TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMA SENARYOLARI

Osmanlı İmparatorluğu kurulmadan yutma planlarını yapmaya başladılar.

Yabancıların, Hıristiyan güçlerin (Haçlılar) bu dünyada tek bir amaçları var o da Türkleri Avrupa’dan atmak, Orta Asya’ya geri göndermek. Bunun için yüzyıllardır amansız bir uğraş içindeler. Öyle ki daha Osmanlı İmparatorluğu kurulmadan bu emellerini gerçekleştirmenin peşine düşmüşler.
Hıristiyan güçler, altı yüz yıl boyunca Osmanlı Devletine değişik saldırılar düzenliyorlar.
Parçalanması yüzyıllardır planlanan, çeşitli iç ve dış güçlüklere rağmen son zamanlara kadar direnebilen başka bir devlete rastlamak mümkün değil.
Günümüzde de hala bu amaçlarından vazgeçmiş değiller. Türkiye’yi eyaletlere bölüp parçalamak için artık pusudan çıktılar,var güçleriyle uğraşıyorlar… Bugünleri anlamak için geçmişte hazırlanan tezgahları bilmekte fayda var.
İlk olarak Suat Akgül’ün, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yayımlanan Paris Konferansı’ndan Sevr’e Türkiye’nin Paylaşılması Meselesi adlı makalesinden aktaracağız. Daha sonra Yirminci Yüzyılın başlarında, Romanya’nın İstanbul elçiliğini de yapmış olan diplomat Trandafir G. Djuvara’nın 1914 yılında yazdığı, “Türkiye’nin Paylaşılması Hakkında Yüz Proje” adlı kitabından bir özet ve kitapta yer alan proje başlıklarını sunacağız. Bu kitap, Avrupalıların 1281 yılından 1913 yılına kadar ülkemizi paylaşmak için neler yaptıklarını, -projelerini- açıklaması bakımından önem arzediyor. Emekli Büyükelçi Pulat Tacar’ın çevirisini yaptığı bu kitap Gündoğan yayınları tarafından Türk okuyucusuna kazandırıldı.

Paris Konferansı’ndan Sevr’e
I. Dünya Savaşı boyunca Müttefik ülkeler, birçok vesile ile Türkiye’ye veya merkezî güçlere ait bölgenin ilhakı yönünde herhangi bir istekleri bulunmadığını, amaçlarının bir yayılmadan çok Türk ve Almanların kötü yönetimindeki(!) halkların özgürlüğü olduğunu bildirdiler.
ABD’nin savaşa girmesi bu düşünceye daha da önem kazandırdı. ABD Başkanı W.Wilson 8 Ocak 1918 yılında “Ondört Madde”sini ortaya attığında, savaş sonrası oluşacak dünyada nüfuz bölgeleri elde ederek önemli bir güç haline gelmek istiyordu.
Özellikle Wilson’un 12. maddesi Türkiye açısından da büyük bir öneme sahipti. Bu madde şöyleydi, “Türkler’e ait olan kesimden Osmanlı Devleti’nin hâkimiyet haklarından emin olarak istifadesi temin edilmeli fakat Osmanlı hâkimiyeti altında olan diğer halkların da hayatlarından emin olarak bağımsız bir usul dairesinde ilerlemeleri teminat altına alınmalı ve Çanakkale bütün milletlerin ticaret gemilerine devletlerin garantisi altında açık bulunmalıdır.”

Fransa ve İngiltere arasında paylaşım konusunda çetin anlaşmazlıklar çıktı.

Birinci Dünya Savaşı sonuçlandığında üç önemli olayı da beraberinde getirdi. Bunlardan birincisi Amerika’daki gelişmiş endüstri ile aynı ayardaki İngilizler’in kurduğu petrol endüstrisinin geniş hesaplar içinde olmaları. İkincisi Amerika’nın kendi kaynaklarını kullanmayıp dış kaynaklara yönelmesi ve bunun sonucunda da Avrupa’daki güçleri uyandırması. Üçüncü olarak; savaş sonrasında Orta Doğu’da yeni politikalar oluştu. Böylece Güdümlü Sistemler ve Batılı güçlerin bu bölgede kullandıkları çeşitli oyunların gelişmesine ve çoğalmasına sebep oldu.
Orta Doğu ve Türkiye konusu büyük anlaşmazlıklara yol açan sorunlar da çok önemli bir yer tutmaktaydı.
Barış Konferansında Asya’da yeni kurulacak bir Türk Devleti ve ayrı ayrı ortaya çıkacak Ermeni, Kürt, Arap, Mezopotamya, Suriye ve Hicaz Devletleri problemi vardı. Barış Konferansı; bir taraftan Türkiye’yi, Fransa, İngiltere, Rusya ve İtalya arasında bölen gizli anlaşmalar, diğer taraftan da İngiliz’lerin Araplara verdiği taahhütler karşısında kaldı.
Rus İhtilâli, gizli anlaşmaların açıklanıp yayınlanması ve ABD’nin savaşa katılması ile Avrupa ve Dünya politikasına yeni bir tavır geldi.
Bu yüzden de konferansta kuvvetler arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Paris Barış Konferansı Ocak 1919’da toplandığı zaman bütün kuvvetler (Rusya hariç) Türkiye’nin parçalanması gerektiğinde hemfikirdiler. Boğazlar uluslararası bir duruma getirilecek, Ermenistan, Suriye, Filistin ve Mezopotamya Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılacaktı. Özellikle Fransa ve İngiltere arasında Anadolu’nun hangi bölgelerine sahip çıkılacağı konusunda çetin anlaşmazlıklar da çıktı. Bu arada Lloyd George Türkiye’den koparılacak bu bölgelere bir yenisini daha ekledi. Bu da “Mezopotamya ve Ermenistan arasında kalan Kürdistan” idi. Böylece İngilizlerce ortaya atılan Kürdistan’ın, Türkiye’den koparılması konusu diğer devletler tarafından hemencecik kabul gördü.

I. Türkiye’nin paylaşılması meselesi
Dünya savaşının başlamasıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nu hasta adam olarak niteleyip ölümüyle mirasını paylaşmayı bekleyen Avrupa büyük devletleri, bu projelerini karşılıklı anlaşmalarla uygulama sahasına koydu. Bu gizli anlaşmalarda sadece Müslüman olmayan bölgelerin taksimi değil, Anadolu’nun da taksimi öngörülüyordu. Mart 1915’te Fransa, İngiltere ve Rusya İstanbul Anlaşması ile Boğazdan ticaret gemilerinin serbestçe geçmelerini sağlarken İstanbul da serbest şehir olacaktı. Ayrıca birçok bölge Türk yönetiminden koparılacaktı. 26 Nisan 1915’te bu devletlere İtalya da katılarak Londra anlaşması imzalandı. Oniki ada ve Libya, İtalya’ya vadediliyordu. Mayıs 1916’da İngiltere, Rusya ve Fransa’nın katılımıyla Sykes-Picot anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Türkiye’nin doğusu Rusya’ya, Suriye ve Adana Fransa’ya Güney Mezopotamya ve Bağdat İngiltere’ye verilecekti. İngiltere ve Fransa’nın güdümünde bir Arap konfederasyonu kurulacak, “Kutsal yerler” anlaşma devletlerinin kararıyla ayrı bir rejime sokulacaktı.

İngiltere, Kürtleri, Türkler, Araplar ve İran’a karşı kullanmak istiyordu.

Son olarak Nisan 1917’de İngiltere, Fransa ve İtalya arasında St.Jean de Maurienne Anlaşması imzalandı. Anlaşmayla İtalya’ya Güney Anadolu’da bir takım imtiyaz bölgeleri veriliyordu.
ABD, Monroe Doktrini dolayısıyla kendi kıtasına çekilip kaldığından, Avrupa sorunlarıyla pek ilgilenme imkânını bulamamıştı. Bu paylaşma girişimlerinden hisse sahibi olamamışlardı. Ancak bu anlaşmalardan Wilson’un ve müşaviri Albay House’un haberleri vardı.
Rusya’nın Bolşevik ihtilaliyle bu anlaşmalar zincirinden kopması, İtalya’nın da özellikle İngilizler tarafından ileride kendilerine problem çıkarabileceği gerekçesiyle dışlanması, bu devletlerin yerine ABD’yi ve Yunanistan’ı getirmiştir. Bu ittifak zinciri, savaş sonrası dünyasının oluşmasında tek etkin güç olacaktır. Önce Mondros Ateşkes Andlaşması’nda, sonra da Paris Barış Konferansı’nda bu güçlerin yönlendirdiği görüşler ve ilkeler etkili olmuştur.
II. Paris Barış Konferansı’ndan Sevr’e Ermenistan ve Kürdistan Meselesi
a. İngiliz Politikası
İngiltere ilk plânda Rusya ile Türkiye arasına bir set çekmek istiyordu. Bunun için de Ermenistan’ın bir manda yönetimiyle kontrol altında tutulmasını ve bu mandanın da ABD’ye verilmesini istiyordu. Böylece İngiltere, Fransa, Rusya ve Türkiye’nin arasına ABD’nin bir tampon olarak konulması, İngilizlerin bölgeye nüfuz etmelerini daha da kolaylaştırabilecekti. Ayrıca İngiltere ekonomik sebeplerden dolayı Ermenistan’a yapamadığı yardımı Amerika kanalıyla gerçekleştirmiş olacaktı.
İngiliz Başbakanı Lloyd George, Ermeniler’in “olağanüstü zekâ”ya sahip olduklarını ve 40 bin kişilik bir ordu kurarak kendilerini bizzat savunmaları gerektiğini, İngiltere’nin o zaman Ermeniler’e silah ve malzeme yardımı yapacağını belirtti. Böylece hem İngilizler hem de müttefikler bu ordunun yetiştirilmesini memnumiyetle üstlenirlerdi. Barış Konferansı boyunca İngiliz diplomatları Yunan ve Ermenilerin bütün iddialarını gönüllüce kabul ediyorlardı. Lloyd George, Türkiye’den alınacak topraklara bir yenisini daha ekledi. Bu bölgenin Ermenistan’dan farklı bir özellik gösterdiğini fark edememişti. Ermenistan’ın burayı da içine alacağını sanıyordu. Sözünü ettiği bu bölge Mezopotamya ve Ermenistan arasında kalan Kürdistan’dı. Sonuçta bütün güçlü devletler Türk devletinden; Ermenistan, Suriye, Mezopotamya, Kürdistan, Filistin ve Arabistan’ın tamamen ayrılması konusunda anlaştılar. Kürtlerin mandaterliğini İngiltere üzerine almak istiyordu. Böylece İngiliz nüfuz alanı olan Mezopotamya ve İran’da yeni bir koz elde etmiş olacaktı.
Rusya’ya karşı duvarın tamamlanması, Kürtler’in Türkler’e hatta Araplar’a ve İran’a karşı kullanılması mümkün olabilecekti.

Wilson ABD’ye dönünce, İngiltere konferansta hakimiyeti ele geçirdi.

Türkiye’den alınacak toprakların listesine Kürdistan’ın da katılması İngilizlerin yeni politikalarının bir göstergesiydi. Hatta İngilizlerce 1918 yılında yaz aylarında İngilizlerin gözetiminde bağımsız bir Kürt devleti kurulması göz önüne alınmıştı. Böylece Türkiye’nin Ermenistan ve Mezopotamya arasındaki bölgeyi muhafaza etmesi önlenecekti. Dahası burası İngiltere ve Musul arasında bir supap teşkil ettiği gibi aynı zamanda petrol bölgeleri için de tampon bölge durumundaydı. İngiliz Sivil Komiseri Arnold Wilson 1919’un Ocak ayına kadar İngilizler’in rehberliği altında Lider rolündeki kabileler arasında bulunduğunda “İngilizlerin yardımı ile bağımsız bir Güney Kürdistan Devleti kurmakla görevlendirildi. A.Wilson ise esas çözümün Kürdistan’ın otonom bir bölge olarak Mezopotamya ile birleşmesinde yattığını belirtti”.
Paris Barış Konferansı’ndaki askerî temsilciler bir rapor hazırlayarak Konferans “Onlar”ına 5 Şubat 1919’da sundular. Rapor, İngiliz birliklerinin Filistin ve Mezopotamya’yı işgal etmesini ve İtalya’nın Kafkas bölgesini ve Konya civarını işgaline izin verilmesini sağlıyordu.
Suriye (Kilikya ve Filistin hariç) Adana, Halep, Humus, Şam demiryolu Fransız birliklerince işgal edilecekti. Eğer Ermenistan ve Kürdistan bölgelerinin işgali ihtiyacı ortaya çıkarsa ve Milletler Cemiyeti isterse Amerika bu bölgelere birliklerini gönderebilecekti. Ancak 1919 sonbaharına kadar bölgeleri paylaşma kararına varılamadı.
12 Eylül 1919’da yapılan toplantıda L. George bağımsız bir Kürdistan kurulmasına Türkler’in izin vereceği taahhüdünde bulundu.
San Remo’da hazırlanan tasarıda ise; yalnızca Trabzon ve Erzurum’la kalmayıp, denize de kıyısı olan bir Ermenistan kurulması isteği ağırlık kazandı. Ermenistan’ın mandaterliği konusunda Amerika’nın isteksizliği İngilizler tarafından burukluk ve serzenişle karşılandı. ABD’nin Ermenistan konusunda takındığı tavır dokunaklı bir yorumla karşılık buldu.
Ancak Wilson’un Amerika’ya dönmesi üzerine Konferanstaki etkisini tamamen güçlendiren İngiltere, bütün proje, plân ve çalışmalarını Sevr Andlaşmasına taşıdı ve orada kabul ettirdi. Sevr Andlaşmasında özerk bir Ermenistan ve Kürdistan’a yeşil ışık yakıldı.
Ermenistan konusunda Amerikan mandaterliği öngörülürken Amerika’ya da atlama taşı olabileceği bir yer verilecekti. Kürdistan’ı da denetimi altında tutan İngiltere bölgede en etkili güç haline geliyordu.
b. Amerikan Politikası ve Wilson Prensipleri’nin Etkisi
Wilson Prensipleri’nin 12. maddesinde, muhtariyetleri sağlanacağı vaat edilen kavimlerin başında Ermeniler geliyordu. Wilson bu maddede bunu açıkça belirtmemekle beraber, Amerika’da Ermeniler lehine yapılan propagandalar ve onlara yapılan maddi yardımlar, hatta ileri gelen devlet adamlarının Ermeniler lehindeki çabaları, Ermenilerin muhtariyetleri sağlanacak kavimlerin başında geldiğini gösteriyordu. Wilson, Paris Barış Konferansı’na hareket etmeden on gün önce (7 Şubat 1919’da) Temsilciler Meclisinde E.C.Little adlı bir milletvekili, Ermeniler lehinde ve Türkler aleyhinde uzunca bir konuşma yaparak Ermeniler’in, Türkler’in idaresinden kurtarılmasını, bunların Amerika tarafından himaye edilmesini istemişti.

ABD’nin bütün imparatorluk üzerindemandater olmasını uygun buluyorlardı.

Wilson Barış Konferansı’na gelince, Boğazlar projesi gibi Ermenistan’ın bir manda altında bulundurulması fikri de tasvip gördü. Wilson’un düşüncesine göre Milletler Cemiyeti mandası altında bulundurulacak olan Ermenistan şu bölgeleri ihtiva ediyordu:
“Ermeniler Van Gölü’nün kuzeyinde küçük bir sahada, Kars ve Erivan’dan maada her yerde azınlıktadırlar. Nüfusun % 30 ve 35’den fazlasını meydana getirmezler. Ermenilerin binlercesi sürülmüş, katledilmiş ve tabiat felâketlerine uğramış, bundan dolayı nüfusları azalmıştır. Aynı zamanda onlar beynelmilel entrikalara da hedef olmuşlardır. Haritada görülen hudutlar tabii hudutlardır. Bu hudutlar arasında kurulacak Ermenistan’a iktisadi hayatları için Karadeniz ve Akdeniz’de olmak üzere iki çıkış noktası verilmelidir.
Ahlat, Kars, Erivan ve Kilikya Ermeni bölgesidir. Ayrıca Ermenilerin bir avantajı da Trabzon’un kendilerine verilmesi ile oradaki Rumlarla birleşerek çoğunluğu teşkil etmesidir.”
Görüldüğü gibi Trabzon’u da içine alan büyük bir Ermenistan özellikle Amerika’nın mandası altına alınarak önemli bir imtiyaz bölgesi ele geçirilmek isteniyordu. Aslında bu durum Wilson’un kendi tespit ettiği prensiplere de aykırı bir durum arzediyordu. Wilson çoğunluk esasına dayanmasını istediği savaş sonrası düzenlemelere yine kendi çizdiği zorlama sınırlarla ters düşüyordu. Bir taraftan da Trabzon bölgesine Amerikan Yakındoğu Yardım Teşkilâtı ve Amerikan Konsolosluğu kanalıyla Ermeni nüfusu kaydırması yapılıyordu. Bundan amaç bölgede nüfus yoğunluğu ile birlikte baskı gruplarının oluşturulmasıydı. Amerikan kamuoyu da Ermenistan mandası konusunda harekete geçiniliyordu. Bunlardan en önemlisi İstanbul Robert Koleji Müdürü Dr. Gates’in Barış Konferasına gönderdiği mektuptur. Gates bu mektubunda, Ermeniler ve Rumlarla birlikte kötü idare edilen Türklerin de kurtarılması gerektiğini belirtiyordu.
Paris Barış Konferası’nda görevle Türkiye’ye tahkik için gönderilen Charles Orane ve Curchill King heyeti de konferansa bir rapor sunarak, Türkiye’de yapmış oldukları araştırmalardan sonra edindikleri kanaata göre, ABD’nin yalnızca İstanbul ve Ermenistan değil Suriye ve Filistin de dahil olmak üzere bütün imparatorluk topraklarını kapsayacak bir manda yönetimi kurulmasının uygun olacağını belirtiyorlardı.
Ermenistan’ın ABD tarafından manda yönetimine alınmasını daha çok üzerlerinden maddî ve ekonomik sorunların kalkacağı gerekçesiyle İngiltere ve Fransa istemekteydi. Aslında Amerika da bu problemli bölgeye pek el atmak istemiyordu. Fakat Amerika kendileri için Ermenistan’ın atlama taşı olacak bir yerde bulunmasını istiyordu. İşte bu yüzden Amerika sadece hissi yakınlıktan ve kamuoyu baskısından değil, yeni oluşacak bir dünyada iyi bir ekonomik çıkar kapma isteğinden Ermenistan’ın himayesi konusuna büyük önem vermiştir.

Mondros sonrası Ermenilerin Adana’yı işgaline izin verildi.

ABD, bir Ermeni Devletini ve onun manda yönetimini menfaatlerine ve prensiplerine daha uygun gördüğünden bölgede başka bir gücün varlığını istemiyordu. Özellikle de İngilizlerin arka çıktığı Kürdistan konusunda ABD, Ermenileri, tehdit eden güçlerden birisinin Kürt grupları olduğuna inanıyordu. Ancak buna rağmen Ermenistan sınırına dahil edileceklerin dışında Doğu Anadolu’daki dört vilayetin bir Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakılmasına ses çıkarmadı.
İngilizlerin himayesinde bir “Kürdistan”a ses çıkarmayan Amerika’ya, Sevr Andlaşması’nda Ermenistan’a özerklik tanınması ile atlama taşı olacak bu yerde hâkimiyet imkânı sağlanmıştır.
c. Fransız Politikası
Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransız birlikleri Kilikya bölgesini işgale başladıklarında kendilerine 3 Ermeni taburundan oluşan bir güçle yardımda bulunuldu. Fransız Georges Picot “Suriye ve Ermenistan Yüksek Komiseri” unvanı ile Kilikya’ya geldi. Mersin, Antep, Maraş, Urfa, Tarsus, Adana ve Pozantı bölgeleri Ermeni intikam birlikleri ile tamamen işgal edildi. (Bkz: Fransa’nın Küçük Müttefiki Ermeniler 7-11 Mart 2012. Adana ve Çevresinde Ermeni Mezalimi 12 Mart 25 Nisan 2012.  Zaman Tüneli. kea)
Ermeniler’den oluşan bu birliğin temeli Fransız Başbakanı Briand tarafından 1916’larda atılmıştı. Ermeni Alayı dünyanın dört bir tarafından gelen 5-6 bin Ermeni gönüllüsünden oluşuyordu. Fransa böyle bir olayı Ermenileri Kilikya’nın kurtuluşuna iştirak ettirmek ve böylece onların millî emellerinin gerçekleşmesi için yeni deliller ve destekler sağlamak maksadıyla olaya dahil ediyorlardı. Ermeni gönüllüleri Fransız bayrağı ve üniforması ile Türkler’e karşı çarpışıyorlardı. Ayrıca Fransızlar idari işlerde ve memur, polis, demiryolları, posta vs. gibi hizmetlere Ermeniler’i atamışlardı.
Kısacası Fransa, Mondros Mütarekesinden sonra Paris Barış Konferansı süresince Kilikya’da -Fransız Generali Gourad’un deyimiyle- “Ermeni politikası” izlemişti.
King-Crane Komisyonu Paris Barış Konferansı’na verdiği raporda Kilikya’nın da Ermenistan’a bağlanmasını istemişti. Fransızlar İngilizler gibi Trabzon’dan Kilikya’ya uzanan, Ermenilerin devlet isteklerini pek gerçekçi bulmuyorlar bu yüzden bölgenin ABD mandasına alınmasını istiyorlardı. Clemenceau, Ermenilerin bir Cumhuriyet olmasını, hatta ne istiyorlarsa verilmesini desteklemekle beraber aslında bu konuda tek başına bir taahhüde girmek istemiyordu. Bundan dolayı Fransa, İngiltere ve İtalya ile birlikte uluslararası bir fon oluşturmaya çalışıyordu. Bu konuda kendi yardımlarının yetmeyeceği, başka devletlerin de katılması isteniyordu. Ancak asıl amaçları ise ABD’nin yardımının sağlanmasıydı.

Amerikan Ermenilerine Ermeni ordusuna katılma izni verildi.

Clemenceau, Kilikya üzerinden Ermenistan’a ancak 12 bin Fransız askeri gönderebileceğini bildirince, ABD Başkanı Wilson, Ermenistan mandasını üzerine almayı kabul etti. Fransız Dışişleri Bakanı Polk, Fransa’nın Ermenistan’a yardımını “Anadolu’ya bir çeşit adım atma” olarak nitelendiriyordu.
11 Ağustos 1919’da Balfour memerandumuna göre İngiltere, Ermeniler’i koruma sorumluluğunu üzerine alan Fransız birliklerinin Ermenistan’a gönderilmesini kabul etmiştir. L.George bu memerandumu 13 Eylül’de özel bir buluşmada Clemenceau’ya sundu. Amerikan senatosunda aynı tarihlerde Ermenistan’a Fransız birlikleriyle veya müstakil olarak Amerikan birlikleri gönderilmesi gündeme getirildi. Bu öneri kabul edilmemesine rağmen Amerikan Ermenilerine Ermeni ordusuna katılma izni verildi. Bu arada Fransızlar Kilikya’da Maraş, Urfa ve Antep’e doğru ülke içine girmeye başlamıştı. Fransız birlikleri içindeki askerlerin çoğu “Doğu Lejyonu”na katılan Ermeniler’di. Ancak güneydeki Türk direnişi ve Millî Mücadele hareketinin başarıya ulaşmaya başlaması Fransız birliklerini tehdit eder hâle geldi, öte yandan İngilizler, Paris Barış Konferansı boyunca ve Sevr Andlaşması’nın etkisiyle Fransızları yeni arayışlar içine itti. Sevr’de Fransa’ya beklentisinden daha küçük ve önemsiz bölgelerde imtiyazlar verilmesi Fransız kamuoyunda olumsuz etkiler yaptı. Bu durum Fransızları ister istemez Türk Milliyetçileri ile irtibat kurma yollarını aramaya ve kendileri için makul anlaşmalar yapmaya sevk etti.
ç. Ermeni Faaliyetleri
Ermeniler Mondros Mütarekesinden sonra Paris’teki Barış Konferansı’na üç propaganda heyeti gönderdiler. Bunlar Bogos Nubar Paşa’nın “Avrupa Millî Ermeni Delegasyonu” başkanlığında “Ermeni Cumhuriyeti Delegasyonu” ve Ermeni Patriği Terzian’ın başkanlığında din adamlarından kurulmuş bir delegasyondu.
Öte yandan Ermeniler’in isteklerini ve meselelerini ortak bir duyguyla dünya kamuoyuna duyurmak maksadıyla Ermeni Matbuat Cemiyeti kuruldu. Eski Patrik Zaven Efendi de Osmanlı İmparatorluğu içinde ve dışında çeşitli faaliyetlerde bulunarak Ermenilerin Barış Konferansında, önemli tavizler almasına çalıştı. Ermeni temsilcileri tarafından Paris ve Londra’da çeşitli görüşmeler yapıldı. 24 Şubat 1919 tarihinde Paris’te Ermeni Birliği Kongresi toplandı ve bu toplantı iki ay sürdü.
26 Şubatta iki Ermeni delegesi Bogos Nubar ve Aharonian konsey önünde isteklerini ayrı ayrı açıkladılar. Ermenilerin devlet kurmak istedikleri bölgeler şu şekilde konseye açıklandı.
1- Kilis ile Kozan, Cebel-Bereket, Adana ve İskenderun’u içine alan Maraş Sancağı.
2- Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır, Harput, Sivas vilayetleri ile Karadeniz’e açılan bir kapı olması için Trabzon’un birleşmesi.
3- Erivan Tiflis’in güneyi, Elizabetpol (Gence) ve Ardahan’ın kuzeyi hariç Kars’ı içine alan Kafkas Ermeni Cumhuriyeti.

Ermeniler, Kürt gruplarıyla da müşterek konularda anlaşmışlardı.

Bu yöreler Türkiye’den ayrılacak ve yirmi yıllık bir süre için manda altına alınacaktı.
Ermeniler isteklerini gazeteler, broşürler, kitaplar, dostluk ve yardım cemiyetleri ve Paris, Marsilya gibi kendi topluluklarının da kalabalık olduğu büyük merkezlerde düzenledikleri konferanslarla, Yunan propagandası ile işbirliği yaparak kamuoyuna duyurmaya, benimsetmeye uğraştılar.
ABD’de ise bir Ermeni gönüllü ordusunun oluşturulması ve Ermenistan’a yardım konusunda “Yakın Doğu Yardım Teşkilatı”, Ermeni cemiyetler tarafından destekleniyordu. Kilikya’daki Fransız kuvvetlerine de Ermeni Cemiyetleri kanalıyla askerî destek veriliyordu. Böylece kurmaya çalıştıkları Kilikya’yı da içine alan Büyük Ermenistan’ın gerçekleşmesine çalışıyorlardı. Ermenilerin Paris’teki siyasî mücadeleleri sürerken, Amerikan kamuoyu da Ermeniler yönünde etkileniyor, “doğu lejyonu”nun Ermeni güçlerince desteklenmesi sağlanmaya çalışılıyordu.
Diğer yandan da kendilerine karşı sürekli bir tehdit olduklarına inandıkları Kürtlerle irtibat ve anlaşma sağlanıyordu. 20 Kasım 1919’da Barış Konferansına, Ermeni Millî Delegasyonu Başkanı Bogos Nubar, Ermenistan Cumhuriyet Delegasyon Başkan Vekili Dr. H. Ohanciyan ve Kürt Millî Delegasyonu Başkanı Şerif Paşa imzasıyla “Birleşik Bağımsız Ermenistan ve Bağımsız Kürdistan” konusunda bir önerge sundular. Böylece müttefik güçlere ortak ve anlaşmış bir şekilde hareket ettikleri intibaı verilmek isteniyordu.
ABD, Fransa ve Yunanistan’ın desteğini sağlayan Ermeniler, Kürt gruplarıyla da bir takım müşterek konularda anlaşmışlardı.
İngilizleri de yanına çeken Ermeniler yine İngilizlerin yardımıyla bir Amerikan manda yönetimine doğru yönlendiriliyorlardı. Ermeni örgütleri İngilizlerin tam desteğini elde etmek maksadıyla çeşitli senaryolar düzenliyorlardı. Mart 1920’de İstanbul, İngilizler tarafından işgal edildiğinde, İngiliz askerlerinin geçtiği yollara dizdirilen çok sayıdaki Ermeni çocuklarına İngiliz Millî Marşı söylettirilmiştir. 19 Nisan 1920’de İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na Amerika Ermeni Ulusal Birliğinden gönderilen bir telgrafta, Kilikya’ya 5 veya 10 bin gönüllü yollamaya hazır oldukları, kendilerine yardım edilmesi istenmekteydi.
Ermeni istekleri büyük oranda kabul görmekle beraber Sevr Anlaşması’nda kendilerine Wilson’un sınırlarını çizeceği bir bölgede özerk yönetim hakkı tanındı.
Churchill, Ermenilere gösterilen ilgi konusunda müttefikleri eleştirmektedir. Churchill “Ermenilerin ihanetleri belirtilmemişken, bütün barış konferansı boyunca Türkiye çok acımasız olarak eleştirilip kararlar değiştirilmiştir. Adalet ters yöne işletilmiştir” demektedir. Ermenilerin isteklerini elde etmeleri durumunda birçok devletin menfaati olacağının düşünülmesinden başka, Ermeni örgütlerinin de önemli etkisi ve payı olmuştur.

Binbaşı Noel, bir Kürdistan ve Ermenistan haritası çizmeye çalıştı.

d. Kürt Cemiyetlerinin Faaliyetleri

Kürt meselesine özellikle İngiltere önem veriyordu. Bunun için de Kürt unsurlarıyla irtibat tesis ediyorlar ve cemiyetlerin kurulmasını sağlıyorlardı. Bu cemiyetlerden en önemlisi de Seyid Abdülkadir’in liderliğindeki “Kürdistan Teali Cemiyeti” idi. Bu cemiyet kendilerine özerklik getirebileceği düşüncesiyle Wilson Prensipleri’nin Kürtler için de uygulanmasını istedi.
Paris Barış Konferansı’nda 30 Ocak 1919 tarihinde Türkiye’den ayrılacak topraklara İngiltere tarafından “Kürdistan” da dahil edildi. Bunun üzerine İstanbul’da ve Anadolu’da yoğun bir Kürt propagandası oldu.
Paris’te ise Osmanlı Liberal Türkler temsilcisi olarak bulunan Şerif Paşa birden Kürt temsilcisi sıfatıyla Konferansı, Kürdistan diye bir meselenin varlığına ikna etmeye çalıştı. Öte yandan Binbaşı Noel, Anadolu’da Kürt halkının kendi kendini yönetip yönetmeyeceği kadar vasıflı olup olmadığını araştırmak maksadıyla İngilizler tarafından görevlendirildi. Kürtler arasında bölücü duyguları körükledi. Noel bir Kürdistan ve Ermenistan haritası çizmeye çalıştı.
Barış Konferansı için bu faaliyetler sürerken Konferansta anlaşmayı sağladıkları intibaını vermek maksadıyla Kürt temsilcisi sıfatıyla Şerif Paşa ile Ermeni delegeleri arasında bir mutabakat sağlandı. “Birleşik Bağımsız Ermenistan ve Bağımsız Kürdistan” konusunda ortak bildiri yayınladılar. 20 Kasım 1919’da Konferansa önerge olarak sundular. İngilizler Kürt meselesinin çözümünün İstanbul Hükümetinde olduğu düşüncesiyle Sadrazam Damat Ferit Paşa ile irtibat kurdular. 16 Nisan 1920’de Amiral de Robeck İngiltere Dışişleri Başkanlığına gönderdiği bir yazıda Damat Ferit Paşa’nın kendisine, Kürt lideri Seyit Abdülkadir’in, Türk Milliyetçilerine saldırmaya hazır olduğunu söylediğini belirtti. Amiral, Barış Konferansı’ndaki isteklere dayanarak bu plâna destek verilmesini istedi. Fakat Paşa ile yapılan 26 Temmuz’daki ikinci bir görüşmede Paşa’nın görüşünde ısrar ederek, Kürt liderlerin Bolşevik unsurun Kürdistan’a girmesine karşı olduklarını bu nedenle Mustafa Kemal’e karşı çıkmaya hazır bulunduklarını belirttiğini tekrarladı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı bu durum üzerine Amerika’dan 31 Temmuz 1920’de Sadrazamla “hiç olmazsa şimdilik” kaydıyla bu tasarıya taraftar olunmadığının belirtilmesi istendi.
Kürt liderlerinden bir kısmının Wilson tarafından Ermenistan’la ilgili olarak çizilen haritaya razı olmamaları, Ermeni mandası isteyenlerle özerk Kürdistan’ı isteyenler arasında bir takım sürtüşmeler meydana getirdi.
Ancak Sevr Andlaşması’yla Kürdistan’a bağımsızlık verildi.
Mezopotamya ve İran’daki durumlarının güvenliğini sağlamaya çalışan İngiltere, Türkiye’yi güçsüz tutmak istiyordu. Amerika’nın bulunduğu bir bölgeyi Ermenistan olarak tespit etmesi Türk millî hareketinin daha canlı ve kararlı bir şekilde tepkisini çekti. Ermeniler’e karşı Türk milliyetçileri ile Kürt aşiretleri ortak tavır aldılar.

Amerika, Wilson Prensipleri ile dünya siyasetine yeniden girmişti.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye işgal edilmeye ve müttefiklerin nüfuz bölgelerinde tam hâkimiyet sağlanılmaya çalışılmıştır. Savaş sonrasında kurulacak yeni dünyada imtiyaz ve mefaat bölgeleri elde etmeye çalışan İngiltere, Fransa ve ABD hem bir takım grupları etkilemişler hem de o guruplar tarafından etkilenmişlerdir.

Bunların başında; İngiltere’nin kendi doğu güvenliğini sağlamak maksadıyla Rusya, Türkiye ve İran arasında tampon bölgelerin yaratılması düşüncesi gelir. İngiltere bu maksatla Amerika’nın mandaterliğinde bir Ermenistan ve kendi güdümünde bir Kürdistanı gerçekleştirmeye çalışıyordu.
Fransa ise İngiltere’den geri kalmak istemiyordu. Fransızlar, İngilizler’in daha fazla bölgeleri ele geçirerek kendilerini etkisiz hale getirebilecekleri düşüncesiyle emperyalizm mücadelesinde önemli bir yer kapmak istiyordu. Dünya dengesinde Almanya’ya karşı kendi güvenliğini hedef alıyor, İngiltere’ye karşı ise ekonomik mücadeleler veriyordu. Bu yüzden İngiltere ile sürtüşmeler olmasına rağmen imtiyaz ve menfaat bölgelerinin elde edilmesinde ortak hareket ediyorlardı.
Amerika ise Wilson Prensipleri ile dünya siyasetine yeniden girmişti. Savaş sonrası kurulacak dünyada önemli bir pazar kapmak isteyen ABD bunu da Ermenistan mandaterliği ile sağlamaya çalışıyordu. Böylece “Açık Kapı” siyasetini savunan Amerika, ekonomik ve ticari olarak Orta Doğu’ya açılma imkânını bulabilecekti. Bu da Ermenistan’ın atlama taşı olarak kullanılmasıyla mümkün görülüyordu.
Yunanistan, İtalya, Ermeniler ve Kürt grupları da kendi menfaatlerine uygun gelecek her türlü çözüm için büyük bir faaliyet içindeydiler. İşte Paris Barış Konferansı boyunca bu istek ve düşünceler etkili oldu. Uzun müzakereler ve mücadeleler sonucu tespit edilen ilkeler Sevr’de şekillendi.
Ancak Türk Millî Mücadelesi bütün bu plânları, projeleri, prensipleri, oyunları, açık ve gizli anlaşmaları yırtıp attı. Bütün mücadelelerine rağmen yıllar boyu Türkiye’yi parçalayıp bölmek ve etkisiz hale getirmek isteyen emperyalist güçlerin hesap edemedikleri bir olgu vardı. O da insanlığın 100 yılda bir yetiştirdiği dehanın Türklere nasip olan Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkmasıydı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde Türk milletinin canı pahasına verdiği bağımsızlık savaşının sonucunda yeni bir Türk devletinin kurulmasına engel olamadılar. Şimdi de var güçleriyle bu devleti yıkmaya çalışıyorlar. Yazı dizimizin bu ilk bölümünü burada noktalarken başta da belirttiğimiz gibi şimdi yabancı bir diplomat, Romanya’nın İstanbul elçiliğini de yapmış olan Trandafir G. Djuvara tarafından 1914 yılında yazılmış olan kitapta belirtilen Türkiye’nin paylaşılması hakkında üretilen yüz projeden bahsedeceğiz.

Filozof, bilim adamları da paylaşma tasarıları yapmaktan kaçınmamışlar.

Türkiye’nin Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913) Tarihçi Albert Sorel, “Doğu sorunu Türklerin Avrupa’ya girmeleriyle başlamıştır” demişti; buna o tarihten itibaren Türkleri Avrupa’dan atmak için planlar yapılmış, hatta girişimler olmuştur sözleri de eklenebilir. Hıristiyan güçler, altı yüzyıldır Osmanlı Devletine değişik saldırılar düzenliyorlar. Parçalanması yüzyıllardır planlanan, çeşitli iç ve dış güçlüklere rağmen son zamanlara kadar direnebilen başka bir devlete rastlamak mümkün değil. Osmanlı Devletinin sonunun geldiği çok söylenmiştir, ancak Osmanlılar her seferinde ya kendi güçleriyle ya da beklenmedik yardımlar alarak ayağa kalkabilmişlerdir. Bu nedenle, 1912 yılında Balkan Savaşı başladığında, Türkiye’nin çabuk ve mutlak bir yenilgiye uğraması beklenmiyordu; aksine Türkiye’ye karşı birleşenlerin eylemleri tedbirsizlik sayılıyor ve bu ülkelerin gerektiğinde nasıl korunabileceğinin hesapları yapılıyordu.

İster belirli dönemlerin incelenmesi biçiminde olsun, ister genel çerçeve içinde düşünülsün, ya da Boğazlar gibi özel durumların araştırılması için olsun, Doğu sorunu çok sayıda araştırmanın konusunu oluşturmuştur. Bu araştırmalarda bazı politikacıların, hatta bazı hükümdarların projelerinden söz edilmiş, ancak çeşitli taslaklar bir araya getirilip, bir bütün halinde, karşılaştırmalı olarak incelenmemiştir. Öğrencim olmasıyla övünç duyduğum saygın bir diplomat, Türkiye’nin paylaşılmasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’dan adeta tamamen yok olmasına tanık olduğumuz şu sırada, bu paylaşmaya ilişkin projelerin bir envanterinin yapılmasının ilgi çekici olabileceğini düşünmüştür. Romanyalı diplomat olan Mösyö Djuvara bu çalışmasını eski hocasına göndermiş ve önsözünü yazmasını istemiştir. Ben de bu görevi sevinerek kabul ettim.(Louis Renault /Paris, 1914. Elçi, Fransa Enstitüsü üyesi Paris Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Okulu Profesörü.-Çeviren: Emekli Büyükelçi Pulat Tacar.)
Osmanlı Devleti’nin paylaşılması ile ilgili taslakların okunması hem eğlendirici, hem de öğretici; ben bu araştırmadan alınması gereken dersleri belirtmeye çalışacağım.
Önce “Kutsal Toprakların” ele geçirilmesi ile ilgili, Haçlıların devamı sayılabilecek taslaklar var; daha sonra, Türklerin Avrupa’ya yerleşmesini izleyen dönemle ilgili planlar var. Bunlardan bir bölümü, Papa X. Leon ve V. Pius örneklerinde olduğu gibi, Papaların hazırladıkları ve Hıristiyanlığın genel çıkarlarını göz önüne alan tasarılar; diğerleri ise, I. François, XIV. Louis, Koca Petro, Büyük Katarina, II. Josef, Napolyon ve Aleksandr gibi kendi ülkelerinin çıkarlarını hesaplayarak hareket eden hükümdarların tasarıları.
Erasmus, Leibnitz, Volney gibi filozof ya da bilim adamları da paylaşma tasarıları yapmaktan kaçınmamışlar. Erasmus, pek de felsefi sayılmayacak bir üslupta Türklere karşı sanki bir iddianame yazmış. Ona göre, “Türkler geçmişleri karanlık barbar insanlar”: Latince: gens barbara, obscurae originis; “Hristiyanların varlıklarını sürdürmeleri için Türkleri yok etmek gerek”: Sic jugulare turcum ut existat christianus, sic dejicere impium, ut exoriatur pius.

Mısır fethedilince Osmanlının geleceği belli olur ve her yanından çöker.

Leibnitz’in görüşleri ise siyasal nitelikli; onun asıl amacı Fransa Kralı XIV. Louis’i Hollanda seferine çıkmaktan alıkoymak; bu nedenle, onu Mısır’ı ele geçirmeye yönelten bir plan hazırlamış: “Sadece Mısır değil, tüm Doğu ayaklanmak için korkmadan güvenilebilecek bir kurtarıcının gelmesini bekliyor.

Fransa Kralı XIV. Louis’e Mısır’ı ele geçirmeye yönelten bir plan hazırlandı.

Fransa-Krali-Louis

Mısır fethedilince Türk İmparatorluğu’nun geleceği de belli olur ve her yanından çöker” diyen Leibnitz, Fransa Kralının Osmanlılara karşı gireceği bir savaşta, diğer Hristiyan Krallarla anlaşabileceğini sanıyordu; herhalde Fransızları bu yola çekebilmek için karşılaşılacak güçlükleri küçümsemişti.
Volney ise Osmanlı Devleti’nin eninde sonunda yıkılacağını düşünüyordu; görüşlerini 1788 Avusturya-Rus Savaşı sırasında kaleme almıştı. Volney’e göre gelecek Ruslarındı: “…bir manevi ya da fiziksel ivme başlayınca, onu durdurmak güçtür. Hele ivme kazanan kütle büyük ise onun gidişini durdurmak daha da zorlaşır… “Volney’in idealist yanı yoktu: “Polonya’nın başına gelenler Viyana ve Saint Petersburg saraylarının bu kez yeni bir paylaşma konusunda da uzlaşabileceklerini göstermektedir” diyordu. Bu durumda, “Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının genelde kendi çıkarlarına uygun olduğu görüşünde bulunan Fransa ne yapmalıdır?” sorusuna Volney şu yanıtı veriyor: “Türkiye’yi savunamayacağımıza göre, tedbiri elden bırakmamak, zaman kazanmak ve bir sistem oluşturmak zorundayız”. Görüldüğü gibi ünlü düşünür, paylaşılacak topraklarda oturanların duygularını ve çıkarlarını göz önünde tutmamakta, devletlerin parçalanmasını ve topraklarının salt siyasal ya da iktisadi gerekçelerle başkalarına verilmesini çok doğal karşılamaktaydı.
18. yüzyılda kimse Türkiye’nin sonunun yaklaştığını sanmıyordu. Mösyö Djuvara’nın pek yerinde olarak yollama yaptığı Montesquieu: “Türk İmparatorluğu eskiden Greklerin bulunduğu zayıflık derecesindedir; ama daha uzun süre yaşayacaktır; zira bu İmparatorluğu yıkmak isteyecek bazı hükümdarlara, Avrupa’nın üç tüccar devleti hemen katılmayacaklardır” diyordu. Bu tahmin uzun süre doğru çıktı. 19. yüzyılın büyük bir bölümünde Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının Avrupa’nın dengelerini koruma açısından gerekli olduğu düşüncesi, üzerinde tartışma bile yapılamayacak bir gerçek sayılıyordu. Pitt’in şu ünlü sözleri biliniyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının devamının İngiltere için bir ölüm – kalım sorunu olmadığını söyleyen kimseyle tartışmaya bile girmem”. Ancak böyle görüşlere artık İngiltere’de de başka yerde de rastlanmıyor. Bir zamanlar korkulan, Türkiye’nin yok olması değil, şu ya da bu devletin Türkiye’den toprak alarak büyümesiydi.
Mösyö Djuvara’nın kitabına, hükümdar, tanınmış filozof ya da politikacıların dışında daha az tanınmış politika yazarlarının taslaklarını da almış olması ilk bakışta şaşırtıcı olabilir. Ancak, bu taslaklar aslında kimi hükümdarların düşüncelerini ya da kamuoyunun görüşlerini de yansıttıkları için listeye alınmışlardır. Bu kadar önemli bir siyasal konuda, çeşitli dönemlerde hangi görüşlerin ortaya çıktığının bilinmesi çok yararlı.

Türkiye’nin paylaşılması konusundaki projelerle ilgili bu kitabın incelenmesi kimi genel sonuçlara varılmasına olanak tanıyor.

Bu taslakların tarih içindeki yerleri ve etkilendikleri koşullar, tüm dış ilişkiler tarihinde görülen örneklerde olduğu gibi, hiç de insanlığa örnek olacak nitelikte değil. Ülkeler arasındaki ilişkilerde, verilen söze sadık kalınmadığı ve güven duyulamayacağı izlenimi yaratılıyor. Bir hükümdar aynı zamanda, bir yandan Türkler’le ittifak görüşmesi yaparken, öte yandan Türkiye’nin paylaşılması konusunu başkalarıyla görüşebiliyor; örneğin Fransa Kralı I. François böyle davranmıştır. “Hasta adamın” yerine geçecek varislerin ya da daha az bencil görüşlerden esinlendikleri söylenebilecek taslak sahiplerinin önerdikleri çözümlerin hiç biri devletler hukuku ilkelerine uygun değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş toprakları, sanki cansız bir maddeyi kesip biçen düzenbazlar tarafından, oralarda bulunan halkın çıkar ya da duyguları göz önünde tutulmadan paylaştırılmakta, halk geçici heveslerin, heyecanın, siyasal çıkarların dayattığı çözümleri kabul etmek zorunda kalmaktadır. Bu yaklaşımlar, daha sonra Napolyon’un İmparatorluğu yıkıldığı zaman onun mirasının paylaşılması ile ilgili gelişmelerin sanki habercisidir.

Bazı projeler sadece Osmanlı egemenliğini yıkmayı öngörmekte, yerini kimin alacağının üstünde yeteri kadar durulmamaktadır. Kardinal Alberoni’nin ünlü tasarısı ise daha uzağı öngörmekteydi. Kardinal, Haçlı Seferleri’nin başarısızlıkla sona ermesinin nedenini, fethedilecek toprakların paylaşma biçiminin önceden saptanmamış bulunmasına bağlıyor, bu nedenle her müttefikin ne kazanacağının önceden açıkça belirlenmesini öneriyor; böylece, savaştan sonra, küçük devletler zararına haksızlıklar yapılması önlenmiş olacaktı. Deneyim, hatta son zamanlarda yaşanan bir örnek, bu öğüdün dinlenmesinde yarar bulunacağını kanıtlıyor. Bu, sadece büyük devletlerin zayıfların sırtından zenginleşmesi açısından değil, yenilgiye uğrayanların mallarının paylaşımı koşullarının ayrıntılı biçimde önceden saptanmasının, galiplerin ileride birbirleriyle kavga etmelerini önlemesi bakımından da gerekli. Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüzyıllardır yapılan ve bir devletin yaşamının söz konusu edildiği bu paylaşma tasarıları ve görüşmeler kamuoyundan nasıl saklandı? Hükümdarların normal ilişki içinde bulundukları bir devletin sırtından, ona karşı planlar yapmaları belki de doğal; Polonya’nın paylaşılması II. Frederik ile II. Katarina arasında soğukkanlılıkla planlanlanıp, bu haksız eyleme vicdanı sızlayarak(!) katılan, ama ölenin mallarından yeterli bir bölümüne sahip olmakla avunan Maria Tereza tarafından da onaylanmamış mıydı? Bu çeşit fetihler sadece hükümdarlar tarafından değil, hemen herkes tarafından çekinmeden kabulleniliyordu; arada sırada bazı paylaşma girişimlerine direnenler olduysa da bunların gerekçeleri de sadece siyasal nitelikteydi ve tehdit edilen Devleti değil, dengeyi koruma amacını güdüyordu.

Fransa Kralı I. François bir taraftan Türklerle ittifak yaparken diğertaraftan Osmanlı topraklarının paylaşılmasını konuşuyordu.

Fransa-Krali-I-Francois

Fetih yapanlar egemenlikleri altına aldıkları topraklardaki halkı özümsediler.

Bütün bu gelişmeler Türklerin kurdukları egemenliğin özelliklerinden kaynaklanıyordu. Kuvvet, hiç kuşkusuz çeşitli devletlerin kuruluşunda olduğu gibi genişlemesinde de önemli bir rol oynamıştır. Ama, genelde kaba kuvvetin etkisi, sınırlı bir süre hissedilebilmiştir. Fetih yapanlar, yenilen halkın niteliklerine göre değişen uzun ya da kısa süreler sonunda, egemenlikleri altına aldıkları topraklarda yaşayan halkı özümsemişler, o halkı, özümlemenin sağladığı yararlardan faydalandırmışlardır; böylece o insanların eski ülkelerine duydukları üzüntülü özlem duygusu hafifletilebilmiştir. Bu yaklaşım, kuvvet kullanarak orada bulunmaya devam eden ve fethettikleri topraklara tam olarak yerleşmeyenlerde görülmüyor. Türkler gittikleri yerlerde fatih, olarak kaldılar. Kuvvet kullanılarak kurulan ve öyle devam edebilen bir düzen, bu baskı eksiksiz sürdürülebilirse ancak yaşayabilir. Romen tarihçi Nic Yorga tarafından Napoli Ulusal Kitaplığı’nda bulunan çok ilgi çekici bir projede, Lutio adındaki bir İtalyan, 16. yüzyılın sonunda, Osmanlı İmparatorluğu şiddete başvurularak kurulduğu için, görünüşünün aksine, sağlam bir temele dayanmadığını belirtiyordu.
Kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu Lutio’nun düşündüğünden daha uzun zaman yaşamıştır; ama bu devlet, Lutio’nun değindiği bozukluğu içinde hep taşımıştır.
Devletin çöküşü, bir ara, 18. yüzyılda Fransız diplomasisinin desteğiyle sağlanabilen Belgrad barışı sayesinde duraklamıştır; daha sonra İmparatorluk dış etkenler sonucu oluşan çeşitli koşullar nedeniyle yıkılmaktan kurtulmuştur; ancak, hiçbir zaman ciddi biçimde yeniden güçlenememiş ve 19. yüzyılda, kendi topraklarından koparak Avrupa’da kurulan devletlerin etkisiyle yıkılma noktasına ulaşmıştır. Bu, tarihin galiplere verdiği bir ders olsun.
Galipler, kendilerine düşen pay içinde bulunan, ancak özgür iradeleriyle kendi Devletlerine bağlanmamış olan halklara egemen olmuşlardır; bu halklar, kendilerine sorulmuş olsaydı, belki başka ulusal oluşumlar içinde bulunmak isteyebilirlerdi. Şimdi, bu yeni devletler, içlerinde yaşattıkları tüm halklara dürüst bir yönetim sunmak, hoşgörülü ve açık olmak, Türk egemenliği altında verilmeyen hakları sağlayarak kendilerini onlara kabul ettirmek durumundadır. Mösyö Djuvara’nın yazdığı bu kitabın ne kadar ilgi çekici olduğunu, telkin ettiği düşünceleri ve olaylardan alınacak dersleri vurgulamak amacıyla yeteri kadar anlattığımı sanıyorum; “Doğu Sorununun” ortaya çıkardığı tarihsel ya da siyasal konularla uğraşanlar, birçok ülkenin kitaplığında bulunan pek çok belgeyi toparlayarak yaptığı bu çalışma nedeniyle kendisine teşekkür borçludur. Yaptığı iş sadece belgeleri bir araya getirmekten ibaret değildir; bu projeleri, ortaya atıldıkları çerçeve içine yerleştirmiş, okuyucuyu özel olarak ilgilendiren noktalarda, ona kişisel araştırmalar yapma olanağını tanıyacak bazı referanslarla araştırmasını zenginleştirmiştir.

Türklerin İmparatorluğu, Greklerin eskiden düştüğü zayıflık derecesindedir

Bu çalışma, büyük özenle, bilgili biçimde, duyarlılıkla yapılmıştır ve her türlü övgüye layıktır. Mösyö Djuvara, kitabına 1570 yılından 1913 yılına kadarki gelişmeleri, yapılan ya da yapılmak istenen değişiklikleri gösteren haritalar eklemiştir. Bunlar dokümanlara son derecede yararlı ek belgelerdir.

Mösyö Djuvara hem diplomat, hem de tarihçi olduğu için incelediği paylaşma projelerinden ayrı olarak, Türkiye’nin son anlaşmalarla taksimi konusunda da teorik projelerden sonra ulaşılan fiili taksim hakkında da bilgi vermiştir. Yazarın yurtsever yüreği, İkinci Balkan Savaşı’nı noktalayan Bükreş Anlaşması’ndan söz ederken, özel bir memnunlukla çarpmıştır; Bükreş Anlaşması Romanya’nın bir çok değişiklikten sonra gelebildiği noktayı yansıtmaktadır. Tanınmış bir tarihçi olan G. Hanotaux şunları demişti: “Romanya’nın çok güzel ve üstün gelenekleri vardır; Romanya, Balkan Hıristiyanlığı açısından tarihte önemli bir rol oynamıştır; Romanya bu tarihi başlatan ülkedir; ağabeyi olduğu için vasisi de olabilir ”
Son olarak yapıtın “Sonuçlar” Bölümüne dikkat çekmek istiyorum. Bu bölüm hem siyasal hem de tarihsel niteliktedir. Yazarın değerlendirmeleri, saygın niteliklerini vurguladığı Türkler açısından bile akılcı ve tarafsızdır. Doğu’yu ilgilendiren konularda, incelemelerinden olduğu gibi, diplomatlık mesleğinin sağlamış bulunduğu engin bilgiden, insanlar ve konular hakkındaki geniş deneyiminden esinlenerek herkese sağlıklı tavsiyelerde bulunmaktadır. Görüşleri daha ziyade iyimserdir; körlükle malul olmayan iyimserlik güçlü olabilir; buna karşılık, cesaretsizlendirmek zayıflık nedenidir. Romanyalı eski öğrencimin benim için büyük değeri bulunan bu iki niteliğini kaydetmekten mutluluk duyuyorum.
Louis Renault l Paris, 1914
l Elçi, Fransa Enstitüsü üyesi Paris Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Okulu Profesörü.
1- La guerre dei Turchi da loro principio furono tutte offensive e inguiste, fatte con implacabile ferita, con solo libidine di dominar altri. -Ogni stato, dominio et regno aquistato con forza, inganno, o tradimento, non e perpetuo nella personna dell’ıngannatore e discendenti, ma o si perde in breve con altringanno, o con aperta forza
Türkiye’yi parçalamaya giriş
Ünlü Fransız düşünürü Montesquieu, “Roma’nın büyüklüğü ve yıkılmasının nedenleri hakkında düşünceler” adlı kitabında şöyle diyordu: “Türklerin İmparatorluğu, şu sıralarda Greklerin eskiden düştüğü zayıflık derecesindedir; ancak, daha uzun süre yaşamaya devam edecektir, çünkü, fetihleriyle bu İmparatorluğu tehlikeye atacak olan hükümdarlar bulunabilse de, Avrupa’nın üç büyük tüccar ülkesi çıkarlarına öylesine bağlıdır ki, hemen Osmanlı’nın yardımına koşar”.1 Tanınmış Fransız yazarın bu kehaneti yüz seksen yıl geçerliğini korudu; kimileri etki alanından ya da barışçı amaçlarla bir yerlere varmaktan söz ettikleri zaman bilinmeli ki paylaşma yakındır.

Fransız düşünürü Montesquieu’nun eserinde bahsettiği Türklerle ilgili kehaneti 180 yıl geçerliğini korudu.

Fransiz-Dusunuru-Montesquieu

Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş toprakları kağıt üstünde kesilip, biçiliyordu.

Osmanlı sınırları içinde Türklerin boyunduruğunda bulunan eski eyaletler ayaklandılar ve bağımsız devletler oluşturdular: Macaristan, Yunanistan, Romanya, 2 Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, ayrıca Arnavutluk, Cezayir, Tunus, Mısır, Trablus, Transilvanya, Rusya Ermenistanı, Gürcistan, Kırım, Bukovina ve Kıbrıs, Girit, Samos, Rodos adaları v.b. Osmanlı’nın dağılması birdenbire olmadı; Avrupa’daki topraklarda, bazı hükûmetlerin telkinleri doğrultusunda, ulusların kendi iradelerine uygun olarak bağımsızlıklarına kavuşmaları biçimde gerçekleşti ve o toprakların sınırında bulunan kimi büyük devletlerin lehine oldu.

Bu konuda bazı politika yazarları tarafından hazırlanan taslaklar, henüz ölmemiş ayının postunu satmaya kalkışıyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş toprakları kağıt üstünde kesilip, biçiliyordu. Oysa, büyük devletler arasındaki rekabet, Osmanlı İmparatorluğu’nun korunmasını Avrupa dengeleri için gerekli kılıyordu. 3 Bazı düşünürler Türkiye’nin Batı uygarlığını özümsemesine olanak bulunduğunu bile ileri sürüyorlardı.
4 Ancak İstanbul yönetiminin anayasal rejim kurulması konusundaki son girişimlerinin beklenen sonuçları vermediğini de itiraf etmek gerek.
Türk yurtseverleri, daha bağdaşık bir halkla Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini daha iyi düzenleyebilecekler mi? Burada Müslüman uluslar için ürkütücü bir soru ortaya çıkıyor: Müslümanlar çağdaş uygarlığın gereklerine direnebilecekler mi ya da önlemeyecek biçimde ulusal bağımsızlıklarını kaybetmeye ve Hıristiyanlar tarafından yönetilmeye mahkum mu olacaklar? 5 Bu konuda, Argenson Marki’si, 1738 yılında şöyle yazıyordu: “Bu Müslümanlar daha beş altı yüzyılı böyle geçirsinler, İmparatorlukları Sarrasen’lerinki gibi çökecektir”. 6-7 Montesquieu’nün tahmini gibi, bu tahmin de gerçekleşecek mi?
Doğrusunu söylemek ve tarafsız olmak gerekirse, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki ilişkilerin hiç bir zaman dostça olmadığını belirtmek icap eder; kabul edelim ki çağdaş hoşgörü anlayışına rağmen, bu milletler arasında, bugün de özellikle Hıristiyanlardan kaynaklanan bir hınç alma duygusu bulunmaktadır. Hıristiyan ülkeler daha Türkler Avrupa’ya ayak basmadan önce, onları Asya’nın derinliklerine sürebilmek amacıyla aralarında istişare etmişlerdi; Haçlı tarihçileri Doğunun paylaşılmasını öneriyorlardı; 1306 tarihinde Pierre Du Bois, Charles de Valois’nın Konstantinopl İmparatorluğu’nu ele geçirmesini istiyordu. Hıristiyanlara ait bile olsa, bu fevkalade ülke batılıları çekiyordu; daha sonra ülkenin Türk egemenliği altına girmesi batılıların müdahalesi için iyi bir vesile oldu. İstanbul’un Türkler tarafından fethini izleyen yüzyıllarda, haçlı seferlerinin başlattığı kargaşanın yerini, Türkiye’nin paylaşılması konusundaki taslaklar aldı.

Fransiz-Charles-de-Valois

Haçlı tarihçileri Doğunun paylaşılmasını öneriyorlardı; 1306 tarihinde Pierre Du Bois, Charles de Valois’un (üstte) Konstantinopl İmparatorluğu’nu ele geçirmesini istiyordu.

Paylaşma taslaklarının büyük bir bölümü diplomatik yazışmalar içinde saklıydı.

Bunları hazırlayanlar arasında ihtiraslı ve becerikli olanlar olduğu gibi, hayalci ve ütopyacı olanlar da vardı. X. Leon, V. Pius, VIII. Clement gibi tanınmış Papaların oldukça gizli projeleri yanında, I. Fransua, I. Maksimilyen, XIV. Louis, Büyük Petro, II. Katarina, II. Jozef, I. Napolyon, I. Aleksandr, I. Nikola gibi İmparatorların ya da güçlü kralların projeleri dikkat çekmekte; Monsieur de Polignac’ın taslağı gibi resmi olanlar yanında, aslında Garibaldi ve Turenne’e ait olmakla birlikte takma adlar altında yazılanlar da var.

İncelediğim 92 projenin metodik bir sınıflamasını yapmak hem güç olurdu, hem de keyfi bir değerlendirme sayılabilirdi.
Ben, en azından Osmanlı düşmanlığı temel düşüncesinin gelişmesinin izlenmesine olanak sağlayan kronolojik bir sıra izledim; ciddi ve güçlü savaş hazırlıklarıyla, hayali darağaçları kuranları yan yana incelemek pahasına da olsa. Öte yandan, bazı hükümet kançılaryalarının görüşlerini gizlemekte olmaları bakımından, incelediğim bazı broşürleri resmi vesikalardan daha ciddi biçimde ele alınmaya değer buldum.
Paylaşma taslaklarının büyük bir bölümü, diplomatik yazışmalar içinde saklıydı ya da eski kitapların tozlarına gömüldükleri için az bilinmekteydi; bu projeleri, uzun zamandır beklenen taksimin nihayet gerçekleştiği şu sırada bir kitapta bir araya getirmek istedim.
Şimdi Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’dan hemen hemen tamamen silinmesine tanık oluyoruz; bu nedenle paylaşma operasyonunun nasıl planlandığının mümkün olabilen en eksiksiz envanterini yapmanın ilgi çekici olduğunu sanıyorum.
Kuşkusuz, son derecede geniş olan bu konunun her yönünü ele aldığımı ve yenilikler getirdiğimi söyleyemem; bununla birlikte okuyucularıma şimdiye kadar bilinmeyen altı proje sunduğum için mutluyum; bunlardan bir tanesi Linguet ile ilgilidir; ayrıca, 1571 İnebahtı (Lepanto) Savaşıyla ilgili bilinmeyen8 bir belgeyi sundum. Tarihte büyük rol oynamış, fetihler yapmış Türklerin geçmişiyle ilgilenenler, istedikleri ayrıntıları Charriere, Hammer, Zinkeisen, Ranke, Lavisse, Rambaud ve yurttaşım Nic Yorga’nın ilgi çekici kitaplarında bulacaklardır.
Bütün bu paylaşma taslaklarını gözden geçirdikten ve bunların doğal sonucu olan nihai taksimi inceledikten sonra, bu olaylardan ne gibi dersler alınabileceğini inceleyeceğiz.

Osmanlı’nın bekası İngiltere için bir ölüm-kalım sorunu olarak görülüyordu.

NOTLAR

1- Bölüm XXIII’te Osmanlı İmparatorluğu’nun taksimi tasarıları konusunda şu notu eklemiştir: “Bu projeler ya ciddiyetten uzaktılar ya da Avrupanın çıkarlarını düşünemeyenler tarafından yapılmışlardı.”
2- Buğdan ve Eflak’ın özerkliklerini tam anlamıyla kaybetmedikleri ve Türk yönetimine tam olarak bağımlı olmadıklarını burada belirtmek gerekiyor.
3- Pitt şöyle diyordu: “Osmanlı İmparatorluğu’nun bekasının, İngiltere için bir ölüm-kalım sorunu olduğunu söylemeyenle tartışmam bile”; 1 Temmuz 1839 tarihinde Odillon Barot Fransız Meclisi’nde şöyle konuşuyordu: “Avrupanın ortasında, buranın dengesini ve müslüman vatandaşlığını korumaya çaba göstermek temel amaç olmalıdır; Lord Palmerston, Mösyö de Bourqueney’e 25 Mayıs 1839 tarihinde yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Avrupanın dengesi için en az kötü olan güvence,  Osmanlı İmparatorluğu’nun korunmasıdır.”
4- 1865 yılında yayımlanan Muhammed ve Kuran adlı kitabında Barthelemy Saint Hilaire ve Revue de Deux Mondes dergide (1865) Ch. de Remusat, Hazreti Muhammed’in insanlığın en büyük dehalarından biri olduğunu yazıyorlar. 1853 yılında Keşiş Bonnet -15’nci yüzyıldan bu yana Türkiye ve Avrupa Kançılaryaları adlı kitabında -(La Turquie et les Cabinets de l’Europe depuis le XV. Siecle) şöyle yazıyor: “Osmanlı İmparatorluğu büyük devletlerin yardımıyla dayanabilir, uygarlaşabilir ve Avrupa ile Asya uygarlıkları arasında köprü rolü oynayabilir ” Sözü edilen  “yardım” gerçekten ve içtenlikle yapıldı mı ?.
5- Dünyada iki Müslüman Devletten başkası yok: Türkiye ve İran. Hindistan Hükümetinden her yıl yardım alan Afganistan bağımsız sayılamaz.
6- Memoires, Paris, 1859. Sh. 364
7- Ünlü tarihçi Bernard Lewis “Sarrasins” sözcüğünün kökeninin Haşhişin olduğunu ileri sürüyor. Sarrasins denilenler esrar içerek kendilerinden geçer,  bunu etkisiyle zulmederlermiş savından kaynaklanıyor bu terim. Sarrasins, Avrupalıların Kuzey Afrikalı ve Afrikalı müslümanlara verdikleri addır. Fransızca’da hatiller anlamına gelen “Assasius”, Arapça’da bekçiler anlamına gelen “Asesin”e benziyor. Hangisi doğru?
8- “Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden bu yana hiç bir hükümdar Osmanlıların fethettikleri kadar eyaleti ve krallığı itaat altına alamamıştır” (Estat du Turcq, 17 nci yüzyılda yazılmış, yayımlanmamış bir elyazması belge, Brüksel Krallık Kitaplığı No. 2563 “)

Fransiz-Odillon-Barot

1 Temmuz 1839 tarihinde Odillon Barot Fransız Meclisi’nde şöyle konuşuyordu: “Avrupanın ortasında, buranın dengesini ve müslüman vatandaşlığını korumaya çaba göstermek temel amaç olmalıdır”

Kitaptaki Türkiye’yi parçalamaya veya paylaşmaya dönük projeler

13.-14. Yüzyıllarda Kutsal Toprakları Ele Geçirme Projeleri

1- Sicilya Kralı II. Charles’ın Projesi (1270’e doğru)
2- Padovalı Keşiş Fidence’nin Projesi (1274)
3- Charles De Valois’nın Projesi (1301)
4- Pıerre Du Boıs’nın Projesi (1306)
5- Raymond Lulle’in Projesi (1306)
6- Marino Sanuto’nun Projesi (1306)
7- Hayton Ya Da Hetum Projesi (1307)
8- Guillaume De Nogaret’nin Projesi (1310)
9- Guillame De’Adam’ın Projesi (1311)
10- Kıbrıs Kralı II. Henri De Lu Sıgnan’ın Projesi (1311)
11- Brocard’ın Projesi (1332)
Türkiye’nin Paylaşılması Projeleri
12- Bertrandon De La Broquıere Projesi (1432)
13- Burgonya Dükü Phılıppe – Le – Bon Projesi (1457)
14- Fransa Kıralı VIII. Charles’ın Projesi (1495)
15- Papa X. Leon’un Projesi (1513 – 1517)
16- Fransa Kralı I. François’nın Projesi (1515 – 1517)
17- I. Maksimilyen’in Projesi (1518)
18- Erasmus’un Projesi (1530)
19- P. Nannıus’un Projesi (1536)
20- Cuspinianus’un Projesi (1541)
21- Georgevıts’in Projesi (1542)
22- Guıllaume De Grantrye De Grandchamps   Projesi (1566-1567)
23- Papa Beşinci Pius’un Projesi (1570)
24- İtalyan Projesi (1571 – 1572)
25- İtalyan Projesi (1572)
26- Yüzbaşı La Noue’nun Projesi (1587)
27- Rene De Lusıgne Projesi (1588)
28- Papa VIII. Clement’ın Projesi (1594 – 1560)
29- Rahip Peder Cumuleo’nun Projesi (1594)
30- Lutıo’nun Projesi (1600)
31- Chavigny’nin Projesi (1606)
32- Sully’nin Projesi (1607)
33- İtalyan Projesi (1609)
34- D’Esprın Chard’ın Projesi (1609)
35- Minotto’nun Projesi (1609)
36- Bertuccı Projesi (1611)
37- Dük Charles De Nevers’ın Projesi (1613 – 1618)
38- Rahip Peder Joseph’ın Projesi (1615 – 1618)
39- Valerıano’nun Projesi (1618)
40- François Savary Deb Reves’in Projesi (1620)
41- Vasil Lupu’nun Projesi (1646)
42- Fransız Projesi (1660)
43- Turenne’nın Projesi (1663)
44- Leıbnız’in Projesi (1672)
45- Mıchel Febvre’in Projesi (1682)
46- XIV. Louis’nin Projesi (1685 – 1687)
47- Rahip Peder Coppin’in Projesi (1686)
48- Rus Çarı Büyük Petro’nun Projesi (1710)
49- Rahip Saint – Pierre’in Projesi (1713)
50- Avusturya Projesi (1718)
51- Dısloway’in Projesi (1732)
52- Kardinal Alberoni’nin Projesi (1736)
53- Avusturya Projesi (1737)
54- Argenson Markisi’nin Projesi (1738)
55- ve 56 Rusya Çariçesi İkinci Katarina İle Avusturya İmparatoru İkinci Josefin’in Projeleri (1772)
57- Linguet’nin Projesi (1774 – 1776)
58- Carra’nın Projesi (1777)
59- Yazarı Belli Olmayan Proje (1788)
60- Volney’in Projesi (1788)
Peyssonel’in Volney’e Yanıtı (1788)
61- Brion De La Tour’un Projesi (1788)
62- Hertzberg’in Projesi (1792)
63- Talleyrand’ın Projesi (1805)
64- ve 65 Napolyon ve Aleksandr’ın Projeleri (1808)
66- Metternich’in Projesi (1808)
67- D’Hauterive’in Projesi (1808)
68- Pozzo Di Borgo Projesi (1809)
70- Kapodistrias Projesi (1828)
71- Dom De Pradt’ın Projesi (1828)
72- Yazarı Belli Olmayan Proje (1828)
73- Mösyö De Polignac’ın Projesi (1829)
74- General De Rıchemont Projesi (1829)
75- Bronikowski’nin Projesi (1833)
76- Rusya İmparatoru I. Nikola’nın Projesi (1853)
77- Dr. A.C. Dandolo’nun Projesi (1853)
78- D’Albonneau’un Projesi (1860)
79- Pitzipious’un Projesi (1860)
80- Rattos’un Projesi (1860)
81- D. Stepantoviç’in Projesi
82- Kommandatore C. Nigra’nın Projesi (1866)
83- Garibaldi’nin Projesi (1873)
84- Kont Greppi’nin Projesi (1873)
85- Belli Olmayan Proje (1875)
86- Yazarının Kimliği Belli Olmayan Proje
87- C.J. Rollin’in Projesi (1876)
88- Barona Ve L. De Testa’nın Projesi (1876)
89- Mathias Ban’ın Projesi (1885)
90- Yazarının Kimliği Belli Olmayan Proje (1896)
91- Bresnitz Von Sydakoff’un Projesi (1898)
92- Romen Projesi (1904)
93- İstanbul’un Taksimi Projesi (1912)
94- Türkiye’nin Taksimi
95- (1856) Paris Andlaşması ve (1878) Berlin Andlaşması
96- İtalya – Türkiye Savaşı (1911 – 1912)

 

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiyeyi-parcalama-senaryolari-1-101127h.htm

Print Friendly

Leave a Reply