ATATÜRK VE TÜRK KADINI

Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve Atatürk’ün kadınlarımıza bakışı.

Ey kahraman Türk kadını sen yerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

 

Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün nezdinde Türk kadını ayrı bir yer tutar. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle hazırladığımız yazı dizimizde, Atatürk’ün çeşitli vesilelerle kadınlarımız hakkında yapmış olduğu değerlendirmeleri muhtelif kaynaklardan yaptığımız derlemeler ışığında aktaracağız.
Yeryüzünde çeşitli vesilelerle bir takım günler ihdas edilmiştir. Uluslararası olarak kabul edilen, dünya devletleriyle birlikte kutladığımız, Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü gibi. Elbette bizim de kendimize özgü, milli ve dini bayramlarımızın dışında kutladığımız günlerimiz vardır. İşgale uğrayan şehirlerimizin kurtuluş günleri, 18 Martımız(Çanakkale Deniz Zaferi), 23 Nisanımız(TBMM’nin Açılışı), 30 Ağustosumuz(Büyük Zaferin kazanılması), 9 Eylülümüz(İzmir’de düşmanın denize dökülüşü) ve 29 Ekimimiz(Cumhuriyetimizin kuruluşu) ve daha niceleri… Bu günler; Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Türk’ün varoluş günleridir. Bugünlerin kazanılması elbette kahraman subaylarımız ve Mehmetçiklerimizin olağanüstü şartlarda, olağanüstü mücadeleleri sayesinde gerçekleşmiştir. Ancak burada unutulmaması gereken; Atatürk’ün  “Dünyada hiçbir milletin kadını ’Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’diyemez” dediği KADINLARIMIZ, gerek cephelerde gerek cephe gerisinde kendi canları bir yana, minik yavrularının bedenlerini bile kurtuluş için feda etmişlerdir.
Bildiğiniz gibi Mart ayının 8’inci günü, “Dünya Kadınlar Günü” ya da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” adı altında her yıl ülkemizde de kutlanır. Nedir bu kadınlar günü? Kısaca hatırlatalım. 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katıldı. 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day- Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti. Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

Sosyal yaşamda gerçekleştireceği inkılapları Karlsbad’da tasarladı.

Bilindiği gibi Türk kadını İstiklâl Savaşı sırasında gerek cephede, gerekse cephe gerisinde tüm gücü ile hizmet vermiştir. Cephede erkekle omuz omuza düşmana karşı savaşırken cephe gerisinde de çeşitli faaliyetleri ile savaşa destek vermiştir. Bu faaliyetlere katılan kahraman kadınlarımız aynı zamanda öğretmenlik gibi bazı meslek dallarında da kendilerini kanıtlamışlardır.
Atatürk Türk kadınının bütün bu fedakârlık ve hizmetlerini takdir etmiş ve Cumhuriyetin ilânından itibaren Cumhuriyet öncesi plânladığı ve değişik verilerle ifade ettiği gibi kadının sosyal, ekonomik ve siyasal konumunu iyileştirici uygulamalarına başlamıştır.
Atatürk, 1916’da Doğu Cephesi kumandanıyken çevresindeki kişilerle sohbet sırasında kadınla ilgili sorunları tartışıyor, kadınların iyi yetiştirilmesinin topluma sağlayacağı yararları, çalışma yaşamında kadına da yer verilmesi gibi hususları vurguluyordu. 1918’de Karlsbad’da tuttuğu notlardan anlaşıldığı gibi sosyal yaşamdaki inkılâpları gerçekleştirmeyi daha o tarihlerde düşünmüştür.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilânından dokuz ay önce kadın hukukunda inkılâp ihtiyacı konusundaki düşüncelerini şu sözleri ile açıklamıştır:
“Bir toplum cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla kuvvetsizlik içinde kalır.”
“Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır. ”
“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”
Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir.
Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir:
“Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.”
Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir.

Mecliste bir grup, kadını ’vatandaş’ yerine saymamak için direndi.

Ülke ve millet karmaşık bir dönem yaşarken, Mustafa Kemal Türkiye’deki öğretmen kuruluşlarının temsilcilerini Ankara’ya çağırır. Bugünkü “Milli Eğitim Şura” sı anlamına gelen “Türkiye Muallimler Kongresi” ni toplar. Tarih 16 Temmuz 1921’dir. Hazırladığı “Eğitim ve Öğretim Reformu” görüşlerini burada sergiler, tartışılır, kararlar haline getirir. Geleceğin Türkiye’sinin kız ve erkek çocuklarının, kadın ve erkek Türk insanına verilecek “Millî terbiye” nin, “Eğitim ve öğretim” in esaslarını tespit eder ve böylece bu kongre dolayısıyla Türk Kadınının gelecekte alacağı “Statü” yü de “Milli Eğitime” yaslanmış olarak ilk kez tayin etmiştir.
Atatürk, Türk Kadın Hakları üzerinde bazı yeniliklere el attığı, bu yolda yeni fikirlerin doğmaya başladığı, fakat karşısında da tam bir taassubun bulunduğu ve kadına verilecek haklar için en sert tepkiler gösterebilecek bir kitlenin de var olduğu bir ortamda ve mücadele hayatının en zayıf ve kritik devresinde bile eyleme geçme cesaretini göstermiştir. Osmanlılardan kalma bir Seçim Kanunu vardır. Bu yasa ve Teşkilatı Esasiye Kanunu (İlk Anayasamız), yirmi bin erkek nüfusa bir mebus seçilmesini em\-reder. Erkeklerin çoğu cephede askerdir. İstenir ki kadınlar da “vatandaş” sayılsın, bu rakamın içine girmiş olsunlar. Millet Meclisine kanun teklifi getirilir.
Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey’in önerisi kızılca kıyameti koparır. Halbuki bu, “kadına seçim hakkı verilmesi” teklifi de\-ğildir. Sadece kadının “vatandaş sayılması, hatta insan sayılması” önerisidir.
Millet Meclisinde bir büyük grup, kadını “vatandaş” yerine saymamak için direnirken Mustafa Kemal, yurdun muhtelif yer\-lerindeki gezileri sırasında özellikle kadınlara ve öğretmenlere hitap eder, kadın hakları, reformu için görüşlerini gayet açık bir dille, kamuoyuna duyurmaktan çekinmez. Atatürk’ün kendine özgü bir “kadın” anlayışı vardır. Bugün dünya aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın yaymaya çalıştığı ileri düzeydeki görüşe daha o zamanlar sahip bulunmaktadır.
1923’te İzmir’deki konuşmasında şöyle der: “Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.”
Atatürk’ün, reformları yaptığı bu dönemde Türk kadını ve onun hakları üzerinde görüşlerini ifade eden ilginç konuşmaları da olmuştur.
1923’te der ki:
“Bizim sosyal topluluğumuzun başarısızlığının sebebi, kadın\-larımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşa\-mak, demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir”.

Türkiye anlamınca kadın her şeyin üstünde şerefli bir mevcudiyettir.

Ekim 1925’te şöyle der:
“Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil, ahlâkta, fazilette ağır, vakur bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, pazusuyla muhafaza ve müdafaaya kadir nesiller (kuşaklar) yetiştirmektedir. Milletin menbaı (kaynağı), hayat-ı içtimaiyenin (sosyal yaşamın) esası olan kadın, ancak faziletkâr (erdemli) olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır. Burada Fikret merhumun cümlece malûm olan bir sözünü hatırlatırım: “Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer.”
Yine Mayıs 1925’te der ki:
“Kadın denilen varlık bizatihi (kendisi) yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olmaz. Kadına yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün beşeriyetin (insanların) yoksulluğu demektir.
Eğer beşeriyet (insanlık) bu halde ise, kadına yoksul demek reva görülebilir (yakıştırılabilir). Hakikat bu mudur? Eğer kadın, dünyada çalışan, muvaffak olan, zengin olan, maddi ve manevi zengin insanlar yetiştirmiş ise, ona yoksul sıfatı verilebilir mi? Verenler varsa onlara nankör denilse, doğru olmaz mı? Türkiye anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir.” Atatürk, bir Türk anasının eseridir. Türk kadınının çocuğu olmaktan daima övünç duyar. Ama Türk kadını ile yakından ve el ele, iç içe işbirliği yapması, çalışması İstiklal Savaşında olmuştur. Türk kadını için gerçek yargılara bu mücadelenin içinde geniş kapsamıyla ulaşmıştır.
İstiklal Savaşımız, stratejistlerin deyimiyle, bir “Topyekun Savaş”tır. Bu “Savaş Doktrini’nin dünya orduları için örnek olan ilk uygulamasıdır. Dünya üzerinde, kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve genci ile bütün “insan gücü”nün topluca yönetildiği, bütün ekonomik kaynaklarının bir elden kullanıldığı “ilk modern savaş”tır.
Alman Generali ve Stratejisti Ludendorf “Topyekun Savaş-Total War” isimli eseriyle bu tür savaşın doktrinini ortaya koymakla ün yapar. Bu kitabı neşrettiğinde, yıl 1928’dir. Halbuki Mustafa Kemal bu savaş türünü 1919-1922 arası fiilen uygulayan ilk askerdir. Birisi, yaratan ve uygulayan; diğeri yalnızca yazandır. Topyekun savaş, kadını erkekle bir düzeyde görür ve kullanır.
Meselâ II. Dünya Savaşı ve sonraki mahallî savaşlar hep böyle uygulanmıştır. İstiklal Savaşımız da böyle olmuştur. Gazi Mustafa Kemal, İstiklal Savaşını yönetirken güç aldığı, yaslandığı Türk kadınını, Türk anasını hiç unutmamış, vefa duygusunu daima belirtmiştir. Belki de reformları arasında kadın haklarına öncelik tanıması ve çok önem vermesinde, bu duygusunun etkisi vardır.
Mustafa Kemal Atatürk, kadına Türk ordusunun saflarında resmen ve üniformalı olarak yer açan ilk generaldir. İlk askerdir. Bu konuda da yaratıcıdır.

Yunan İzmir’e asker çıkarınca Türk kadını peş peşe miting düzenledi.

İstiklâl Savaşında kendisiyle fikir arkadaşlığı yapan, karargahında vazife alan Halide Edip Adıvar’a, askerliğin ilk basamak\-taki rütbesini çok mütevazı bir düzeyde “Onbaşı”lığı tevcih eder. Bu olay da, Silahlı Kuvvetlerimiz için çok tarihseldir. Kadınlarımızın askerliği, ordudaki hizmeti bir Atatürk direktifi ve ilkesidir.
Başkomutan Mustafa Kemal kendisine şu tarihi emri yollar:
“Halide Edip Hanımefendi hazretlerine;
(aceledir)
Garp Cephesi
Ordu safları arasında vatanımızın müdafaasına fiilen iştirak için şiddetli arzu (büyük istek) ile vuku bulan müracaatı vatanperveraneleri Orduca memnuniyetle telakki olundu. Hizmet-i fiiliye-i askeriyeye kabul ve oradan vazifenizin telakki buyurulması rica olunur.
18.8.1337 (1921)
Başkomutan
Mustafa KEMAL”
Böylece, tarihimizde gerçekten başlamış olan “Kadınların Askerliği” konusunu Atatürk zamanla işlemektedir, biçimlendirmektedir.
Der ki: “Düşmanlarımız bizi dinin taht-ı tesirinde (tesiri altında) kalmış olmakla itham ve tevakkuf (duralama) ve inhitatımızı (alçalmamızı) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiç bir zaman kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir.
Atatürk’ün Türk kadınının eğitimi konusundaki konuşmalarında dört esas üzerinde durduğu görülmektedir.
1- Kadın-erkek öğretim ve eğitimi eşit olmalıdır. 2- Kadının en önemli vazifesi analıktır. 3- Kadın toplum hayatının her yönünde yer almalıdır. 4- Kadın analık hizmetini ve toplumdaki görevini iyi yapabilmek için çok sağlam bilgilerle cihazlanmalı ve faziletli olmalıdır. Atatürk, daha 1923’lerden itibaren Türk Kadınının erkeklerle eşit koşullarda ve çok iyi eğitim görmeleri üzerine ısrarla durmuştur. Hatta bazı hallerde erkekten de daha aydın olmasını istemiştir.
Kadınlarımız; İstiklâl Savaşının, yalnız askerlikle ilgili yönüne katılmakla kalmamışlar. Bugün Batı ülkelerinden çok evvel elde ettikleri siyasî hakları için de mücadele vermişlerdir. Şöyle ki:
15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmaları üzerine düşman işgaline rağmen İstanbul’da mitinglerde kadınlarımızı da, aynı heyecanla, halkı ülkenin bağımsızlığı için savaşa teşvik ederken görürüz. Bunlardan, 19 Mayıs 1919 Sultanahmet mitingi pek ünlüdür. 50.000 Türk’e önce Halide Edip haykırır. Onu Meliha adlı genç kız takip eder. 20 Mayıs’ta Üsküdar mitinginde Sabahat ve Naciye Hanımlar kürsüdedir. 22 Mayıs’ta Kadıköy mitingi yapılır Münevver Saime Hanım konuşur. Bu konuşmacıların bir kısmı sonra Anadolu’ya geçer, Millî Mücadele’de fiilen görev alırlar. “Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti” de Erzurum ve Sivas Kongrelerine paralel olarak çalışmalar yapar. Türk kadınlığının bu eylemi desteklediğini gösterir.

Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı dünya milletlerinde büyük yankı uyandırır.

Bu olaylar, Türk kadınının ev dışı hayatta, erkekle beraber dış düşmana karşı silahlı mücadele ile de yetinmeyip, politik mücadeleye katıldığını ispatlayan hadiselerdir.
Kadınımızın seçme, seçilme haklarından ilk defa, 1926 yılında Trabzon Türk Ocağında Süreyya Hulusi adındaki bir konuşmacı verdiği konferansta söz eder.
1927’de İstanbul’da Kadınlar Birliği, tüzüğüne “Kadına siyasi haklar sağlamak için çalışacağı” yolundaki maddeyi ekler. Bu yeni fikirler Büyük Millet Meclisinde tartışmalara sebep olur.
Millet Meclisindeki ortam buna rağmen hazırlanmıştır ve 20.03.1930 tarihinde çıkan Belediye Kanunu ile kadınlarımızın Belediye seçimine katılmaları sağlanmış olur.
Atatürk, seçim ve siyasî hayatta Türk Kadınının ilk adımını yasal biçimde böylece attırdıktan sonra, manevi kızı ve akademik kariyer için yetiştirdiği Afet İnan’a (Prof. Dr. Afet İnan) Türk Ocağında bir konferans verdirir. Amacı, kadını daha büyük ve asıl konuya ulaştırmak için zemini yoklamak ve olaya hazırlamaktır.
1975 başında, Ankara Türk Kadınları Kültür Derneğinde bir konferansta, eski İzmir Milletvekili Avukat Perihan Arıburun’un anlattığı (Atatürk’ün çok saygı duyduğu hocası General Naci Eldeniz’in kızı) bu konuda ilginç bir anısı, Türk kadınının statüsündeki gelişme ile çok ilgili ve Atatürk’ün reformcu çalışmalarına örnek teşkil etmektedir. İşte o anı:
“1934 yılında bir gün, Çankaya Köşkü’nden kendisine ve annesi Makbule Eldeniz’e telefon haberi gelir. Belli bir günde Türk Ocağına gelmeleri istenir. O gün giderler, Türk Ocağı Salonunda Ankara’nın aydın bütün kadınlarının bir araya getirildiğini görürler. Bu kapalı salon toplantısında seçilmiş konuşmacılar ’Türk Kadınına Milletvekili seçilme Hakkı’nın verilmesini isteyen hararetli konuşmalar yaparlar. Sonunda Millet Meclisine kadar gösteri yürüyüşü yapılması kararı verilir ve uygulanır.
Aydın bir kadın topluluğunun Meclis önünde yüksek sesle konuşmalarını, çalışma odasında olayı bilmeyen Atatürk haber alır, çevresindeki milletvekillerine “Bakın bakalım hanımlarımız ne  istiyorlar, bana da bilgi getirin” der. Gidip kalabalığı gören milletvekillerinin telâşlı hali karşısında Atatürk, “Arkadaşlar, kadınlarımız mecliste görev isteğinde haklıdırlar. Hemen kanun tasarısı için çalışmalara başlayınız” direktifini verir. Önce Teşkilatı Esasiye Kanununun (Anayasanın) 10 ve 11. maddeleri değiştirilir. Sonra 5 Kasım 1934’te çıkan kadınlarımıza milletvekili seçiminde “Oy Verme ve Seçilme Hakkı” tanınır. Böylece Türk Kadınının, Türk erkeğiyle tam manası ile eşit düzeye gelmesi sağlanmış olur. Olay, Dünya çapında yankılar yaratır. Bir çok ulusun kadını bundan örnek alma çabasına koyulur.

Türk ailesi ve ailede kadının hukuku baştan itibaren ele alınmış bir konudur.

Atatürk’ün çevresinde yetişmiş olanlardan manevi kızı, Prof. Dr. Afet İnan bir konferansında, bu döneme ait ilginç bir anısını anlatır:
“1935 Temmuzunda aynı otomobilde Atatürk’le birlikte Kızılcahamam’a gidilmektedir. Ankara yakınındaki Kazan köyün\-den geçilirken, köylünün yol kenarında Atatürk’e tezahüratta bulunmaları nedeniyle durulur. Köyün muhtarı bir kadındır. Köylüyü tertibe soktuktan sonra, köylü adına gayet içten ve düzgün bir söylev verir. Atatürk duygulanır, teşekkür eder. Tekrar hareket edildiği zaman, yanındaki Afet Hanım ve Nuri Conker’e, ’İşte hayalimdeki Türk kadın mebus’der.” Conker bir köylü kadınının Millet Meclisine girmesini değerlendiremez. Ama, Satı Kadın kısa bir zaman sonra ilk kadın milletvekilleri arasında Mil\-let Meclisinde göreve başlar ve bu vazifeyi daima başarı ile yürütür.
1 Mart 1935 tarihinde ilk kadın mebuslarımız Türkiye Büyük Millet Meclisinde kendilerine ayrılan yerlerine otururlar. İlk defa bu görevi alanların Türk Tarihinde özel bir değeri vardır. İşte ilk kadın milletvekillerimiz: Mebrure Gönenç (Af\-yon), Şekibe İnsel (Bursa), Huriye Öniz (Diyarbakır), Dr. Fatma Memik (Edirne), Nakiye Elgün (Erzurum), Fakihe Öymen (İstan\-bul) Ferruh Gürgüp (Kayseri), Bediz Morova (Konya), Mihre Bektaş (Malatya), Meliha Ulaş (Samsun), Esma Nayman (Seyhan), Sabiha Görkay (Sivas), Seniha Hızal (Trabzon).
Türk ailesi ve ailede kadının hukuku da Atatürk tarafından baştan itibaren ele alınmış bir konudur. 1925’te İnebolu’da halkla yaptığı konuşmada, ailenin karı ve kocadan kurulduğunu, bu iki üyenin eşit şartlarla yuvayı yürütmeleri gerektiği inancını anlatır.
Atatürk’ün Mecelle taraftarlarının Mecelleyi ıslah etme önerisini kabul etmeyerek kökten bir değişme getirmek için İsviçre Medeni Kanunu esas olmak üzere hazırlattığı Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926’da kabul edildi. Yeni kanunun Türk Kadınına sağladığı haklar şöyle özetlenebilir: l Çok karılılık kalkmaktadır. Türk kadını, evinin tek kadını ve anasıdır. l Boşanma hakkında eşitlik sağlanmıştır. Kadın da yargıca baş vurarak boşanma isteyebilecektir. l Boşanmaya yalnız hâkim karar verebilir. l Velilik konusunda anneye de eşitlik verilmektedir. l Daha önce mirasta kadına, erkeğe düşenin çok az bir oranı verilirken bu kez eşitlik sağlanır. l Evlenme, önceleri, “Beşik Kertiği” denen şekilde çocuk yaşlarında bile yapılabilirken, yeni kanun ‘asgari yaş haddi’ni getirmektedir. l Daha önce nikâh imam karşısında yapılır, kadının rızası vekil seçilen erkek tarafından açıklanırdı. Medeni Kanun, bu hakkı doğruca kadına vermektedir. Kadın evlenmeye razı olduğunu, bizzat kendi diliyle ifade eder. l Eskiden mahkemede iki kadın bir erkek yerine şehadet edebilirken, artık bu konuda da eşitlik getirilir. Artık Türk kadını tam bir “insan”dır.

Kadınlarımız, erkeklerden daha çok aydın daha fazla bilgili olmak zorundadırlar.

Atatürk’ün 21 Mart 1923’te Konya’da kadınlarımızla yaptığı konuşmasında, kadınlarımızın geniş kitlesinin “aslında sosyal hayatta erkekle beraber olduğu, eskiden beri Türk Kadınının savaş, tarım, geçim çabasında aynı hizada çalışıp uğraştığını kabul etmekte, bundan sonra da iş hayatımıza onu ortak etmeyi, ilim, sanat, kültürle oluşan hayatta onunla işbirliği yapmayı”, tavsiye etmektedir. Atatürk’ün reform eylemlerinin plânlama ve uygulamasında kadına özel bir güvencesi vardır.
Meselâ, erkekleri uygar milletler kıyafetine sokmak için özel bir kanun çıkarmak zorunda kalır. Şapkayı önce kendisi giyer, orduya giydirir ve yasayı da çıkarır. Kadınlarımızın kıyafetiyle şahsen ilgilidir. Çevresindekileri, Batı kıyafetine giyinmeye teşvik etmekle, sözlü ve yazılı propaganda yapılmasıyla yetinir. Ama kadın giysileri için erkekler gibi özel bir yasaya gereksinme duymaz. “Kadınlarımız bu işi kendi kendileri yapacaklardır” diye güvenini belli eder.
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’lerdeki şu konuşması ile Anadolu kadınına verdiği büyük değere şahit oluyoruz: “Belki erkeklerimiz memleketi ele geçiren düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında bulundular. Fakat erkeklerimizin meydana getirdiği ordunun yaşam kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Yurdun varoluş nedenlerini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olacaktır. Kimse inkar edemez ki bu savaşta ve ondan önceki savaşlarda ulusun yaşam yeteneğini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun kesip getiren, ürünleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla birlikte, sırtlarıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephanenin savaş gereçlerini taşıyan hep onlar, hep o yüce, o esirgemez, o tanrısal Anadolu kadınları olmuştur.”
Kadınlarımızın her millette olduğu gibi, bizim milletimiz için de ne kadar yüksek önemi olduğunu söylemeğe gerek yoktur. Bizim milletimizde kadın, eskiden bu önemi, gerçekten en yüksek derecede kazanmıştır. Büyük atalarımız ve onların anaları, tarihin, olayların tanıklığıyla kanıtlamıştır ki, cidden yüksek erdemler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o erdemlerin en büyüğü ve en önemlisi, değerli evlâtlar yetiştirmeleriydi.  Zaman ilerledikçe, bilim geliştikçe, uygarlık dev adımlarıyla yürüdükçe, yaşamın, yüzyılın bugünkü gereklerine göre evlât yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların, bugünkü evlâtlarına vereceği eğitim eski dönemlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için, gerekli özellikler taşıyan evlât yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü yaşam için faal bir unsur haline koymak, pek çok yüksek özelliği kişiliklerinde taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha fazla bilgili olmak zorundadırlar. Eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar. (1928/Atatürk’ün S.D. II, s. 151-152)

Kadın yoksul demek, onun bağrından bütün insanlığın yoksulluğu demektir.

Bu millet, esas eğitimini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki, her dönemin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha yüksek kuşaklar yetiştirmeye yeteneklidir. (Enver Behnan Şapolyo, K. Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, s. 529)
Yardımseverler Derneği’nin ismi son şeklini henüz almadığı sırada yapılan bir toplantıda, birinin “İsim, Yoksul Kadınlara Yardım Derneği olsun!” demesi üzerine yazdırıp okuttuğu metinden:
“Yoksul kadın, burda hiçbir şeyi olmayan kadın anlamında alınmıştır. Halbuki kadın denilen varlık, kendiliğinden yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olamaz. Kadın yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün insanlığın yoksulluğu demektir. Eğer insanlık bu halde ise kadına yoksul demek yakıştırılabilir. Gerçek bu mudur? Eğer kadın dünyada çalışan, başaran, zengin olan, maddî ve manevî zengin eden insanları yetiştirmişse, ona yoksul sıfatı verilebilir mi? Verenler varsa onlara nankör denirse doğru olmaz mı? Bizce, Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en saygın düzeyde, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır. (Perihan Naci Eldeniz, TIK. Belleten, Cilt: XX, Sayı: 80, 1956. s. 740)
Efendiler, affedersiniz, bir noktayı açıklamak için bir an duracağım. “Efendiler!” dediğim zaman hanımefendiler ve beyefendiler demektir. Kolaylıkla kullanılması gereği ve bayanlarla bayların hepsini ifade etmek için bu sesleniş şeklini uygun gördüm. 1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 86)
Kadın varlığı, ulusun bin bir noktadan temelidir! Artık, kadını süs tanımak fikrini tazelemek doğru değil! (Müjgan Cunbur, Atatürk’ün El yazısı ile Kadınlar Hakkında Düşüncesi, Türk Kadını Dergisi, Sayı: 6, 1966, s. 19)
Erkeklere ilk öğüdü, ilk eğitimi veren ve onun üzerinde ilk analık egemenliğini ve etkisini kuran, kadındır. 1930 (Afet İnan, B.M. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 89)
Pek yakın bir gelecekte, kadının her anlamıyla erkekle eş olacağı bir dünya doğacaktır. (Atatürk’ten B.H., s. 58)
Düşmanlarımız, bizi dinin etkisi altında kalmış olmakla suçluyorlar, duraklama ve çökmemizi buna bağlıyorlar; bu hatadır! Bizim dinimiz, hiçbir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir. Allah’ın emrettiği şey, erkek ve kadının beraber olarak bilim ve bilgiyi kazanmasıdır. Kadın ve erkek bu bilim ve bilgiyi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla donanmak zorunluluğundadır. İslâm ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü sınırlamalarla bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar, bilim ve bilgi yönünden ve diğer hususlarda erkeklerden asla geri kalmamışlardır; belki daha ileri gitmişlerdir. 1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 86)

Her yerde kadın ve erkek düzeyi arasında bir denklik görmekteyim.

Bu kadın sorununda cesur olalım. Kuruntuyu bırakalım, açılsınlar, onların beyinlerini ciddî bilim ve bilgi ile süsleyelim. Namusu, bilgiyi sağlıklı şekilde açıklayalım. Şeref ve onur sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim. 1918 (Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, s. 45)
Arkadaşlar, Türk milleti çok büyük olaylarla kanıtladı ki, yenilik sever ve devrimci bir millettir. Son yıllardan önce de milletimiz yenileşme yolları üzerinde yürümeye, sosyal devrime girişmemiş değildir. Fakat gerçek sonuçlar görülemedi. Bunun sebebini araştırdınız mı? Bence sebep, işe esasından, temelinden başlanmamış olmasıdır. Bu konuda açık söyleyeceğim: Bir toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerine göz yumalım da kitlenin hepsi yükselme  şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok yükselme adımları, dediğim gibi, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenilik alanında birlikte yol alınmak gerekir. Böyle olursa devrim başarılı olur. 1925 (Atatürk’ün S.D.II, S. 216-217)
Daha endişesiz ve korkusuzca, daha yanlışsız olarak yürüyeceğimiz yol vardır: Büyük Türk kadınını çalışmamızda ortak yapmak, yaşamımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını bilimsel, ahlaksal, sosyal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve koruyucusu yapmak yoludur. 1923 (Atatürk’ün S.D. 11, s. 150-151)
Çok büyük sevinçle görüyoruz ve görmekteyiz ki, her yerde hanımlarımız erkeklerle fikir ve bilgi yolunda yarışırcasına yürüyorlar. Yine gönül borcuyla ifade etmek gerekir ki, hiçbir yerde kadınlarımız erkeklerin aşağısında değildir. Hemen her yerde kadın ve erkek düzeyi arasında bir denklik görmekteyim. Bu durum övünmeye değerdir. Kadınlarımızın, daha elverişsiz şartlar altında erkeklerden geri kalmayışı ve belki aynı şartlar altında erkeklerden ileri gidişi övüncü gerektirir. 1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 152)
Türk kadınları, memleketin yazgısını millet adına yöneten siyasî topluluğa dahil olmak arzusunu göstermekle, memleketin, milletin vatandaşlara yüklediği görevlerin hiçbirinden kendilerinin uzak bırakılacağını düşünmezler. Çünkü, görev karşılığı olmayan hak yoktur. 1931 (Atatürk’ün S.D.II, s. 265)
Siyasal ve sosyal hakların kadın tarafından kullanılmasının, insanlığın mutluluğu ve saygınlığı açısından gerekli olduğuna İnanıyorum. 1935 (Ayın Tarihi, No: 17, 1935, s.14)
Türk kadınlığının, yeni girdiği siyasal alanda da değerli işler başarmasını dilerim. 1934 (Ulus gazetesi, 10.12.1934)
Milletlerarası Kadın Kongresi delegelerine söylemiştir:
Türk kadınının, dünya kadınlığına elini vererek dünyanın barış ve güveni için çalışacağına güvenebilirsiniz. 1935 (Tan gazetesi, 27.4. 1935)

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/ataturk-ve-turk-kadini-95522h.htm

Print Friendly

Leave a Reply