri Taridi, Nahçivaskay AŞUR, Bakü 1982, s. 133.

[1] T. PARLAK, Turan Yolunda Aral’ın Sırları, Ankara, 2007, s. 31-33.

[2] T. PARLAK, Geleneksel Kazak Halı Sanatı (Aral Bölgesi El Halıcılığını Geliştirme Projesi), Ankara 2002, s. 124.

[3] H. TARCAN, Tarihin Başladığı Ön-Türk Uygarlığı Resmi Tarihin Çöküşü, İstanbul 2003, s. 146-147.

[4] H. TARCAN, a. g. e. s. 160

[5] T. PARLAK, , a. g. e. s. 34-35

[6] H. TARCAN, a. g. e. s. 165

Kaynak: http://uqusturk.wordpress.com/2011/08/21/ok-og-ve-oguz-damgalari/

Göktürkçe Kılavuzu

 
gokturk_yazitlari

Göktürk Yazıtları; Türklerin bilinen ilk yazılı belgeleridir. Orkun ırmağı yanıñda bulunduğu için Orkun Yazıtları adı ile de anılır.

1893 yılında Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Ludvig Peter Tomsen tarafından, Rus Türklük bilimcisi Vasili Vasilyeviç Radlof’uñ yardımıyla çözülmüş ulayı aynı yılın 15 Aralık günü “Danimarka Kağanlık Bilimler Kurumu’nda” bilim yertinciñe açıklanmıştır.

Özellikleri :

  • Arapça gibi sağdan sola yazılır.
  • Lâtin damgalarında olduğu gibi büyük, küçük damga ayırımı yoktur.
  • Sözcükler arasına boşluk konmaz; ayırmak için “:” imi kullanılır. Aynı oğurda tümce sonlarına da “:” imi konur.
  • Eski Türkçede “C, F, Ğ, H, J, V” sesleri olmadığından, bunların simgeleyen damgalar da yoktur.
  • Damgalar kalın-ince olmak üzere nitelenmektedir.
  • “d” sesiyle sözcük başlamaz. Türkçede “d” ile başlayan sözcükleriñ tümü “t” sesi ile karşılanır.demir > temir,    düzen > tözen
  • “g” sesiyle sözcük başlamaz. Türkçede “g” ile başlayan sözcükleriñ tümü “k” sesi ile karşılanır.gelir > kelir,     gezegen > kezegen
  • “h” sesi yoktur, yazılmak istenirse bunu karşılayan ses “k” dir. Bunuñ yanıñda “f” sesiñi “p” simgelerken, “v” sesi için “b” kullanılır. Buñlar varsayım/taplama olmayıp, oğur içinde oluşan evrilmelerin karşıtıdır.ev > eb,  fısıltı > pısıltı,   han > kan (baş+kan > başkan)
  • Ünlü uyumu vardır. Kalın ünlü ile başlamışsa kalın, ince ile başlamışsa ince ile sürer.kelecek (ince ünlülü),   kalacak (kalın ünlülü)
  • Dudak benzeşmesi vardır. Örneğiñ sözcük “a” ünlüsü ile başlamışsa, “e” ünlüsü ile bitmesi olanaksızdır. Sözcükteki ünlüleriñ tümü “a” olabileceği gibi eğer başka bir ünlü gelmeliyse, bu kesinkes “ı” sesi olmalıdır. Genel kural şöyledir;a > ı ,  e > i ,  o > u,  ö > ü
  • “o” ile “ö” sesleriñde durum biraz ayrıdır. “o>a” ile “ö>e” durumlarınıñ olduğu sözcüklere deñ gelinebilir. Nedeni, alınañ eklerin “a/e” sesleri ile başlıyor olmasıdır.
  • “o/ö” sesleri yalnızca ilk seslemde olur. Soñraki seslemlerde “u/ü” sesiñe dönüşür.konuşuruz (o > u),   öpücük (ö > ü)

Yazım Bilgisi

Göktürkçe, kendine ait özel abecesi ile yazılır. Adı, “Göktürk (Orkun) abecesi” dir. Biz kısaca Türk Âbecesi diyoruz. Kökü, kurganda bulunañ ulayı İsa’dan önce 5. yüzyılda yazıldığı belirlenen bir betine değin dayanmaktadır.

Âbecede toplam 38 damga bulunur; 4’ü ünlü, 34’ü de ünsüz.
Ünlüleriñ durumu, Lâtin abecesindekinden ayrıdır. Bir ünlü duruma göre iki ses verebilmektedir. İlk duyuşunuzda bir karışık gelebilir ançıp bu durum kurallar çerçevesiñde olduğundañ kolaylıkla ayırt edilebilmektedir.

gokturk_alfabesi

Ünlüleriñ kullanımı
a ilen i damgalarınıñ verdikleri sesi añlamak için, sözcüğün yapısına bakılır. Sözcük kalın ünlülerden oluşuyorsa “a – ı” sesleriñi verirken, ince ünsüzlerde “e – i” sesleriñi verir.
gelme > gelme ,    alca > alça ,    kin > kin

u damgası, ince damgalı sözcüklerde kullanılır. İlk seslemde “ö” sesiñi verirken soñraki seslemlerde “ü” sesiñe dönüşür.
olum > ölüm ,   gozel > közel (güzel)

o damgası, kalın damgalı sözcüklerde kullanılır. İlk seslemde “o” sesiñi verirken soñraki seslemlerde “u” sesiñe dönüşür.
oran > oran ,   os > os (akıl)

Ünlü kullanımı Lâtin abecesiñde olduğu gibidir ançıp kimi özgün özellikleriñden ötürü bâzen yazılmasıña gerek duyulmaz. Örneğiñ sözcükteki ünlüleriñ tümü “a” sesiñi içeriyorsa, bir tike “a” yazılır, soñraki gelenler yazılmaz.
kalacak (kalacak),   kelecek (kelecek)

Bâzende “dudak benzeşmesi” ile hangi ünlü geleceğini bildiğimizden, o ünlüyü kullanmayız.
barsil (baarsıl, “varsıl : zengin”) Bu örnekde i sesiñi kullanmadık. Çünkü dudak benzeşmesi ile a‘dan soñra i geleceğiñi biliyorduk. “E şimdi, ben onu ‘baarsal” diye de okuyabilirdim” diyebilirsiñiz ançıp bildiğiñiz üzere “baarsal” diye bir sözcüğümüz yok. Bu abeceniñde böyle bir özelliği var; dilde olmayan sözcükleri ulayı yad sözcükleri kolay kolay hatta bâzen hiç yazamıyorsuñuz.

“ö” ile “o” ünlüleri yalnızca ilk seslemde (hecede) kullanılır, soñraki seslemlerde “u/ü” sesiñe dönüşür. Yiñe, sözcüğün ilk sesleminde olan ünlüyü gördükten soñra, ardınıñ ne olacağını bildiğimizden ünlüleri yazmayız.
opucuk (öpücük) ,   konum (konum)

Kimi oğur da, aldığı ek ayrık olduğundan dudak benzeşmesi dışında kalır.
gozel (közel > köz + el)

“’ö’ ünlüsü ile başladı ‘ü’ ile biter” diye düşünebilirsiniz ançıp sözcük “közül” olur ki böyle bir sözcük dilde yoktur. Bu nedenle karıştırma gibi bir durum olmaz.

Ünsüzleriñ kullanımı
Başlarıñda ünlü olması, o sözcüğüñ uzun ünlülü olduğunu belirtir.
aat > aat (ad / isim)

Bize sıradışı gelecek kurallardan biride seslemli (heceli) yazılıştır. Bu kuralı iyi bilmek gerekiyor, yoksa birçok sözcüğü karıştıracağınızdan kuşkum yok.
Sözcükleri yazarken, iyi bir biçimde seslemlerine (hecelerine) ayırmanız gerekiyor. Örneğin “kättim (gittim)” sözcüğünü ele alırsak;

kettim diye yazılır. “Bunu kätitim diye okumayacak mıyız?” diyenler olacaktır. Ancak yanılacaklardır. Çünkü “kä – ti – tim” diye seslemlemiyor, “kät – tim” diyoruz. Demeli ilk seslemimiz kät , ikinci seslemimiz ise tim‘dir, birlikte okuyunca “kättim” olur. Eğer “kätitim” yazılmak isteniyorsa, araya bir “i” damgasınıñ daha eklenmesi gerekiyor; ketitim.

Bir başka örnek olarak “yorgan”ı verelim. yorgan biçiminde yazılır, “yoragan” ile karıştırılabilir. Ancak seslemlerimiz “yor – gan” olduğundan sorun yok. “Yoragan” yazmak isteyen araya bir “a” damgası daha eklemelidir; yoragan

Bilmenizde yarar olacak bir başka örnek sözcük; “Tengrim – tengrim
Dudak benzeşmesi kuralından sondaki “i” tamgasınıñ yazılmasına gerek yok gibi duruyor ançıp bunu yapmak yanlış olur. Çünkü kök sözcük, “Tengri”dir, sonuna ise iyelik eki “m” gelmiştir. Bu yüzden “Tengri” olduğu gibi yazılır, “m” eki ise sonuna eklenir.

Konunuñ iyice kavranması için bir başka örnek olarak “Türkçesi” sözcüğünü inceleyelim. Bu sözcüğü yazarken sırasıyla şunları yapacağız;

> Kök sözcük olan turuk “Türk” yazılır,
ce “-çe” eki eklenir,  turkce “Türkçe” olur.
> si “-si” eki gelir,turukcesi “Türkçesi” olur
Seslemler “Türk – çe – si” olarak ayrılacağından “Türk – çes – i” diye bir ayırma yanlış olur.
turukcsi (yañlış), – turukcesi (doğru)

Orhun Sayı Sistemi

Göktürk Yazısında Sayılar

Eski Türkçedeki sayılarımız, günümüzden pek bir ayrımı olmaksızın özdeştirler. Orhun Yazıtları’nda sayılar, yazı ile belirtilmiştir. Sözcük düzeyinde kalan bu sayıların, rakamla yazılışı kaynaklarda bulunmamaktadır. Göktürkçede ya rakam tamgaları bulunmamaktadır ya da yazılı kaynaklarda geçmediği için (güçlü olasılık) bilinmemektedir.

Eski Türkçede sayılar;

  • bir (1)

  • éki (2)

  • üç (3)

  • tört (4)

  • biş (5)

  • altı (6)

  • yiti (7)

  • sekiz (8)

  • tokuz (9)

  • on (10)

  • yigermi (20)

  • otız (30)

  • kırk (40)

  • élig (50)

  • altmış (60)

  • yitmiş (70)

  • sekiz on (seksen) (80)

  • tokuz on (toksan) (90)

  • yüz (100)

  • min (1,000)

  • tümen (10,000)

diye telaffuz edilir.

Basamaklı sayılarıñ kullanımda biraz değişiklik vardı. Örneğin 19 sayısını bugün için 10 + 9 mantığıyla dile getirilirken, eskiden onluk basamak adı soñda söyleniyordu. Üstelik, sayınıñ üzerinde bulunan onluk déğil, kendinden soñra gelecek onluk kullanılıyordu. Bu durumda 19 démek için önce 9, soñra 20 déniyordu. Böylece, 20’den önceki 9 sayısı belirtiliyordu.

19 : tokuz yigerme (dokuz yirmi).

56 : altı altmış

88 : sekiz tokuzon (sekiz doksan)

Yazıtlarda sayıların kullanıldığı bir bölüm, şöyledir:

bilge-kagan-anlatiyor

Yukarıdaki örnek metinde, Eski Türkçede “yiti yigirmi” olarak okunan sayının, bugünkü Türkçede “on yediye” karşılık geldiğini görebiliriz. Göktürk yazısında sayıların yazımıyla ilgili kuralları, şöyle sıralayabiliriz:

1- Herhangi bir onluk sayıdan (10, 30, 50 gibi) “önce”, herhangi bir birlik sayı (1, 4, 6 gibi) gelirse; onluk sayıdan bir tane düşürülür ve onluktan önce gelen sayı ona eklenir. Örneğin “biş otuz” sayısında, “biş” birlik sayısı “otuz” onluk sayısından önce geldiği için, “otuz” onluğundan bir tane düşürüp, elde edilen “yirmi” sayısının üzerine “beş” birliğini ekliyoruz. Böylece “biş otuz” sayısını, “yirmi beş” biçiminde günümüz sayı sistemine aktarıyoruz.

2- Herhangi bir onluk sayıdan “sonra”, “artukı” (bugünkü artı gibi) bağlacını takip eden bir birlik sayı gelirse; onluk sayının üzerine birlik sayı doğrudan eklenir. Örneğin “yigirmi artukı yiti” sayısını, “yirmi yedi” biçiminde günümüz sayı sistemine aktarabiliriz.

3- Göktürk yazısındaki yüzlük ve binlik sayılar, günümüzdeki gibidir. “Biş yüz” sayısı, bugünkü “beş yüz” sayısıyla aynıdır. Aynı şekilde “üç bin” sayısı da günümüzdeki gibidir.

Şimdi öğrenmeyi pekiştirmek için birkaç örnek verelim: bir toksan [81]; otuz artukı eki [32]; altı yüz artukı tört kırk [634]; üç bin yiti yüz artukı biş yigirmi [3715]; tört yüz artukı sekiz elli [448]

***

Öğbilimde bir dönem bir büyük bir sorun olarak duran sıfır konusu, büyük olasılık bizde pek önemsenmiyordu. Sayıları çerisel alan ile koyun, keçi saymak dışında pek kullanmadıkları, günümüze sayıları simgeleyen herhangi bir damga bırakmayışlarından kolaylıkla añlaşılıyor.

Çerilik, Türk toplum yapısına öylesine işlemiştir ki, bu değme küçük ayrıntıda göze çarpar. Tümen sayısı bunuñ için güzel örneklerden biri olarak önümüzde durur. 10000 sayısınıñ değeridir. Bizden başka kimsede bulunmayan özel sayı birimidir. Şuan için 10 tane 1000 mantığıyla onbin diyorsak, eskiden kamusal olarak yalñızca tümen ile yétiniyorduk. Günümüzde tümen sözcüğü yine kullanımda ise de, bu yalñızca çerilikte 10000’lik çeri birimleriniñ adlandırılmasında bulunur.

Buna karşın sıfır için bir karşılık yoktu. Hintlileriñ türettiği, adına sunya dédikleri kavramı Araplar sifr olarak dillerine aldılar. Biz de bunu sıfır olarak dilimize uyarladık. Sıfır, boş démektir. Türkçe karşılık olarak doğrudan boş dénebilirse de, tutunabilirliğiñ düşük oluşundan, pek uygun görmüyorum. Bu yüzden; koful, kova, kovan, kovuk gibi sözleriñ de kökeni olan, içi boş añlamına gelen kof sözcüğünü sıfıra karşılık olarak öneriyorum.

***

Ne yazık ki, sayıları simgeleyen damgalara denk gelinememiştir. İleride yapılacak kazılarda bulunabilir belki, ancak bunu bir eksiklik olarak görüyorum. Öyle ki, kalkıp atalarıma yakınıyorum da! Bizden soñra gelecek kuşaklarıñ da bu yakınmada bulunmaması adına, kendi sayılarımızı türetmeyi salık vériyorum. Soñuçta biz de, 200-300 yıl soñra birileriniñ ataları olacağız. Bu çalışmalarımız da gérçek añlamda tarihî yapılar olacak.

Bütün çalışmalarıñ bir başlangıcı vardır. Orkun yazıtlarında kullanılan damgalar da gökten zembille düşmedi ya! Siziñ benim gibi kişilerce türetildi, oluşturuldu. Bundan ötrü, çekimser kalmamakla birlikte, aşağıda kendi çalışmamı da öne sürmekteyim.

Şimdilik büsbütün bir sayı değişimi yapılmasa da, Romen sayıları gibi yalñızca yazınsal ürünlerde yér édinip, eksikliğimizi giderebilir.

Bu konudan arkadaşlarıma söz éttiğimde, yanlış yoldasın déyip, şöyle sürdürdüler;

Diyelim ki, seniñ önerileriñ ile yéñi türettiğimiz sayıları kullanıma géçtik. Ya ileride bir gün bir kazı soñucu, eski Türkleriñ kullandığı sayı damgaları bulunursa?

Varsayalım, XXI. yüzyılda kullanıma géçtik. XXIII. yüzyılda Orta Asyada yapılan bir kazıda, eski Türklere özgü bir belge bulundu, artı burada sayılar da gösterilmiş. Belgeniñ 3. yüzyıldan kalma olduğu bilimsel olarak saptanmış olsun. Öyle ise, genç kuşaklara öğretilirken bétiklere şöyle yazacaklardır;

Atalarımızıñ III. yüzyılda kullandığı sayılar savaşlar, iletişim kopukluğu gibi türlü étkenlerden dolayı yitip giden belgeler yüzünden unutulmuşlardır. İlerleyen yüzyıllarda ise, Hint kökenli, Arap uyarlaması sayılara géçmişler, XX. yüzyıl başlarında ise yine Hint kökenli Lâtin uyarlamalı sayılara géçilmiştir. Ancak XXI. yüzyılda yéñiden kendi sayılarını türeten atalarımız, bugüne değin kullanagelmişlerdir. Böylelikle Türkleriñ iki ayrı sayı düzeneği vardır.

***

Türetimde izlediğim yol, sesleri karşılayan damgalarıñ türetilme mantığıyla bir yapıda olup, aralarında sıkı bir ilişki vardır dénilebilir.

İlk béş damganıñ türetiminde toplum arasındaki söylenceden yola çıkılmıştır. Bir, serçe parmaktır. Tek çubukla simgelenir. İki, yüzük parmağıdır. Bir’iñ eki’dir. Eski Türkçede eki diye géçer. Üç, orta parmaktır. Eñ uç kesimdir. Damgada bunu simgelemesine özen gösterdim. Dört, im parmağıdır. Dürtmek içindir. Dürten parmağı simgeleyen bir damga oluşturdum. Béş, baş parmaktır. Eliñ başıdır. Betimlenmesine de bu yönde ilgi gösterdim.

Kof sayısını içi boş bir kova ile karşılamayı yéğlerken; altı, yédi, sekiz, dokuz damgalarını ise uydurdum. Önadım olmasını diledim. Güzel bir kökenleme ile türetene ne mutlu!

sayilar

İlk béş sayınıñ türetilişiniñ görselleştirilmiş biçimleri:

 birikiuc dortbes 

YAZAR: Gökbey Uluç

Öy: Pazar, Eylül 21, 2008

Kazakistan’da Bir Altın Adam Daha Bulundu!

559100_598422303531622_243257027_n

Daha doğru ifadeyle, bir Altın Kadın, Altın Prenses bulundu. Bilindiği gibi son zamanlarda Kazakistan’da altın adam bulunduğu haberlerine sıkça rastlıyoruz. Bu altın adamlar M.Ö. devirlerde veya M.S. ilk asırlarda hüküm sürmüş Saka ve Hun Türklerine aittir. Çok sayıda altın elbiseyle gömülmüş böyle altın adamların bulunması, o dönemde Türklerin atalarının müreffeh bir hayat yaşadıklarının delili sayılmalıdır.

Bilindiği gibi, ilk altın adam 1970’da Esik Kurgan’da bulunmuştu. Son yıllarda Kazakistan’da yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında beş-altı altın adam daha bulunduğu biliniyor. Altın elbiseleriyle gömülen bu insanların hükümdar ailesine mensup prens veya kağanlar olduğu ifade ediliyor.

Fakat ilk defa bir altın prensesinin çıktığı bugünkü (31 Mayıs 2013) Egemen Kazakistan gazetesinin haberinde yer alıyor. Gazete haberine göre, altın prenses Kazakistan’ın Doğu Kazakistan eyaletinde Ürjar ilçesi yakınlarında Taskesken-Baktı taş yolu boyunda Laybulak ve Jana Tilek köylerinin arasında kalan bir bölgede bulundu. Esik Kurgan’da bulunan altın adam da olduğu gibi, altın adamın başlığı ve üstündeki elbisesi son derece korunmuş bir haldedir. Elbiselerin hepsi altın işlemelidir. Prensesin kulaklarındaki altın küpesi, başındaki altın başlığı, koç boynuzu motif işlemelerine bakılırsa, bu günümüzden 2500 yıl önce yaşamış olmalıdır. Öğrencilerin kazı çalışmalarına danışmanlık yapan Semey Pedagoji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Amantay İsaulı bu konuda Egemen Kazakistan gazetesi muhabiri Berikhan Tayjigit’e verdiği bilgide “Bulunan altın adam M.Ö. V.-III yüzyıllarda bronz devrine, hatta Hun-Sarmat dönemlerine kadar götürülebilir” dedi.

Yarma şeklinde kazılan mezarın çevresi ve üstü genişliği 10-15 santimetre kadar varacak bir biçimde taşlarla kapatılmıştır. Cenaze, batı istikametine doğru yatırılmakla birlikte, yüzü kuzeye doğru döndürülek defnedilmiş. Cenazenin ayak taraflarında koyun kemikleri ile seramik ve ağaçtan yapılmış kap-kacaklar, baş tarafında ise avuç içi kadar yuvarlak taşlar bulundu. Kazı çalışmalarına katılan Temir Smagulov bu taşların “kurbanlık taşları” olabileceğine işaret etti. Smagulov cenaze defnedilirken bu taşların üstüne yağ kandilleri konmuş olmasının mümkün olduğunu söyledi.

Ayrıca mezarın kuzey doğu tarafındaki çeperinin dibinde ikinci mezarın yer aldığı görüldü. Mezardaki şahsın başı ve kolu kesilmişti. Bilim adamlarının yorumlarına göre, bu şahıs prensesin kölesi, belki de nedimesi idi. Saka kağanının kızı olması büyük ihtimal olan bu altın adamı inceleyen bilim adamları ona “Ürjar Prensesi” olarak at koydular.

Prof. Dr. Amantay İsaulı Kazak bilim ve kültürüne büyük bir yenilik getiren bu çok değerli buluntunun Tarbagatay’ın güneyinde bir siyasi merkezin olduğunu ortaya koymakta olduğuna dikkati çekti. Doğu Kazakistan’da tarihi ve kültür açısından çok zengin mirasların yattığına geçen sene bu bölgeye bir çalışma ziyareti gerçekleştiren Kazakistan Kültür ve Haberleşme Bakanı Mukhtar Kul-Muhammed dikkati çekmişti. Gazete muhabiri bakanın geçen sene “Bu bölge sınır bölgesi olduğu için pek araştırılmadı. İnşallah bu bölgede bizi büyük kültürel hazineler beklemektedir” şeklindeki konuşmasını hatırlattı.

Gazete muhabiri Berikhan Tayjigit yazısını şu sözlerle bitiriyor: “Müjde Kazak İli! “Ürjar Prensesi” olarak isimlendirilen bu kültür hazinesi eski atalarımızın sırlarla dolu hayatlarını tüm dünyaya tanıtacaktır.

Göktürk Yazısı ve Orhun Türkçesi – Yavuz TANYERİ

Göktürk Yazısı ve Orhun Türkçesi – Yavuz TANYERİ

22 Eylül 2011 – Perşembe | 18:33

gokturkce-kitap-kucuk

Eski Türkçe döneminin iki kolundan birini oluşturan “Göktürkçe” (Orhun Türkçesi) dönemini ayrıntılarıyla inceleyen bu kitap, genel olarak Göktürk döneminin dil ve yazı özellikleri üzerinde hazırlanmış kapsamlı bir çalışmadır. Kitap, öncelikle Göktürk yazısının (alfabe sisteminin) öğretilmesini ve Orhun Türkçesi adını verdiğimiz dönemin dili üzerinde ses / şekil bilgisi açısından bir el kitabı olarak hazırlanmıştır.

Göktürk Yazısı ve Orhun Türkçesi” adlı eser, genel olarak dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Göktürkler hakkında kapsamlı ve yararlı bilgiler bulunmaktadır. İkinci bölümde Göktürk yazısı, alfabe üzerindeki ayrıntılı açıklamalarla öğretilmeye çalışılmaktadır. Üçüncü bölümde Göktürk harfli Orhun Yazıtları hakkında derleme bilgiler sunulmuştur. Dördüncü bölümde ise, Göktürkçenin ses ve şekil bilgisi üzerine yeterli görülen bilgiler, okuyucuya sunulmaktadır. Kitap hem Göktürkçe derslerinde kullanılmak üzere bir “ders kitabı” olarak hem de Göktürkçeyi öğrenmek isteyenlere yardımcı bir “el kitabı” olarak hazırlanmıştır.

Kitap, işlevselliğini arttırmak ve kullanışlığını artırmak amacıyla orta boy (16,5 cm x 23,5 cm) kağıda basılmıştır. Gözleri yormaması ve maliyetini arttırmaması amacıyla ikinci hamur kağıda basılan kitap, çok değerli eserleri Türkoloji alanına kazandıran Boğaziçi Yayınları tarafından basılmıştır.

Yazar Yavuz TANYERİ tarafından ön söz bölümünde kitap şöyle anlatılmaktadır:

Bu çalışma, Türk dilinin tarihî gelişimini aydınlatmada önemli bir rol üstlenen Göktürk harfli yazıtların tanıtılmasını, yazıtlarda kullanılan dilin bir yazı sistemi olarak öğretilmesini ve Orhun Türkçesi adını verdiğimiz, Göktürkler çağında kullanılan dilin ses ve biçim açısından incelenmesini amaçlamaktadır.

Eserde konular çok ayrıntılarına inilmeden, en temel düzeyde öğrenmeyi esas alacak biçimde oluşturulmuştur. Bu anlamda işlevsel bir el kitabı niteliğinde hazırlanan çalışmamızda, özellikle Göktürk yazısının uygulamalı öğretimine ağırlık verilmiştir.

Kitabı Boğaziçi Yayınları’nın boğaziçi, göktürkçe resmi internet sayfasından , D&R mağazalarından d&r, göktürkçe ve internet sitesinden, Kitapyurdu’ndaki kitapyurdu, göktürkçe satış sayfasından ve İdefix idefix, göktürkçe gibi Türkiye’nin tanınmış bütün internet kitapçılarından satın alabilirsiniz. Ayrıca D&R gibi Türkiye’de birçok şubesi bulunan kitap satış merkezlerinden, tanınmış kitapçılardan kitabı temin edebilirsiniz.

Kitabı internet üzerinden satın alabileceğiniz sayfalardan birkaçının bağlantıları şöyledir:

1) Boğaziçi Yayınları
2) Kitapyurdu
3) İdefix
4) Orhun Kitabevi

Ayrıca eğer İstanbul’da yaşıyorsanız, Cağaloğlu’ndaki Boğaziçi Yayınları’na giderek, kitabı satın alabilirsiniz.

Yavuz TANYERİ’ye, Türklük bilimine kazandırmış olduğu bu değerli eser için teşekkür ediyoruz.

Orkun KUTLU

Orhun (Göktürk) Abideleri

“Türk, Oğuz beyleri, kavmi, işitin yukarıda gök basmasa, asağıda yer delinmese Türk milleti ülkeni, töreni kim bozar?”

“Turk Oguz begleri budun esidin uzetenri basmasar asra yir telinmeser Turk budun ilinin torunun kimartati”

orhun-anıtları-orhun-kitabeleri

Orhun Yazıtları, Göktürk İmparatorluğu’nun ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma altı adet yazılı dikilitaştır. Moğolistan’ın kuzeyinde, Baykal gölününü güneyinde, Orhun ırmağı vadisindeki Koşo Saydam gölü yakınlarındadır. Bu yazıtlardan Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları, Koçho Tsaydam bölgesindeki Orhun Irmağı civarında; Bilge Tonyukuk yazıtları ise, Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarından yaklaşık 360 km uzakta, Tola Irmağı’nın yukarı yatağındaki Bayn Tsokto (Bayn Çokto) bölgesindedir. Bilge Tonyukuk yazıtlarının, (Orhun Irmağı civarında olmamasına rağmen), Orhun yazıtlarıyla birlikte düşünülmesi, anılması Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları ile aynı döneme ait olması ve aynı konuları içermesindendir. Yazıtlar Türk dili, tarihi, edebiyatı, sanatı, töresi hakkında önemli bilgiler vermektedirler. Türk ve Türkçe adı, ilk kez Doğu Göktürkler dönemine ait bu yazıtlarda geçmektedir.

Yazıtların üçü çok önemlidir. İki taştan oluşan Tonyukuk 716, Köl Tigin (Kültigin) 732, Bilge Kağan 735 yılında dikilmiştir. Köl Tigin yazıtı, Bilge Kağan’ın ağzından yazılmıştır. Kültigin, Bilge Kağan’ın kardeşi, buyrukçu ihtiyar Tonyukuk ise veziridir. Anıtların olduğu yerde yalnızca dikilitaşlar değil, yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları bulunmuştur.

Orhun Abideleri’ni ilk kez 1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev bulmuştur. 1890’da bir Fin heyeti, 1891’de de bir Rus heyeti burada incelemelerde bulunmuştur. Bu heyetler yazıları çözememişlerdir. Fakat 1893 yılında Danimarkalı bilgin Vilhelm Thomsen, 38 harfli alfabeyi çözerek yazıtları okumayı başarmıştır. Alfabenin dördü sesli, dördü sessiz harften oluşur. Yazıda harfler birbirine birleştirilmez, kelimeler de birbirlerinden iki nokta üstüste konularak ayrılır. Sağdan sola ve yukarıdan aşağıya yazılır. Orhun abidelerinde yazılar yukarıdan aşağıya yazılmış ve sağdan sola doğru istiflenmiştir.

orhun

Kültigin Anıtı: Kültigin’e ait mermer gövde

3,35 metre yükseklikte, kireçtaşından yapılmış ve dört cephelidir. Doğu-batı cephelerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda 122 santimetredir. Kuzey-güney cepheleri de aşağıda 46, yukarıda 44 santimetredir. Üst kısım kemer şeklinde ve yukarıda beş kenarlı olarak bitmektedir. Anıttaki satırların uzunluğu 235 santimetredir. Yazıtın doğu yüzünde 40; güney ve kuzey yüzlerinde 13’er satır Göktürk harfli Türkçe metin vardır. Batı yüzünde ise, devrin Tang İmparatoru’nun Köl Tigin’in ölümü dolayısıyla gönderdiği Çince mesajına yer verilmiştir. Batı yüzde Çince yazılar dışında yazıta sonradan eklenmiş Göktürk harfli iki satır bulunmaktadır. Yazıtın kuzeydoğu, güneydoğu, güneybatı yüzlerinde de (pahlarda) Göktürk harfli Türkçe metinler mevcuttur. Kültigin yazıtında Göktürk tarihine ait olaylar, Bilge Kağan’ın ağzından nakledilerek birlik, bütünlük mesajı verilir. Yazıtın doğu, kuzey ve güney yüzlerinin yazıcısı, Yollug Tigin, batı yüzünün yazıcısı ise, Tang İmparatoru Hiuan Tsong’ın yeğeni Çang Sengün’dür. Köl Tigin yazıtının doğu yüzünde, bütün Türk boylarının ortak damgası olduğu sanılan dağ keçisi damgasına; doğuya ve batıya bakan “tepelik” kısımlarında ise, kurttan süt emen çocuk tasvirlerine yer verilmiştir. Yazıt, geçen yaklaşık 1300 yıllık süreç içinde önemli ölçüde tahrip olmuştur. Zira yazıtın doğu ile kuzey yüzlerini birleştiren kısım yıldırım düşmesi sonucunda parçalanmıştır. Orijinalinde kaplumbağa kaide üzerinde bulunan yazıt, bu kaidenin de parçalanması üzerine 1911 yılında, sunak taşından kesilen granit bir blok üzerine oturtulmuştur.

kultigin

KÖL TİGİN (KÜL TİGİN) YAZITI

kultegin1

Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’daki bir müzede sergilenen Kül Tigin büstü…

Güney Yüzü:

Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamiyle işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri, kuzeydeki Tarkat, Buyruk beyleri, Otuz Tatar ……….. Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci nehrini geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken ormanından daha iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına gidip, çok insan, öldün! O yere doğru gidersen, Türk milleti öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiç bir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın. Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Açlık, tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için, beslemiş olan kağanının sözünü almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda, geri kalanınla her yere hep zayıflayarak, ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için, kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa, bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Yanılıp öleceğini yine burda vurdum. Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum. Ona bakarak bilin. Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Ben ebedî taş yontturdum …. Çin kağanından resimci getirdim, resimlettim. Benim sözümü kırmadı. Çin kağanının maiyetindeki resimciyi gönderdi. Ona bambaşka türbe yaptırdım. İçine dışına bambaşka resim vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum … On Ok oğluna, yabancına kadar bunu görüp bilin. Ebedî taş yontturdum … İl ise, şöyle daha erişilir yerde ise, işte öyle erişilir yerde ebedî taş yontturdum, yazdırdım. Onu görüp öyle bilin. Şu taş …. dım. Bu yazıyı yazan yeğeni Yollug Tigin.

Doğu Yüzü:

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutuvermiş, düzenleyi vermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda Demir Kapı’ya kadar kondurmuş. İkisi arasında pek teşkilâtsız Göktürk öylece oturuyormuş. Bilgili kağan imiş, cesur kağan imiş. Buyruku yine bilgili imiş tabiî, cesur imiş tabiî. Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabiî. İli tutup töreyi düzenlemiş. Kendisi öylece vefat etmiş. Yasçı, ağlayıcı, doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin, Tibet, Avar, Bizans, Kırgız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı, bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş. Öyle ünlü kağan imiş. Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabiî, oğulları kağan olmuş tabiî. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, şğlu babası gibi kılınmamış olacak. Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tabiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedi vermiş. Çin milletine beylik erkek evladı kul oldu, hanımlık kız evlâdı cariye oldu. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli kağana kadar ordu sevk edi vermiş. Batıda Demir Kapıya kadar ordu sevk edi vermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, kağanım hani, ne kağana işi gücü veriyorum der imiş. Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden yine teslim olmuş. Bunca işi gücü verdiğini düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk tanrısı, Tük mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinde tutup yukarı kaldırmış olacak. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yetmiş er olmuş. Tanrı kuvvet verdiği için babam kağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya, batıya asker sevk edip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş. Tölis, Tarduş milletini orda tanzim etmiş. Yabguyu, şadı orda vermiş. Güneyde Çin milleti düşman imiş. Kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hep düşman imiş. Babam kağan bunca … Kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lûtfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş. Babam kağan için ilkin Baz Kağanı balbal olarak dikmiş. O töre üzerine kağan oturdu. Amcam kağan oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti, besledi. Fakiri zengin kıldı, azı çok kıldı. Amcam kağan oturduğunda kendim Tarduş milleti üzerinde şad idim. Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir, Şantung ovasına kadar ordu sevk ettik. Batıda Demir Kapıya kadar ordu sevk ettik. Kögmeni aşarak Kırgız ülkesine kadar ordu sevk ettik. Yekûn olarak yirmi beş defa ordu sevk ettik, on üç defa savaştık. İlliyi ilsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. Dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. Türgiş Kağanı Türkümüz, milletimiz idi. Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği için kağanı öldü. Buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü. Ecdadımızın tutmuş olduğu yer, su sahipsiz olmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip … Bars bey idi. Kağan adını burda biz verdik. Küçük kız kardeşim prensesi verdik. Kendisi yanıldı, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kögmenin yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az, Kırgız kavmini düzene sokup geldik. Savaştık … ilini geri verdik. Doğuda Kadırkan ormanını aşarak milleti öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. Batıda Kengü Tarmana kadar Türk milletini öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. O zamanda kul kullu olmuştu. Cariye cariyeli olmuştu. Küçük kardeş büyük kardeşini bilmezdi, oğlu babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim boza bilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan bilgili kağanınla, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun. Silahlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi.Mukaddes Ötüken ormanının milleti, gittin. Doğuya giden, gittin. Batıya giden, gittin. Gittiğin yerde hayrın şu olmalı: Kanın su gibi koştu, kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdın kul oldu, hanımlık kız evlâdın cariye oldu. Bilmediğin için, kötülüğün yüzünden amcam, kağan uçup gitti. Önce Kırgız kağanını balbal olarak diktim. Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabiî. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İşte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak çıplak olarak dönüp geldi. Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru, güneyde Çine doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, … savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbî kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. İşi gücü veriyor. Bunca töreyi kazanıp küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti. Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında kaldı … Umay gibi annem hatunun devletine küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı. On altı yaşında, amcam kağanın ilini, töresini şöyle kazandı: Altı Çub Soğdaka doğru ordu sevk ettik, bozduk. Çinli Ong vali, elli bin asker geldi, savaştık. Kül Tigin yaya olarak atılıp hücum etti. Ong valinin kayın biraderini, silâhlı, elle tuttu, silâhlı olarak kağana takdim etti. O orduyu orda yok ettik. Yirmi bir yaşında iken, Çaça generale karşı savaştık. En önce Tadıgın, Çorun boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. İkinci olarak Işbara Yamtar’ın boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. Üçüncü olarak Yigen Silig beyin giyimli doru atına binip hücum etti. O at orda öldü. Zırhından kaftanından yüzden fazla ok ile vurdular, yüzüne başına bir tane değdirmedi. … Hücum ettiğini, Türk beyleri, hep bilirsiniz. O orduyu orda yok ettik. Ondan sonra Yir Bayırkunun Uluğ Irkini düşman oldu. Onu dağıtıp Türgi Yargun Gölünde bozduk. Uluğ İrkin azıcık erle kaçıp gitti. Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgıza doğru ordu sevk ettik. Mızrak batımı karı söküp, Kögmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık. Kağanı ile Songa ormanında savaştık. Kül Tigin, Bayırku’nun ak aygırına binip atılarak hücum etti. Bir eri ok ile vurdu, iki eri kovalayıp takip ederek mızrakladı. O hücum ettiğinde, Bayırku’nun ak aygırını, uyluğunu kırarak, vurdular. Kırgız kağanını öldürdük, ilini aldık.O yılda Türgiş’e doğru Altın ormanını aşarak, İrtiş nehrini geçerek yürüdük. Türgiş kavmini uykuda bastık. Türgiş kağanının ordusu Bolçu’da ateş gibi, fırtına gibi geldi. Savaştık. Kül Tigin alnı beyaz boz ata binip hücum etti. Alnı beyaz boz …… tutturdu. İkisini kendisi yakalattı. Ondan sonra tekrar girip Türgiş kağanının buyruku Az valisini elle tuttu. Kağanını orda öldürdük, ilini aldık. Türgiş avam halkı hep tâbi oldu. O kavmi Tabarda kondurduk … Soğd milletini düzene sokayım diye İnci nehrini geçerek Demir Kapıya kadar ordu sevk ettik. Ondan sonra Türgiş avam halkı düşman olmuş. Kengeris’e doğru gitti. Bizim askerin atı zayıf, azığı yok idi. Kötü kimse er … kahraman er bize hücum etmişti. Öyle bir zamanda pişman olup Kül Tigini az erle eriştirip gönderdik. Büyük savaş savaşmış. Türgiş avam halkını orda öldürmüş, yenmiş. Tekrar yürüyüp…

Kuzey Yüzü:

… ile, Koşu vali ile savaşmış. Askerini hep öldürmüş. Evini, malını eksiksiz hep getirdi. Kül Tigin yirmi yedi yaşına gelince Karluk kavmi hür ve müstakil iken düşman oldu. Tamag Iduk Başta savaştık. Kül Tigin o savaşta otuz yaşında idi. Alp Şalçı ata binip atılarak hücum etti. İki eri takip edip kovalayarak mızrakladı. Karluk’u öldürdük, yendik. Az milleti düşman oldu. Kara Göl’de savaştık. Kül Tigin otuz bir yaşında idi. Alp Şalçı akına binip atılarak hücum etti. Az ilteberini tuttu. Az milleti orda yok oldu. Amcam kağanın ili sarsdığında; millet, hükümdar ikiye ayrıldığında; İzgil milleti ile savaştık. Kül Tigin Alp Şalçı akına binip atılarak hücum etti. O at orda düştü. İzgil milleti öldü. Dokuz Oğuz milleti kendi milletim idi. Gök, yer bulandığı için düşman oldu. Bir yılda beş defa savaştık. En önce Togu Balıkta savaştık. Kül Tigin Azman akına binip atılarak hücum etti. Altı eri mızrakladı. Askerin hücumunda yedinci eri kılıçladı. İkinci olarak Kuşalgukta Ediz ile savaştık. Kül Tigin Az yağızına binip, atılarak hücum edip bir eri mızrakladı. Dokuz eri çevirerek vurdu. Ediz kavmi orda öldü. Üçüncü olarak Bolçuda Oğuz ile savaştık. Kül Tigin Azman akına binip hücum etti, mızrakladı. Askerini mızrakladık, ilini aldık. Dördüncü olarak Çuş başında savaştık. Türk milleti ayak titretti. Perişan olacaktı. İlerleyip gelmiş ordusunu Kül Tigin püskürtüp, Tongradan bir boyu, yiğit on eri Tonga Tigin mateminde çevirip öldürdük. Beşinci olarak Ezginti Kadız’da Oğuz ile savaştık. Kül Tigin Az yağızına binip hücum etti. İki eri mızrakladı, çamura soktu. O ordu orda öldü. Amga kalesinde kışlayıp ilk baharında Oğuza doğru ordu çıkardık. Kül Tigini evin başında bırakarak, müdafaa tedbiri aldık. Oğuz düşman, merkezi bastı. Kül Tigin öksüz akına binip dokuz eri mızrakladı, merkezi vermedi. Annem hatun ve analarım, ablalarım, gelinlerim, prenseslerim, bunca yaşayanlar cariye olacaktı, ölenler yurtta yolda yatıp kalacaktınız. Kül Tigin olmasa hep ölecektiniz. Küçük kardeşim Kül Tigin vefat etti. Kendim düşünceye daldım. Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kendim düşünceye daldım. Zamanı Tanrı yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için türemiş. Öyle düşünceye daldım. Gözden yaş gelse mani olarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım. Müthiş düşünceye daldım. İki şadın ve küçük kardeş yeğenimin, oğlumun, beylerimin, milletimin gözü kaşı kötü olacak diyip düşünceye daldım. Yasçı, ağlayıcı olarak Kıtay, Tatabı milletinden başta Udar general geldi. Çin kağanından İsiyi Likeng geldi. On binlik hazine, altın, gümüş fazla fazla getirdi. Tibet kağanından vezir geldi. Batıda gün batısındaki Soğd, İranlı, Buhara ülkesi halkından Enik general, Oğul Tarkan geldi. On Ok oğlum Türgiş kağanından Makaraç mühürdar, Oğuz Bilge mühürdar geldi. Kırgız kağanından Tarduş İnançu Çor geldi. Türbe yapıcı, resim yapan, kitâbe taşı yapıcısı olarak Çin kağanının yeğeni Çang general geldi.

Kuzeydoğu Yüzü:

Kül Tigin koyun yılında on yedinci günde uçtu. Dokuzuncu ay, yirmi yedinci günde yas töreni tertip ettik. Türbesini, resimini, kitâbe taşını maymun yılında yedinci ay, yirmi yedinci günde hep bitirdik. Kül Tigin kendisi kırk yedi yaşında bulut çöktürdü … Bunca resimciyi Tuygut vali getirdi.

Güneydoğu Yüzü:

Bunca yazıyı yazan Kül Tiginin yeğeni Yollug Tigin, yazdım. Yirmi gün oturup bu taşa, bu duvara hep Yollug Tigin, yazdım. Değerli oğlunuzdan, evlâdınızdan çok daha iyi beslerdiniz. Uçup gittiniz. Gökte hayattaki gibi …

Güneybatı Yüzü:

Kül Tiginin altınını, gümüşünü, hazinesini, servetini, dört binlik at sürüsünü idare eden Tuygut bu … Beyim prens yukarı gök … taş yazdım. Yollug Tigin.

Batı Yüzü:

Batıdan Soğd baş kaldırdı. Küçük kardeşim Kül Tigin … için, öle yite işi gücü verdiği için, Türk Bilge Kağanı, nezaret etmek üzere, küçük kardeşim Kül Tigini gözeterek oturdum. İnançu Apa Yargan Tarkan adını verdim. Onu övdürdüm.

Kültigin’in eşine ait mermer gövde

orhunktes

Bilge Kağan Anıtı:

Kültigin Anıtının bir kilometre uzağındadır. 734 yılında ölen Bilge Kağan adına oğlu Tenri Kağan tarafından yaptırılan bu anıt 735 yılında dikilmiştir. Yazıtta Bilge Kağan’ın ağzından devletin nasıl büyüdüğü anlatılmakta ve Kültigin’in ölümünden sonraki olaylar ilave edilmektedir. Ayrıca kağanın konuşmasından başka yeğeni Yuluğ Tigin’in kayıtları da yer almaktadır. Yaklaşık 3,75 metre yüksekliğinde olan yazıt, dört cephelidir. Yazıtın doğu yüzünde 41, kuzey ve güney yüzlerinde 15’er satır Göktürk harfli Türkçe metin bulunmaktadır. Batı yüzünde ise, (Köl Tigin yazıtında olduğu gibi), Çince bir metne yer verilmiştir. Batı yüzün tepelik kısmının ortalarına da Göktürk harfli Türkçe manzum metin yazılmıştır. Yazıtın güneydoğu, güneybatı ve batı yüzlerinde de (pahlarda) Göktürk harfli Türkçe küçük metinler bulunmaktadır. Yazıtta olayları nakleden, öğütler veren Bilge Kağan’dır. Yazıta Köl Tigin’in ölümünden sonraki olaylar da ilave edilmiştir.

BİLGE KAĞAN YAZITI

 bilgekyaziti

Doğu Yüzü:

Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı, sözüm: Babam Türk Bilge Kağanı … Sir, Dokuz Oğuz, İki Ediz çadırlı beyleri, milleti … Türk tanrısı … üzerinde kagan oturdum. Oturduğumda ölecek gibi düşünen Türk beyleri, milleti memnun olup sevinip, yere dikilmiş gözü yukarı baktı. Bu zamanda kendim oturup bunca ağır töreyi dört taraftaki … dim. Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutu vermiş, düzene soku vermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye dik çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda Demir Kapıya kadar kondurmuş. İkisi arasında pek teşkilâtsız Gök Türk’ü düzene sokarak öylece oturuyormuş. Bilgili kağan imiş, cesur kağan imiş. Buyruku bilgili imiş tabiî, Cesur imiş tabiî. Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabiî. İli tutup töreyi düzenlemiş. Kendisi öylece vefât etmiş. Yasçı, ağlayıcı, doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin, Tibet, Avar, Bizans, Kırgız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı, bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş. Öyle ünlü kağan imiş. Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabiî, oğulları kağan olmuş tabiî. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, oğlu babası gibi kılınmamış olacak. Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tabiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, aldatıcı olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını cariye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutarak, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli kağana kadar ordu sevk edi vermiş. Batıda Demir Kapıya ordu sevk edi vermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, kağanım hani, ne kağana işi, gücü veriyorum der imiş. Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden, yine tâbi olmuş. Bunca işi, gücü vermediğini düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk Tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş kağanı, annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş. Toplanıp yetmiş er olmuş. Tanrı kuvvet verdiği için, babam kağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya batıya asker sevk edip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş. Tölis, Tarduş milletini orda tanzim etmiş. Yabguyu, şadı orda vermiş. Güneyde Çin milleti düşman imiş. Kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hep düşman imiş. Babam kağan bunca …. kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lûtfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş. Babam kağan için ilkin Baz kağanı balbal olarak dikmiş. Babam kağan uçtuğunda kendim sekiz yaşında kaldım. O töre üzerine amcam kağan oturdu. Oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti, tekrar besledi. Fakiri zengin kıldı, azı çok kıldı. Amcam kağan oturduğunda kendim prens … Tanrı buyurduğu için ondört yaşımda Tarduş milleti üzerine şad oturdum. Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir’e, Şantung ovasına kadar ordu sevk ettik. Batıda Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettik. Kögmen’i aşarak Kırgız ülkesine kadar ordu sevk ettik. Yekun olarak yirmi beş defa ordu sevk ettik, on üç defa savaştık. İlliyi ilsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. Dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. Türgiş kağanı Türk’üm, milletim idi. Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği, ihanet ettiği için kağanı öldü, buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü. Ecdadımızın tutmuş olduğu yer, su sahipsiz kalmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip … Bars bey idi. Kağan adını burda biz verdik. Kız kardeşim prensesi verdik. Kendisi ihanet etti, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kögmen’in yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az, Kırgız milletini tanzim ve tertip edip geldik. Savaştık … ilini geri verdik. Doğuda Kadırkan ormanını aşarak milleti öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. Batıda Kengü Tarbana kadar Türk milletini öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. O zamanda kul kullu, cariye cariyeli olmuştu. Küçük kardeş büyük kardeşini bilmezdi, oğlu babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, öyle düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti işit: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan kağanına, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun. Silâhlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi? Mukaddes Ötüken ormanının milleti, gittin! Doğuya giden, gittin! Batıya giden, gittin! Gittiğin yerde hayrın şu olmalı: Kanın nehir gibi koştu. Kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdını kul kıldın. Hanımlık kız evlâdını cariye kıldın. O bilmemenden dolayı, kötülüğün yüzünden amcam kağan uçup gitti. Önce Kırgız kağanını balbal olarak diktim. Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükselten Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabiî. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan millet üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin, iki şad, küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyuyamadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumdan her yere gitmiş olan millet yaya olarak, çıplak olarak, öle yite geri geldi. Milleti besleyeyim diye kuzeyde Oğuz kavmine doğru; doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru; güneyde Çine doğru on iki defa ordu sevk ettim … savaştım. Ondan sonra Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. Onyedi yaşımda Tanguta doğru ordu sevk ettim. Tangut milletini bozdum. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini orda aldım. Onsekiz yaşımda Altı Çub Soğdaka doğru ordu sevk ettim. Milleti orda bozdum. Çinli Ong vali, elli bin asker geldi. Iduk Başta savaştım. O orduyu orda yok ettim. Yirmi yaşımda, Basmıl Iduk Kut soyumdan olan kavim idi, kervan göndermiyor diye ordu sevk ettim. K … m tâbi kıldım, malını çevirip getirdim. Yirmi iki yaşımda Çin’e doğru ordu sevk ettim. Çaça general, seksen bin asker ile savaştım. Askerini orda öldürdüm. Yirmi altı yaşımda Çik kavmi Kırgız ile beraber düşman oldu. Kemi geçerek Çike doğru ordu sevk ettim. Örpende savaştım. Askerini mızrakladım. Az milletini aldım … tâbi kıldım. Yirmi yedi yaşımda Kırgız’a doğru ordu sevk ettim. Mızrak batımı karı söküp, Kögmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastım. Kağanı ile Songa ormanında savaştım. Kağanını öldürdüm, ilini orda aldım. O yılda Türgiş’e doğru Altın ormanını aşarak İrtiş nehrini geçip yürüdüm. Türgiş kavmini uykuda bastım. Türgiş kağanının ordusu ateş gibi, fırtına gibi geldi. Bolçu’da savaştık. Kağanını, yabgusunu, şadını orda öldürdüm. İlini orda aldım. Otuz yaşımda Beş Balıka doğru ordu sevk ettim. Altı defa savaştım … askerini hep öldürdüm. Onun içindeki ne kadar insan … yok olacaktı … çağırmak için geldi. Beş Balık onun için kurtuldu. Otuzbir yaşımda Karluk milleti sıkıntısız, hür ve serbest iken, düşman oldu. Tamag Iduk Başta savaştım. Karluk milletini öldürdüm, orda aldım … Basmıl kara … Karluk milleti toplanıp geldi … m, öldürdüm. Dokuz Oğuz benim milletim idi. Gök, yer bulandığı için, ödüne kıskançlık değdiği için düşman oldu. Bir yılda dört defa savaştım: En önce Togu Balık!ta savaştım. Togla nehrini yüzdürerek geçip ordusu … İkinci olarak Andırgu’da savaştım. Askerini mızrakladım … Üçüncü olarak Çuş başında savaştım. Türk milleti ayak titretti, perişan olacaktı. İlerleyip yayarak gelen ordusunu püskürttüm. Çok ölecek orda dirildi. Orda Tongra yiğiti bir boyu Tonga Tigin mateminde çevirip vurdum. Dördüncü olarak Ezginti Kadız’da savaştım. Askerini orda mızrakladım, yıprattım …yıprat … Otuziki yaşımda Amgı kalesinde kışladıkta kıtlık oldu. İlk baharında Oğuz’a doğru ordu sevk ettim. İlk ordu dışarı çıkmıştı, ikinci ordu merkezde idi. Üç Oğuz ordusu basıp geldi. Yaya, kötü oldu diyip yenmek için geldi. Bir kısım ordusu evi barkı yağma etmek için gitti, bir kısım ordusu savaşmak için geldi. Biz az idik, kötü durumda idik. Oğuz … düşman … Tanrı kuvvet verdiği için orda mızrakladım, dağıttım. Tanrı bahşettiği için, ben kazandığım için Türk milleti kazanmıştır. Ben küçük kardeşimle beraber böyle başa geçip kazanmasam Türk milleti ölecekti, yok olacaktı. Türk beyleri, milleti, böyle düşünün, böyle bilin! Oğuz kavmi … göndermeden, diye ordu sevk ettim. Evini barkını bozdum. Oğuz kavmi Dokuz Tatar ile toplanıp geldi. Aguda iki büyük savaş yaptım. Ordusunu bozdum. İlini orda aldım. Öyle kazanıp … Tanrı buyurduğu için otuzüç yaşımda … idi. Seçkin, muhterem, güç beslemiş olan, kahraman kağanına ihanet etti. Üstte Tanrı, mukaddes yer, su, amcam kağanın devleti kabul etmedi olacak. Dokuz Oğuz kavmi yerini, suyunu terk edip Çin’e doğru gitti. Çin … bu yere geldi. Besleyeyim diye düşünüp … millet …. suçla … güneyde Çin’de adı sanı yok oldu. Bu yerde bana kul oldu. Ben kendim kağan oturduğum için Türk milletini … kılmadım. İli, töreyi çok iyi kazandım … toplanıp … orda savaştım. Askerini mızrakladım. Teslim olan teslim oldu, millet oldu; Ölen öldü. Selengadan aşağıya yürüyerek Kargan vâdisinde evini, barkını orda bozdum … ormana çıktı. Uygur valisi yüz kadar askerle doğuya kaçıp gitti …… Türk milleti aç idi. O at sürüsünü alıp besledim. Otuz dört yaşımda Oğuz kaçıp Çin’e girdi. Eseflenip ordu sevk ettim. Hiddetle .., oğlunu, karısını orda aldım. İki valili millet ….. Tatabı milleti Çin kağanına itaat etti. Elçisi, iyi sözü, niyazı gelmiyor diye yazın ordu sevk ettim. Milleti orda bozdum. At sürüsünü … askeri toplanıp geldi. Kadırkan ormanına kon … yerine doğru, suyuna doşru kondu. Güneyde Karluk milletine doşru ordu sevk et diyip Tudun Yamtarı gönderdim, gitti … Karluk valisi yok olmuş, küçük kardeşi bir kaleye … kervanı koşmadı. Onu korkutayım diyip ordu sevk ettim. Koruyucu iki üç kişi ile beraber kaçıp gitti. Halk kütlesi kağanım geldi diyip övdü … ad verdim. Küçük adlı …

Güneydoğu Yüzü:

…. Gök Öngü çiğneyerek ordu yürüyüp, gece ve gündüz yedi zamanda susuzu geçtim. Çorağa ulaşıp yağmacı askeri … Keçine kadar …

Güney Yüzü:

… Çin süvarisini, on yedi bin askeri ilk gün öldürdüm. Piyadesini ikinci gün hep öldürdüm. Bi … aşıp vard … defa ordu sevk ettim. Otuzsekiz yaşımda kışın Kıtay’a doğru ordu sevk ettim … Otuz dokuz yaşımda ilk baharda Tatabı’ya doğru ordu sevk ettim…. ben … öldürdüm. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini … millet… karısını yok kıldım……. savaştım. … verdim. Kahraman erini öldürüp balbal kılı verdim. Elli yaşımda Tatabı milleti Kıtaydan ayrıldı. … lker dağına … Ku general kumandasında kırk bin asker geldi. Töngkes dağında hücum edip vurdum. Otuz bin askeri öldürdüm. On bin … ise … öktüm. Tatabı …. öldürdü. Büyük oğlum hastalanıp yok olunca Ku’yu, generali balbal olarak diki verdim. Ben on dokuz yıl şad olarak oturdum, on dokuz yıl kağan olarak oturdum, il tuttum. Otuz bir … Türk’üm için, milletim için iyisini öylece kazanı verdim. Bu kadar kazanıp babam kağan köpek yılı, onuncu ay, yirmi altıda uçup gitti. Domuz yılı, beşinci ay, yirmi yedide yas töreni yaptırdım. Bukağ vali … babası Lisün Tay generalin başkanlığında beş yüz yiğit geldi. Kokuluk …. altın, gümüş fazla fazla getirdi. Yas töreni kokusunu getirip diki verdi. Sandal ağacı getirip öz … Bunca millet saçını, kulağını … kesti. İyi binek atını, kara samurunu, mavi sincabını sayısız getirip hep bıraktı. Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı, sözüm: Babam Türk Bilge Kağan’ı oturduğunda şimdiki Türk beyleri, sonra Tarduş beyleri; Kül Çor başta olarak, arkasından şadpıt beyleri; önde Tölis beyleri; Apa Tarkan başta olarak, arkasından şadpıt beyleri; bu … Taman Tarkan, Tonyukuk Boyla Baga Tarkan ve buyruk … iç buyruk; Sebig Kül İrkin başta olarak, arkasından buyruk; bunca şimdiki beyler, babam kağana fevkalâde fevkalâde çok iltica etti … Türk beylerini, milletini fevkalâde çok yüceltti, övdü … babam kağan … ağır taşı, kalın ağacı Türk beyleri, milleti … Kendime bunca …

Kuzey Yüzü:

Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamiyle işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri, kuzeydeki Tarkat, Buyruk beyleri, Otuz Tatar, … Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci nehrini geçerek Demir Kapıya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken ormanından iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına varıp, çok insan öldün! O yere doğru gidersen Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiç bir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın. Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için beslemiş olan kağanının sözünü almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda, geri kalanınla, her yere zayıflayarak ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Yanılıp öleceğini yine burda vurdum. Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum. Ona bakarak bilin. Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Babam kağan, amcam kağan oturduğunda dört taraftaki milleti nasıl düzene sokmuş … Tanrı buyurduğu için kendim oturduğumda dört taraftaki milleti düzene soktum ve tertipledim … kıldım. … Türgiş kağanına kızımı … fevkalâde büyük törenle alı verdim. Türgiş kağanının kızını fevkalâde büyük törenle oğluma alıverdim … fevkalâde büyük törenle alı verdim … yaptırdım … başlıya baş eğdirdim, dizliye diz çöktürdüm. Üstte Tanrı, altta yer bahşettiği için gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen milletimi doğuda gün doğusuna, güneyde … batıda … Sarı altınını, beyaz gümüşünü, kenarlı ipeğini, ipekli kumaşını, binek atını, aygırını, kara samurunu, mavi sincabını Türk’üme, milletime kazanı verdim, tanzim edi verdim … kedersiz kıldım. Üstte Tanrı kudretli … Türk beylerini, milletini … besleyin, zahmet çektirmeyin, incitmeyin! … benim Türk beylerim, Türk milletim,… kazanıp … bu … bu kağanından, bu beylerinden … suyundan ayrılmazsan, Türk milleti, kendin iyilik göreceksin, evine gireceksin, dertsiz olacaksın. … Ondan sonra Çin kağanından resimciyi hep getirttim. Benim sözümü kırmadı, maiyetindeki resimciyi gönderdi. Ona bambaşka türbe yaptırdım. İçine dışına bambaşka resim vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum … On Ok oğluna, yabancına kadar bunu görüp bilin! Ebedî taş yontturdum … yontturdum, yazdırdım. … O taş türbesini …

Batı Yüzü:

… üstte … Bilge Kağan uçtu. Yaz olsa, üstte gök davulu gürler gibi, öylece ve dağda yabani geyik gürlese, öylece mateme gark oluyorum. Babam kağanın taşını kendim kağan ……

Güneybatı Yüzü:

Bilge Kağan kitâbesini Yollug Tigin, yazdım. Bunca türbeyi, resimi, sanatı … kağanın yeğeni Yollug Tigin ben bir ay dört gün oturup yazdım, resimledim.

Tonyukuk Anıtı:

tonyukuk_yaziti

Tonyukuk anıtı dört cepheli iki dikilitaş halindedir. Yazılar, diğer taşlara göre daha silik durumdadır. Tonyukuk, Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kağan’ın amcası Kapgan Kağan’ın ve Bilge Kağan’ın baş bilicisi yani başveziri idi. Bu anıtı ihtiyarlık devrinde kendisi diktirmiştir ve yazılar da kendisine aittir. Taşlarda Göktürklerin Çin esaretinden nasıl kurtulduğu, kurtuluş savaşının nasıl yapıldığı ve Tonyukuk’un neler yaptığı anlatılır. Birinci yazıt, 243 cm; ikinci yazıt ise, 217 cm yüksekliğindedir. Birinci yazıtta 35, ikinci yazıtta 27 satır Göktürk harfli Türkçe metin bulunmaktadır.

BİRİNCİ TAŞ (Batı Cephesi)

Ben Bilge Tonyukuk’um. Çin ülkesinde doğdum. Türk milleti Çin’de tutsak idi. Türk milleti hanını bulmayınca Çin’den ayrıldı, han sahibi oldu. Hanını bırakıp yine Çin’e tutsak düştü. Tanrı şöyle demiş: Han verdim, hanını bırakıp tutsak düştün. Tutsak düştüğün için Tanrı öldürdü. Türk milleti öldü, bitti, yok oldu. Türk Sır milletinin yerinde boy kalmadı.

Ormanda, dışarıda kalmış olanlar toplanıp yedi yüz er oldular. İki bölüğü atlı idi, bir bölüğü yaya idi. Yedi yüz kişiyi idare edenlerin büyüğü şad idi; danışman ol dedi, danışmanı ben oldum, Bilge Tonyukuk. (Şadı) kağan mı yapayım diye düşündüm. Arık boğa ile semiz boğa arkada oldukça; semiz boğa mı, arık boğa mı bilinmezmiş diye düşündüm. Bunun üzerine, Tanrı akıl verdiği için onu ben kağan yaptım.

İlteriş Kağan olunca, Bilge Tonyukuk Boyla Baga Tarkan ile İlteriş, güneyde Çinli’yi, doğuda Kıtay’ı, kuzeyde Oğuz’u pek çok öldürdüler. Danışmanı, yardımcısı ben idim.

Çogay’ın kuzeyi ile Kara Kum’da oturuyorduk.

BİRİNCİ TAŞ (Güney Cephesi)

Geyik yiyerek, tavşan yiyerek oturuyorduk. Milletin karnı tok idi. Düşmanımız çevremizde ocak gibi idi, biz ateş idik.

Böyle otururken Oğuz’dan casus geldi. Casusun sözü şöyle idi: Dokuz Oğuz boyu üzerine kağan oturmuş; Çin’e Kunı Sengün’ü göndermiş; Kıtay’a Tongra Esim’i göndermiş. Şu haberi göndermiş: Azıcık Türk (Köktürk) boyu var; fakat kağanı yiğit, danışmanı bilgili. Bu iki kişi var oldukça seni, Çinliyi öldürecek, diyorum; doğuda Kıtay’ı öldürecek, diyorum; beni, Oğuz’u mutlaka öldürecek diyorum. Çinli, sen güney yönünden saldır; Kıtay, sen doğu yönünden saldır; ben de kuzey yönünden saldırayım; Türk Sır boyunun yerinde hiç kimse kalmasın; mümkünse hepsini yok edelim, diyorum.

Bu haberi işitince gece uyuyasım gelmedi, gündüz oturasım gelmedi. Bunun üzerine kağanıma arza çıktım. Şunu arz ettim: Çinli, Oğuz, Kıtay… bu üçü birleşirse biz kalırız. Dıştan sarılmış gibiyiz. Yufka iken delmek kolay imiş, ince iken koparmak kolay. Yufka kalın olsa delmek zor imiş, ince yoğun olsa koparmak zor. Doğuda Kıtay’dan, güneyde Çin’den, batıda batılılardan, kuzeyde Oğuz’dan gelecek iki üç bin askerimiz var mı acaba? Böyle arz ettim.

Kağanım, ben Bilge Tonyukuk’un arzını işitti, gönlünce idare et dedi. Kök Öng’ü çiğneyerek Ötüke ormanına doğru orduyu sevkettim. İnek ve yük arabalarıyla Togla’da Oğuz geldi. Üç bin askeri varmış. Biz iki bin idik. Savaştık. Tanrı yarlığadı, yendik. Irmağa döküldüler. Pek çoğu da dağıttığımız yerde öldü.

Ondan sonra Oğuz tamamıyla geldi. Türk milletini Ötüken yerine, beni, Bilge Tonyukuk’u Ötüken yerine yerleşmiş diye işiten güneydeki millet; batıdaki, kuzeydeki, doğudaki millet geldi.

BİRİNCİ TAŞ (Doğu Cephesi)

İki bin idik. İki ordumuz oldu. Türk milleti yaratılalı, Türk kağanı tahta oturalı Şantung şehrine, denize ulaşmış olan yok imiş. Kağanıma arz edip ordu gönderdim. Şantung şehrine, denize ulaştırdım. Yirmi üç şehir zaptettiler. Uykularını burada bırakıp seferde yatıp kalktılar.

Çin kağanı düşmanımız idi. On Ok kağanı düşmanımız idi. Kırgızların güçlü kağanı da düşmanımız oldu. Bu üç kağan anlaşıp Altun ormanında birleşelim demişler. Şöyle anlaşmışlar: Doğuda Türk kağanına doğru sefere çıkalım demişler. Eğer biz üzerine yürümezsek, eninde sonunda o bizi, kağanı yiğit, danışmanı bilgili olduğu için, eninde sonunda o bizi mutlaka öldürecektir. Üçümüz birleşip üzerine yürüyelim, hepsini yok edelim demişler. Türgiş kağanı şöyle demiş: Benim milletim oradadır demiş, Türk (Kök-türk) boyu yine karışıklık içindedir, Oğuz’u yine dardadır demiş.

Bu sözleri işitince gece yine uyuyasım gelmiyordu, gündüz yine oturasım gelmiyordu. 0 zaman düşündüm. İlkin Kırgız üzerine yürüsek daha iyi olur dedim. Kögmen yolu tek imiş; kapanmış diye işitip bu yoldan yürümek olmaz dedim. Kılavuz istedim. Çöllü Az eri buldum. Az ülke (sinde), Anı bel (inde bir yol var) mış; bir at yolu imiş, onunla gitmiş. Onunla konuşup bir atlının gitmiş olduğunu öğrenince bu yolla gitmek mümkün dedim. Düşündüm ve kağanıma;…

BİRİNCİ TAŞ (Kuzey Cephesi)

…arz ettim.

Ordu yürüttüm. At in dedim. Ak Termil’i geçince at bindirdim. At üzerine bindirip karı söktürdüm. Sonra atları yedeğe aldırıp yaya olarak ve ağaçlara tutuna tutuna yukarı çıkarttım. Öndeki eri çapraz yürüterek ağaç olan tepeyi aştık. Yuvarlanarak indik. On gecede yandaki engeli dolaşarak gittik. Kılavuz yeri şaşırıp boğazlandı. Bunalıp “kağan, yetiş” demiş. Anı suyuna vardık. O sudan aşağı gittik. Yemek için attan iniyor, atı ağaca bağlıyorduk. Gece gündüz dört nala gittik. Kırgızları uykuda bastık. Uykularını mızrakla açtık. Hanı, ordusunu topladı; savaştık ve yendik. Hanlarını öldürdük. Kırgız boyu kağana teslim oldu, baş eğdi. Geri döndük, Kögmen ormanını dolaşarak geldik.

Kırgız’dan döner dönmez Türgiş kağanından casus geldi. Haberi şöyle idi: Doğudan kağana sefer edelim. Biz yürümezsek onlar bizi, kağanı yiğit, danışmanı bilgili olduğu için eninde sonunda onlar bizi mutlaka öldürecek, demiş. Casus, türgiş kağanı çıkmış dedi, On Ok boyu eksiksiz çıkmış dedi: Çin ordusu da varmış.

Bu haberi işittiğimiz sırada katun (kraliçe) vefat etmişti. Kağanım, ben eve ineyim, onun yoğ törenini yapayım dedi. Orduya “gidin Altun ormanında oturun” dedi. “Ordunun başında İni İl Kağan, Tarduş şadı gitsin” dedi. Bilge Tonyukuk’a, bana şunları söyledi : “Bu orduyu ilet” dedi, “ben sana ne söyleyeyim. Kararı istediğin gibi ver” dedi; “gelirse göreceği var, gelmezse haberciyi ve haberi alarak otur” dedi.

Altun ormanında oturduk. Üç casus geldi. Haberleri bir: Kağan orduyu çıkardı. On Ok eksiksiz çıktı. Yarış ovasında toplanalım demişler. Bu haberi işitince haberi kağana yolladım. Handan haber geldi: “Oturun, öncüyü ve nöbetçiyi iyice düzenleyin, baskın yapmayın” demiş. Bögü Kağan bana böyle haber yollamış. Apa Tarkan’a ise gizli haber göndermiş. Bilge Tonyukuk kötüdür, kindardır; yanılır; orduyu yürütelim diyecek; kabul etmeyin.

Bu haberi işitince ordu yürüttüm. Altun ormanını yol olmaksızın aştık. İrtiş ırmağını geçit olmaksızın geçtik. Gece de yol aldık ve Bolçu’ya şafak sökerken ulaştık.”

İKİNCİ TAŞ (Batı Cephesi)

“Haberciyi getirdiler. Sözü şöyle idi: Yarış ovasında yüz bin asker toplandı dedi. Bu sözü işitince beğler, hepbirlikte geri dönelim, zayıfın utancı daha iyidir dediler. Ben şöyle dedim; ben, Bilge Tonyukuk: Altun Ormanını aşarak geldik, İrtiş ırmağını geçerek geldik. Gelenler yiğit dediler duymadılar; tanrı, Umay, mukaddes yer su üzerine çöküverdi. Niçin kaçıyoruz? Çok diye niçin korkuyoruz? Azız diye niçin kendimizi küçümsüyoruz? Hücum edelim dedim. Hücum ettik ve yağmaladık.

İkinci gün ateş gibi kızıp geldiler. Savaştık. Bizden iki ucu, yarısı fazla idi. Tanrı yarlığadığı için çok diye korkmadık ve savaştık. Tarduş şadına kadar kovalayıp dağıttık. Kağanını tuttuk; yabgusunu, şadını orada öldürdük. Elli kadar er yakaladık. Hem o gece halkına haber gönderdik. O haberi işitip On Ok beğleri, halkı hep geldi, baş eğdi. Halkın birazı kaçmıştı. Gelen beğleri ve halkı düzenleyip toplayarak, On Ok ordusunu yürüttüm. Biz de yürüdük. Anı’yı geçtik. İnci ırmağını geçerek Tinsi oğlu denen ebedi Ek dağını aşırdım.”

İKİNCİ TAŞ (Güney Cephesi)

Demir Kapı’ya kadar gittik. Oradan geri döndük. İni İl Kağan’a… Tacikler, Toharlar… ondan berideki Suk başlı Soğdak kavmi hep gelip baş eğdi.

Türk milletinin Demir Kapı’ya , Tinsi Oğlu denen dağa ulaştığı hiç vâki değildi. O yere, ben Bilge Tonyukuk ulaştırdığım için sarı altın, beyaz gümüş, kızıl yak öküzü, eğri deve, mal sıkıntısızca getirdik.

İlteriş kağan, bilgisinden dolayı, yiğitliğinden dolayı Çin ile on yedi defa savaştı. Kıtaylarla yedi defa savaştı. Oğuzlarla beş defa savaştı. Bu savaşlarda da danışmanı hep ben idim. Kumandanı da yine ben idim. İlteriş Kağan’a, Türk’ün hakim kağanına, Türk’ün bilgili kağanına.”

İKİNCİ TAŞ (Doğu Cephesi)

Kapgan Kağan… Gece uyumadı, gündüz oturmadı. Kızıl kanımı dökerek, kara terimi akıtarak işimi gücümü hep ona verdim. Öncüleri yine uzaklara gönderdim; hisarları, gözcüleri çoğalttım; basılan düşmanı getirdim; kağanım ile seferlere çıktık. Tanrı korusun, bu Türk milletinin içinde silahlı düşman dolaştırmadım, damgalı at koşturtmadım. İlteriş Kağan kazanmasaydı, onun ardından ben kazanmasaydım il yine, millet yine yok olacaktı. O kazandığı için, ardından ben kazandığım için il yine il oldu, millet yine millet oldu.

Ben artık yaşlandım, kocadım. Her hangi bir yerdeki kağan sahibi bir millete benim gibisi olsa ne sıkıntıları olabilir?

Türk Bilge Kağan ilinde yazdırdım. Ben Bilge Tonyukuk.”

ORHUN YAZITLARI VE DÖNEMİN DİLİ İLE İLGİLİ SEÇME BİBLİYOGRAFYA

  • “Göytürk Yazıtlarında kelimelerin noktalanması özellikleri”, Elisa C. Şükürlü, TDAY 1993 s.  121

  • “A feature o izafet in the Orhun inscriptions”, B.S. Adams, TDAY 1978-1979 s. 39

  • “Avrupa’nın Göktürk harfli eski anıtları”, Soslanbek Y. Bayçorov, TDAY 1990 s. 13

  • “Bazı imla gelenekleri”, O.N.Tuna, TDAY 1957, s. 41

  • “Bir Runik Harfin Fonetik Değeri Hakkında” T. Tekin, RRAİ, s. 412

  • “Bugut’taki Sogtça kitabeye yeni bakış”, S. G. Klyaştornıy-V.A. Livşiç, TDAY 1987, s. 201

  • “Dil sistemindeki Eski Türkçe unsurlar: Rekonstrüksiyon problemleri”, Erden Z. Kacıbekov, TDAY 1990 s. 81

  • “Eski Doğu Türk Yazısında Kullanılan Ligatürler ve Bunlarla İlgili Bazı Meseleler Hakkında” O.N. Tuna, (III. Sovyet-Türk Kollokyumu, Göktürk Yazıtları-Tebliğler 8-15 Haziran 1990, SSCB Kazakistan İlimler Akademisi, Alma-Ata)
  • “Eski Önasya’da Kut (veya Gut) Halkının Dili ile Eski Türkçe Arasındaki Benzerlikler” Kemal BALKAN, Erdem AKM Dergisi, c. 6, sayı 16, Ocak 1990, sayfa 1-64
  • “Eski Türk Yazı Dillerinin Özellikleri Üzerine Düşünceler ve Bunların Teşekkülü ile Türk Siyasi Birlikleri Arasındaki İlişkiler”, Ş. Tekin, Tarih ve Toplum, Mayıs 1992, sayı 101, sayfa 9-19
  • “Eski Türkçe üzerine üç not”, Sır Gerard Clauson, TDAY 1966, s. 19

  • “Eski Türkçe üzerine”, T. Banguoğlu, TDAY 1964, s. 77

  • “Eski Türkçenin gramer yapısı ve örnek olarak fiilden isim yapan -l eki”, N. Hacıeminoğlu, TDAY 1990 s. 65

  • “Eski Türkçenin yazı dili”, Sabit Paylı, TDAY 1959, s. 311

  • “Göktürk anıtları ile yaşayan üç lehçemizin (Halaç, Çuvaş, Saha/Yakut) tarihi ilgi düzeni”, Gürer Gülsevin, TDAY 1990 s. 55

  • “Göktürk Tarihinin Meseleleri: Tonyukuk kitabesinin ikinci taşının Doğu yüzü hakkında bazı yeni görüşler”, O. F. Sertkaya, TDAY 1986, s. 59

  • “Göktürk yazıtlarının Türk iskan (yerleşme) tarihindeki yeri”, T. Baykara, TDAY 1990 s. 17

  • “Kâğıda yazılı Göktürk metinleri ve kâğıda yazılı Göktürk alfabeleri”, O. F. Sertkaya, TDAY 1990 s. 167

  • “Kök-Türkçe Kaynaklarda Geçen Boy ve Kavimler Üzerine: Çikler”, Sadettin Gömeç, Türk Kültürü, nu. 370
  • “Kök-Türklerin tarihi hakkında Çin kaynakları”, Ş. Tekin, TDAY 1961, s. 359     

  • “Köktürk yazılı belgelerinde ve Uygurcada uzun vokaller”, O. N. Tuna, TDAY 1960, s. 213

  • “Köktürk Yazıtlarında ‘Ölüm’ Kavramı ile İlgili Kelimeler ve ‘kergek bol-‘ Deyiminin İzahı”, O.N. Tuna, VIII. TDK Kurultayında okunan Bilimsel Bildiriler 1957, Ank. 1960, sayfa 131-148
  • “Köktürkçenin söz varlığı üzerine”, D. Aksan, TDAY 1980-1981 s. 17

  • “Köl Tigin yazıtı bir nutuk metni midir?”, A. Bican Ercilasun, TDAY 1990 s. 31

  • “Kuzey Moğolistan’da Yeni Bir Uygur Anıtı: Taryat (Terhin) Kitabesi”, T. Tekin, TTK Belleten, c. XLVI Ekim 1982 sayı 184
  • “Materialien zum uigurischen Onomasticion-II”, P. Zieme, TDAY 1978-1979 s. 81

  • “Notizen zum alttürkischen Sprichwortschatz”, Peter Zieme, TDAY 1991 s. 47

  • “Orhon-Yenisey yazıtlarının orfografiyası”, Elisa C. Şükürlü, TDAY 1990 s. 189

  • “Orhun-Yenisey yazıtlarının dilinin incelenmesinde bazı meseleler”, Ebulfez Recebov, TDAY 1990 s. 151

  • “Tes Abidesi”, S.G. KLYAŞTORNİY,  (ilk neşir)(TT aktaran, Selcen BOZKURT) TKA Hamit Zübeyr KOŞAY Armağanı yıl XXIV/2 Ank. 1986
  • “Tes Yazıtı Üzerine Dokuz Not”, Talat Tekin, Erdem AKM Dergisi, c. 5, sayı 14, Mayıs 1989, sayfa 379-389
  • “Tonyokuk Abidesi Üzerine Üç Not”, O.F. Sertkaya, Türkiyat Mec. c. XIX 1977-79 İst. 1980
  • “Türk tarihinin başlangıcı”, V. Hatiboğlu, Türkoloji Der., Ank. 1979

  • “Türkçe En Eski Dava Dilekçesi”, T. Tekin, Tarih ve Toplum Eylül 1989 c. 12, sayı 69, s. 54-56
  • “Türkolojide eleştiri sorunları üzerine”, O. F. Sertkaya, TDAY 1985, s. 137

  • “Türkolojide eleştiri sorunları”, Gerhard Doerfer, TDAY 1980-1981 s. 87

  • Tyorkskaya Runiçeskaya Grafika  A.S. AMANJOLOV, Alma-Ata 1980
  • “Yazılı devirlerdeki gelişmelere göre Eski Türkçenin yaşı”, Z. Korkmaz, TDAY 1989, s. 353

  • Yeni Farsçada Türkçe ve Moğolca Unsurlar (Tanıtma), S. Çağatay, TDAY 1967, s. 205

  • “Yenisey eski Kırgız yazıtlarının ilk zikri: Çin’e giden Romen seyyahı Nicolae Milescu (Spathery)’nin günlüğü 1675”, Ch. I. Constantin, TDAY 1985, s. 1

  • “Yenisey yazıtlarının yayınlarındaki bazı okuma ve anlamlandırmaların düzeltilmesi, yeni okuma ve anlamlandırma teklifleri”, O. F. Sertkaya, TDAY 1993 s.  67

  • Ekin ara idi oksuz kök türk ança olurur ermiş  (KT, D 2-3) ibaresi üzerine”, O. N. Tuna, TDAY 1993 s.  77

  • Bir kişi yañılsar oğuşı bodunı bişükiñe tegi kıdmaz ermiş  (KT, G 6=KB, K 4) ibaresi üzerine”, A. Bican Ercilasun, TDAY 1993 s. 83

  • “Dağlık Altaylardaki Kalbak-Taş mabedinin Göktürk yazıtları (A.-47, 48, 49, 50)”, D.D. Vasiliyev,TDAY 1993 s. 91

  • “Vilhelm Thomsen’in çalışmaları ve Kırgızistan’da bulunan Göktürk yazıtları”, Çetin Cumagulov, TDAY 1993 s.  99

  • “Kazakistan’da bulunan Çin aynası ile Sasani tabağındaki Runik Türk yazıtları”, A.S. Amanjolov, TDAY 1993 s.  115

  • “Bilge Kağan yazıtının doğu yüzünün ilk satırında iki ediz kerekülüg  mü yoksa  kidiz kerekülüg  ‘keçe çadırlı’ mı okunmalı”, H. Açıkgöz, TDAY 1994 s. 1

  • “Ulangom yazıtı üzerine ilave düşünceler”, A.M. Şçerbak, TDAY 1994 s.  131

  • “1893’ten 1993’e”, H. Eren, TDAY 1993 s.  21

  • “Bemerkungen zu Talat Tekins “Orhon Yazıtları”, Gerhard Doerfer, TDA 1992, s. 5

  • “Quelques remarques d’Epigraphie Turque ancienne”, Louis Bazin, TDA 1993 s. 33

  • “The runic graffiti at Yar Khoto”, Marcel Erdal, TDA 1993 s. 87

  • “On the Chief Totem of Ancient Turks (mainly on the basis of linguistic material)”, A. M. Shcerbak, TDA 1993 s. 203

  • “Elegest (Körtle Han) Yazıtı”, T. Tekin, TDA 1995, s. 19

  • “Eski Türk yazıtlarında yabancı öğeler-I”, M. Ölmez, TDA 1995, s. 227

  • “Orhun: Moğolistan Türk Eserleri atlası”, (Tanıtma), N. Yüce, TDA 1995, s. 247

  • “Eski Türkçedeki Oğuzca belirtiler”, Z. Korkmaz, Türk. D. Ü. Arş. I., s. 205

  • “Orhun Abideleri Hakkında Türkiye’deki İlk Bilgiler”, Bilge Ercilasun, Uluslar Arası Türk Dil Kurultayı 1996, (Ank. 1999), s. 409-422

  • “Kızıl Kum (Ulaan Gom) yazıtında geçen kişi adı üzerine”, O. F. Sertkaya, TDAY 1994 s. 137

  • “Göktürk anıtlarının altayistik açısından değerlendirilmesi”, T. Gülensoy, TDAY 1990 s. 41

  • “Eski Türklerde edebi bir dil var mıydı?”, Ethem R. Tenişev, TDAY 1982-1983 s. 157

  • “Eski Türkçe ı-~yı- hakkında”, Gerhard Doerfer, TDA 1995, s. 5

  • “Zu alttürkisch ı-~yı-”, Gerhard Doerfer, TDA 1995, s. 12

  • “Eski Doğu Türk yazısında ligatürler”, O. N. Tuna, TDAY 1990 s. 207

  • “Sümer-Türk dillerinin tarihi ilgisi ve Türkçenin yaşı meselesi”, O. N. Tuna, TDAY 1989, s. 257

  • “Eski Türk Şiirinin Kaynaklarına Bir Bakış”, O. F. SertkayaTürk Dili?
  • “Some notes of the style  of the Ancient Turkish Poetry”, Iya Vasilyevna Stebleva, TDAY 1991 s. 65

  • “Türk şiirinde dörtlük tarzının doğuşu ve gelişmesi”, O. F. Sertkaya, TDAY 1991 s. 89

  • “Divanü Lügati’t-Türk’te Türk halk şiiri”, S. Sakaoğlu, TDAY 1991 s. 97

  • “Divanü Lügati’t-Türk’te aruz vezniyle yazılmış şiirler”, K. Eraslan, TDAY 1991 s. 113

  • “Eski Türk şiir geleneği ve hece vezninin oluşumu”, Tofig Davudoğlu Melikov, TDAY 1991 s. 149

  • “Doğu Avrupa’nın Runik alfabe sistemleri üzerine”, Istvan Vasary, TDAY 1993 s.  51

  • “Göktürk yazı kültürünün Asya’nın merkezinden doğu Avrupa’ya yolu”, D.D. Vasiliyev, TDAY 1993 s. 61

  • “Genel yazı nazariyesi ışığında Göktürk yazısının menşei meselesi”, Viktor G. Guzev, S.G. Klyaştornıy, TDAY 1993 s.  27

  • “Asya ve Avrupa’daki Runik yazıların anonimliği, farklılığı ve yayılımı”,  Edward Tryjarski, TDAY 1993 s. 43

  • “Türk ‘runik’ yazısının yayılmasına dair”, A. M. Şçerbak, TDAY 1990 s. 183

  • “Sayan-Altay Türklerinin yeni runik yazısı”, L. Kızlasov-İ. Kızlasov, TDAY 1990 s. 85

  • “The runic inscription on a golden bracteat from Mongolia”, Sergej G. Klyashtornyj, TDA 1993 s. 129

  • “Traces of the Turkic Runic Script in Central Poland”, E. Tryjarski, Uluslar Arası Türk Dili Kongresi Bil. 1988, s. 11

  • “Göktürk Yazısının Otokon Menşei Varsayımını Geliştirme Denemesinin Bazı Sonuçları”, Viktor G. Guzev, Uluslar Arası Türk Dil Kurultayı 1996, (Ank. 1999), s. 461-465

  • “Eski Türkçede “-ş/-ş-, -l/-l->y” Nöbetleşmeli Kök Alamorfları, Günay Karaağaç, Uluslar Arası Türk Dil Kurultayı 1996, (Ank. 1999), s. 593-599

GELENEKSEL TÜRK DİNİNDEN ANADOLU’YA TAŞINANLAR

GELENEKSEL TÜRK DİNİNDEN ANADOLU’YA TAŞINANLAR

Prof. Dr. Harun GÜNGÖR
431970_10151412750507951_96560761_n
Geleneksel Türk Dininden Anadolu’ya taşınanlar konusuna geçmeden önce burada sıkça söz konusu edeceğimiz iki kavram üzerinde durmak gerekir.
Bunlar:
1. Geleneksel Türk Dini
2. Şamanizm
1. Geleneksel Türk Dini
Gök tanrı dini, tengriyanizm, tenircilik adları ile de anılan geleneksel Türk dini, Türklerin Gök Tanrı temelinde, yazılı bir kaynağa dayanmaksızın, kendi iç kültürel dinamiklerinden doğan ve kuşaklar boyu aktarılarak günümüze kadar ulaşan, gelenek ve göreneklerle şekillenmiş inanç ve pratikler bütünüdür.
Geleneksel Türk Dininin temel unsurlarını dikkate aldığımızda bunların;
a. Gök Tanrı
b. Yer-su
c. Atalar kültü
ç. Evrenin yaratılışı
d. Dünyanın sonu
e. İbadetler
olduğunu görürüz.
Bunlar üzerinde kısaca durmak gerekmektedir:
Türkler tanrıyı Tanrı, Tengeri, Tangara, Tanara, Teri, Tenir, Kuday, Çalap vs. gibi çeşitli adlarla anmışlardır. Fakat bütün Türkler şu veya bu şekilde Tanrı adını kullanmış ve kullanmaktadırlar. Her ne kadar kitabelerde o, millî bir tanrı gibi gözükse de aslında o, evrensel bir tanrıdır. Türk tanrısı Deus Otiosus (Kozmik, durağan, karışmayan) bir karakter taşımakta, insanların işlerine müdahalede bulunmamaktadır. O, antropomorfik bir özelliğe sahip olmadığı gibi, Türk tanrı anlayışında hierogamie de yoktur.

Yer-sular tabiat güçleri, yaşadığımız ülke, dağ, orman, su, yer, hepsi vatanımız ve bunların kutsallığı, Iduk oluşu. Iduk yerler korunmaya alınmış, oralarda yetişen ağaç ve ormanlar kutsallıkları nedeni ile kesilip koparılmamıştır.

Atalar kültü: Patriarkal aile tipinin egemen olduğu toplumlarda karşımıza çıkan bu kült, Türkler için de söz konusudur. Bu inanç sisteminde, topluma çıkan bu kült, Türkler için de söz konusudur. Bu inanç sisteminde, topluma Konu ile ilgili ikinci tanım ise Fransız antropolog Roberte Hamayon’a aittir.

Ona göre Şamanizm Yontma Taş devrinde ortaya çıkmış bir harekettir ve esası av ile avcı arasındaki ruhsal ilişkiyi sağlamaktan ibarettir. Ancak Şamanizm Cilalı Taş çağında pastoral ekonomik düzenden tarım toplumuna geçişte bir mutasyona uğramış, daha önceki dönemde hayvan ruhları ile ilişki esasına dayalı olan Şamanizm, insan ruhları ile ilişki esasına dayanmış bunun neticesinde de atalar kültü vs. inanışlar ortaya çıkmıştır.2

P. Garrone başta olmak üzere birçok araştırmacı Türk-Moğol Şamanizmi’nin Arap-Fars Müslümanlığı ile kesiştiği bölgede ortaya çıkmış ve İslamize edilmiş Şamanizm=Baskılık olarak niteledikleri Orta Asya Türk Şamanizmi üzerinde de durmaktadırlar.3

Dünyada tek tür Şamanizm’den bahsetmenin mümkün olmadığını anlatan Hamayon, birçok din ve kültürde var olan kendinden geçme tekniği ile Şamanizm’in tanımlanamayacağını anlatmakta ve Şamanizm’in temelini en basit bir biçimde “Al gülüm, ver gülüm” prensibinin oluşturduğunu ifade etmektedir.

Üzerinde duracağımız üçüncü tanım ise eski Sovyet etnolog ve antropologlarının yaptığı tanımdır. Bunlar daha çok Şamansız bir Şamanizm’in varlığını devam ettirdiği Sovyetler Birliği’nde Şamanizm’e bir din olup olmaması açısından yaklaşmışlardır. Yakut etnolog G. V. Ksenofontov’a göre Şamanizm bir dindir. Hatta o, Hristiyanlığın babaannesidir. L. P. Potapov, onu, “Arkaik düalist bir dünya görüşüdür.” diye tanımlarken, S. Tokarev, Şamanizm’i bir din olarak kabul etmektedir. L. N. Gumilev ise onu, mistik ateizmin karmaşık bir sistemi olarak nitelemektedir. Zira Kuzey Asya toplumlarında kendilerine hürmet gösterilen Tanrılar değil ruhlardır. Söz konusu tanrılar bile olsa onlara tapınma söz konusu
değildir. Altay ve Yakut inanışlarında varlıklarına şahit olduğumuz Bay Ülgen ve Arıı Toyon geleneksel Türk dininde yer alan Gök Tanrının kendisidir.

Burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. O da Şamanizm’in bir din olup olmadığı meselesidir. Her iki iddiada bulunanlar da vardır. Bu, probleme hangi ölçütleri esas alarak ve nereden baktığınıza bağlıdır. 3. Türk Dünyası ve Anadolu’da Geleneksel Türk Dininin İzleri

Geleneksel Türk dini inanışlarının bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür.

Geleneksel Türk dini inanışları içerisinde en köklü ve günümüze ulaşanı kurban geleneğidir. Kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılan kurban ibadeti, hangi dine mensup olursa olsun bütün Türk toplulukları tarafından yerine getirilmektedir. Önceleri ruhlar için kesilen/yapılan bu kurbanlar, günümüzde şükran ve kefaret kurbanlarına dönüşmüştür. Tanrı rızası için bu kurbanların etleri komşulara dağıtılmakta ya da kurban sahibi tarafından pişirilerek evde, bahçede, kilise veya cami avlusunda insanlara ikram edilmektedir. Burada bilinmesi gereken
hususlardan biri de kurban edilen hayvanın kemiklerinin kırılmamasıdır.

Geleneksel Türk dini inanışlarından günümüze kadar ulaşan diğer bir uygulama ise, toplu hâlde yapılan mezar ziyaretleridir. Türkler ölülerini gömdükleri yerlere sin, kabir, kesene, mola, meşhed vb. adlar vermişlerse de en yaygın kullanıma sahip olan mezar ve mezarlık kelimesidir. Ziyaret edilen yer anlamına gelen mezar ve mezarlıklar bütün Türk dünyasında arife ya da dinî bayram günleri halk tarafından topluca ziyaret edilmektedir. Bu durum bir yandan ölüler kültü ile ilişkili olduğu gibi, türbe, tekke, yatır, dede mezarları vs. ziyaretleri ise doğrudan Atalar kültü ile bağlantılıdır.

Bütün Türk dünyasında ölüler güneş battıktan, hatta bazı yörelerde ikindi vaktinden sonra gömülmezler. Çünkü Türk toplulukları güneşin batımı ile birlikte yerlerin mühürlendiğine/kilitlendiğine inanmaktadırlar. A. M Sagalaev’in de belirttiği gibi eğer bu vakitten sonra yer kazılır ve orada bir delik açılırsa yeraltında yaşadıklarına inanılan kötü ruhlar yeryüzüne çıkarak insanlara her türlü kötülüğü yapabilirler.4

Ayrıca bu inanışa bağlı olarak aile ile birinci dereceden kan bağı olanlar dışında, güneş battıktan sonra evden tencere, tuz, makas, iğne vb. dâhil olmak üzere hiçbir eşya komşulara verilmez ve onlardan da istenmez.

Yoğ- Yuğ törenleri, Türk toplulukları açısından önemli törenlerdir. Ölünün arkasından ağıt yakmak / söylemekle başlanılan yuğ-yoğ törenleri günümüzde ölümü müteakip verilen “ölü aşı, can aşı, kazma takırtısı, can pidesi vb.” isimli yemekle devam etmektedir. Özellikle Orta Asya Türk topluluklarında ölünün ruhunu teskin ve onun kötülüklerinden korunmak amacı ile verilen bu yemek, Anadolu’da mahiyet değiştirerek ölüye sevap olsun inancı ile verilmeye devam etmektedir. Örneğin ölmüş olan yakınlarını rüyasında gören kimse, sabah kalktığında onun için mutlaka bir sadaka verir, iyilikte bulunur, hayır yapar. Hatta bu durum o kadar yaygın bir hâl almıştır ki, hiçbir neden yokken sabah size çay ısmarlayan birine ilk söylenen söz “Dedeni rüyanda mı gördün?” dür.

Ölü ile ilgili diğer bir inanış ise, mezar yapılarıdır. Türk topluluklarının ana kültüründe ölüyü gizleme inancı yer almaktadır. İşte bu inanış sebebiyle dinleri ne olursa olsun bütün Türk toplulukları sapıtmalı/ saptırmalı mezarlar yaparlar. Bu tür mezarlarda ölü toprağın yığıldığı yerin altında değil, mezarlara yapılan bir cebin içerisine konulur.. Günümüzde bu tür mezar yapılarışehirlerden daha çok kırsal alanlarda kendini göstermektedir.

Bütün Türk toplulukları, mezarların baş ve ayakuçlarına şahide adı verilen birer adet taş ya da ağaç dikmektedirler. Taşnine geleneğinin bir devamı olarak kabul edilen bu taş ve ağaçlardan ölünün baş tarafındaki ölenin kendini; dinî, sosyal ve millî kimliğini, ayakucundaki ise ölenin ailesini temsil etmektedir. Ancak ruhlarla ilgili tasavvur ve düşüncelerin değişmesi mezar taşlarının yapılarında da kendini göstermektedir.

Geleneksel Türk dini inanışlarından günümüze intikal eden ve bütün canlılığı ile varlığını devam ettiren diğer bir inanış ise, Ateş ve Ocak inanışıdır. Türklerde ateş, Gumilev’in de ifade ettiği gibi, tapınma objesi değil, temizleme vasıtasıdır ve bu niteliği ile Zerdüşti ateşten ayrılır. Ateş ve ateşe bağlı olarak yapılan tütsüleme; evi, iş yerini, çarşıyı, pazarı vb.ni kötü ruhlardan korur. Ateşin yakıldığı ocak da kutsaldır ve su dökülerek söndürülmez.

Geleneksel Türk dini inanışları içerisinde ruhlara inanış da büyük bir yer tutar. Bu ruhlar içerisinde en yaygın ve günümüze ulaşanı, “al kızı, al gelini, al karası, al basması vb.” adlarla anılan “al” ruhudur. Özellikle lohusa kadınlara kötülük yapan ve onların ölümüne neden olan al ruhu çeşitli biçimlerde tasavvur edilmekte olup, bununla ilgili inanış bütün Türk dünyasında mevcudiyetini devam ettirmektedir. Bunun dışında Anadolu’ya intikal eden başka bir ruh tasavvuru yoktur. Bu konu ile ilgili olarak, Orta Asya Türk toplulukları, Kazak, Kırgız, Altay vb.de çocukların koruyucusu olarak kabul edilen ve günümüzde bu topluluklarda bütün canlılığı ile varlığını sürdüren umay, ene/ ana inanışı Anadolu’ya intikal etmemiştir.

İsimlendirilemeyen ruhlar ise, İslam’ın etkisi ile Cin ve Peri şekline dönüşerek yaygınlaşmıştır. Anadolu’ya nispetle Orta Asya Kazak, Kırgız, Özbek, Çuvaş vb. topluluklarda Ruh= Ervah inanışı oldukça güçlü bir biçimde varlığını hissettirmektedir.5

Geleneksel Türk inanışları içinde yaygın olan bir diğeri ise ağaçlara çaput ve bez bağlama inanışıdır. Bir tür kansız kurban olarak da adlandırabileceğimiz bu inançta, insanlar çeşitli dilek ve isteklerinin yerine gelmesi amacı ile söz konusu bez ve çaputları kendi kutsal bildikleri ağaçlara bağlamaktadırlar. Burada ağaçlara bağlanılan bezler onu bağlayan kişinin vücudunun bir parçasını sembolize etmektedir. Yoksa onlar basit bir bez parçası değildir.

Burada önemle üzerinde durulması ve belirtilmesi gereken bir konu da Yakut, Tuva Altay Şamanlarının gösterdiği kerametlerle, Müslüman Türklerce Evliya, Eren, Dede olduklarına inanılan kimselerin gösterdikleri kerametlerin aynı oluşudur. Örneğin, dona girme=biçim değiştirme, gizli şeyleri bilme, su üzerinde yürüyerek karşıdan karşıya geçme vs. Bu konuda Ksenofontov’un Şamanizm adlı eserinde oldukça fazla hikâye mevcuttur. İşte onlardan bir örnek:
Bir erkek şamanla bir kadın şaman kamlık etmeye başladılar. Kadın şaman:
—Hangi dona girip birbirimizin gücünü deneyelim? dedi.
Erkek şaman:
—Balık donuna girelim, dedi.
Kadın şaman balık donuna girip denize daldı. Erkek şaman da onu kovalamaya başladı. Kısa bir süre sonra ona ulaştı ve şaman kadını kuyruğundan yutmaya başladı. Ancak şaman kadın onun ağzına sığmadı. Büyük bir çaba ile onun ağzından çıkıp erkek şamanın bizzat kendisini yuttu.Şaman kadın su kuşu donuna girip evine uçarak döndü.6

Yukarıda ifade ve zikrettiğim bütün bu inanışlar, dinleri; Müslüman, Hristiyan, Budist, Musevi ya da Akdin vb. ne olursa olsun bütün Türk topluluklarında kabul gören ve var olmaya devam eden inanışlardır. Kabul ettikleri resmî dinlerin baskısı ile bu inanışların hurafe, boş inanış ve bid’at olarak nitelendirilmeleri, onların ikinci plana atılmalarına ve gün geçtikçe yok olmalarına neden olmaktadır.

1 ELIADE, Mircea, Le Chamanisme et les techniques archaïques de l’extase, Paris, Payot, 1951, s.14.
2 HAMAYON, Roberte, La Chasse à l’âme. Esquisse d’une théorie du chamanisme sibérien, Nanterre Société d’ethnologie, 1990.
3 GARRONE, Patrick, Chamanisme et Islam en Asie Centrale, La Baksylyk hier et aujourd’hui, Paris, 2000.
4 SAGALAEV, A. M., Uralo- Altaiskaya Mifologiya: Simvol i arhetip, Nauka, Novosibirsk, 1991, s.71.
5 DEVRENBEKOV, Jakay ve TURSINOV, Edige, Kazakh Baskı Balgerleri, Almatı, 1993, s.12- 17.
6 KSENOFONTOV, G. V., Şamanizm ızbarnnie trudı, Yakutsk, 1992, s.184.

http://www.turkiyat.hacettepe.edu.tr/Yasayan_Eski_Turk_Inanclari.pdf

Tanrı Gönendire: http://www.tdk.gov.tr/images/css/TDD/1954s29/1954s29_15_A_ONDER.pdf

Tanrı Kavramı:
http://www.tdk.gov.tr/images/css/TDD/1991s472/1991s472_03_A_ONDER.pdf

Orta Asya’dan göç etme bir efsanedir

Orta Asya’dan göç etme bir efsanedir

Kaliforniya Üniversitesi’nde antropoloji eğitimi alan Timuçin Binder, şimdi İTÜ’de Dünya Tarihi dersi veriyor.

ECEVİT KILIÇ

ECEVİT KILIÇ

İTÜ öğretim üyesi, antropolog Timuçin Binder Anadolu’nun 1071 sonrasında Türkleştiği savına karşı çıkıyor: Buradaki insanın tarihi 40 bin yıl öncesine uzanıyor..

Genetik teknolojisindeki baş döndürücü gelişmeler sadece geçmişe değil geleceğe de ışık tutuyor. DNA moleküllerinin dizilişi pek çok kişi ve ulus için hayati öneme sahip “nereden geldim” sorusuna da yanıt veriyor. Ancak Türkiye’de bu konuda kapsamlı bir araştırma yok. Amerika ve Avrupa’da Oxford gibi birkaç üniversite ve yüklü bir ücret karşılığı bazı şirketler bireysel gen incelemesi yapıyor. Bir de National Geographic dergisinin devam ettirdiği “Genografi” projesi var. Bu merkezlere son dönemde Türkiye’den de başvurular yoğunlukta. Derginin ve ilgili şirketlerin sitesine girenler bir DNA numune paketi ve şifre alıyor. Ortalama olarak 100 ile 450 dolar arası bir ücret ödeniyor. Gönderilen paketteki çubukla ağız içinin bir bölümü kazınıyor ve çubuğun üzerindeki DNA numunesine hiç dokunulmadan gönderiliyor. Merkezde bu parça inceleniyor ve başvuranın atalarının nereden geldiği tespit ediliyor. Türklerle ilgili tüm bu genetik araştırmaların sonuçlarını yakından takip eden bir isim var: İTÜ İnsan ve Toplum Bilimi bölümü öğretim üyesi, antropolog Timuçin Binder. Kaliforniya Üniversitesi’nde antropoloji (İnsan kültürü, toplumu, biyolojisi üzerine araştırmalar yapan bilim dalı) eğitimi alan Binder, ardından tarih ve genetik bilimler üzerinden akademik çalışmalar yürüttü. Genetik miras tıbbın konusu olarak bilinse de antropolojinin ilgi alanına giriyor. Binder ile Türklerle ilgili genetik araştırmaların sonuçlarını konuştuk.

GELENLER YÜZDE 10-15
* Genetik araştırmaların Türklerle ilgili ortaya çıkardığı en büyük sonuç ne?
Türkiye’de yaşayan insanların büyük bölümünün 40 bin yıl önce de bu topraklarda yaşamış olmaları. Yani Türkler 1071 yılında Anadolu’ya gelmedi hatta 40 bin yıldır buradan kıpırdamamışlar. Bu topraklara aitler, Orta Asya’dan geldiği söylenenler buralı aslında.

* Orta Asya göçü olmadı mı?
Oldu ama gelenlerin sayısı çok az. Gen araştırmaları bugün Türkiye’de yaşayan insanların ne kadarının Orta Asya kökenli olduğunu ortaya çıkartıyor. Buna göre Türkiye’nin genetik yapısı tarih öncesi dönemde bugünkü şeklini alıyor.

* Göç edenler ne kadar az?
Bu rakam ortalama yüzde 10-15 civarında. Yani Orta Asya’dan bu topraklarda yaşayanların yüzde 10-15’i gelmiş ve nüfus yapısını da değiştirememişler. Hiç de Orta Asya’dan Anadolu’ya ‘bir kısrak başı gibi uzanan’ bir durum söz konusu değil. Orta Asya göçü bir efsane. Zaten gelen az sayıdaki insanın geni de çok daha kalabalık yerli toplulukların içinde kaybolmuş. Ayrıca gelenlerin Türk mü, İranlı mı veya Afgan mı olduğunu da bilmek çok zor.

* Neden zor?
Genetik araştırmada etnik bir tanımlama söz konusu değil. Genetik dağılımın araştırılması Türklerin kökenlerinin araştırılması anlamına gelmiyor. Çünkü ‘Oğuz geni’ veya ‘Türk geni’ diye bir şey yok. Genetik araştırma her insanın kökeniyle veya soyunun bugüne kadar nerelerde bulunduğuyla ilgili veriler taşıyor.

‘TÜRKLÜK’ KÜLTÜREL KİMLİK
* ‘Türk geni yok’ derken neyi kastediyorsunuz?
Türklük bizim ürettiğimiz kültürel kimlik. Aynı şekilde Yunanlılık da Ermenilik de bir kültürel tasarım ve kurgu. Türklük daha modern bir kavram ve son 200 yılın ürünü. Bugün bu topraklarda yaşayan insanların tarihi binlerce yıl önceden başlıyor. Yani herkese Türk diyemeyiz, Türklük bugünle ilgili. Kavramları biz icat ettik, herkese Türk dedik. Bizden öncekilerin kim olduğunu bilmiyoruz bile. Biz Uygurlara Türk diyoruz ama onlar kendilerine Türk demiyor. Etnik kimliklerden çıkarak bir şeylere ulaşmak çok zor. Türk olmak için Orta Asya’dan gelmek gerekmiyor. Türklük çok daha sonra oluşmuş bir kimlik. Göçle gelenler 1100’lü yıllarda “Danişmentname” adlı bir eser yazmışlar ama içinde Türk olduklarına dair tek bir kelime yok. Türk veya Türklük kelimesini ilk kullananlar yabancılar oluyor. Bir de Göktürkler kendilerine Türk demişler.

Kaynak: http://arsiv.sabah.com.tr/2007/12/10/haber,3FB722F1C5C04CCEB7FC21A7BC937B4C.html

« Older Entries Recent Entries »