ATATÜRK’ÜN İLK MECLİSİ

Çanakkale’de geleceği yazan adam 23 Nisan 1920’de TBMM’yi kurdu.

Yıl 23 Nisan 1920. Günümüzden tam 94 yıl öncesi. Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı, aslında kurulduğu demek daha doğru kanantindeyim çünkü o gün Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir ve cumhuriyete giden taşların döşendiği tarihtir de aynı zamanda… Türkiye Büyük Millet Meclisi kuran “GELECEĞİ YAZAN ADAM”dır. Bu tabir, “GELECEĞİ YAZAN ADAM” tabirini kullanan; Çanakkale’de bütün hayalleri Boğaz’ın karanlık sularına gömülen, üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye nitelendirilen Birleşik Krallık (İngiltere) Donanma Bakanı, sonranın Başbakanı Türk düşmanı, Sir Winston Churchill’e ait. Winston Churchill, tam 21 yerinde Mustafa Kemal’den söz ettiği, toplam 1668 sayfalık üç cilt, “The Great War” (Büyük Savaş) adlı kitabının 659. sayfasında şöyle yazıyor:
“At the head of the 19th. Division there stood in this strange story, a Man of Destiny, Mustapha Kemal Bey.”
Türkçesi: “Bu garip öyküde, 19. Tümenin başında, Geleceği Yazan Adam, Mustafa Kemal Bey bulunuyordu…”
1915’te Çanakkale önlerine o zamana kadar görülmemiş bir donanmayla Türklerin defterini kapatmaya gelenler, hüsrana uğradıkları gibi yepyeni bir defter açtırdılar “GELECEĞİ YAZAN ADAM”a. Çanakkale’de zuhur eden Miralay Mustafa Kemal Bey, bu defteri kanla irfanla yazarak, 23 Nisan 1920’de kurduğu Büyük Millet Meclisi’nde tasdik ettirdi. Daha sonra 29 Ekim 1923’te de ilelebet payidar kalacak şekilde Cumhuriyetle perçinledi.
Atatürk diyor ki:
“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”
Düşman işgali altındaki Anadolu ve Rumeli topraklarında, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlatacak ve Cumhuriyet’e giden yolda adımlar atılmasını sağlayacak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 23 Nisan 1920’de açıldı. TBMM’nin açılışına giden adımlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasının ardından Mondros Mütarekesi’ne rağmen ülkenin işgal edilmeye başlanması üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basmasıyla atıldı. Amasya Tamimi ile Erzurum ve Sivas kongrelerinde alınan kararlar, “ulusun egemenliğini yine ulusun sağlayacağı”nı ortaya koydu. Mustafa Kemal, 22 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisinin açılışını duyurduğu genelgesinde ise bundan böyle “bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun emir alacağı en yüksek kat”ın bu Meclis olacağını kaydetti. 23 Nisan 1920’de, Hacıbayram Camisi’nde cuma namazı kılındıktan, kurbanlar kesildikten sonra ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi, İttihat ve Terakki Kulübü olarak yapılan binada açıldı. Bu yazı dizimizde TBMM’nin açılışına tanık olmuş bir kişinin, rahmetli Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun hatıralarına yer vermek istiyoruz.

Mustafa Kemal olağanüstü yetkili bir meclisin toplanmasına karar verdi.

Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Milli Mücadele’nin başlangıcından sonuna kadar Yozgat ve Ankara’da bulunmuş, Atatürk’ün Sivas’tan Ankara’ya gelişinde O’nu ilk karşılayan lise öğrencileri arasında yer almıştır. Büyük Millet Meclisi’nin açılışından başlayarak, küçük bir memur olarak ilk Mecliste görev yapan Hıfzı Veldet, bu arada Türkiye’nin çok önemli siyasal olaylarına ve ilk ulusal hükümetin kuruluşuna tanık olmuştur. Yaklaşık altı ay kadar Meclis’te görev yapan Hıfzı Veldet, öğrenimini tamamlamak için bu görevinden bir süre ayrılmış, iki yıl sonra (1922) yeniden Ankara’ya dönmüş ve ilk Meclis’teki eski görevine başlamıştır. İkinci ve Üçüncü Meclislerden 1929 yılına kadar Meclis’te çeşitli görevlerde çalışan Hıfzı Veldet, bu Meclislerce kabul edilen devrim yasalarının görüşülmesine ve Cumhuriyet’in kuruluşuna tanık oldu. Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun bu önemli anıları Cumhuriyet gazetesi tarafından ‘İlk Meclis’ başlığı altında kitap haline getirildi. Bu kitaptan Birinci Meclis’in ilk açıldığı gün ile ilgili bölümleri aktaracağız.
İlk Meclîs’in
toplantıya çağrılması
İstanbul Mebusan Meclisi’nin kapatılması haberi Ankara’ya ulaşır ulaşmaz Mustafa Kemal Paşa “salahiyeti fevkaladeyi haiz bir meclisin” (olağanüstü yetkili bir meclisin) Ankara’da toplanmasına karar verdi [Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un l6 Mart 1920’de işgalinden sonra Anadolu’da almış olduğu askeri güvenlik önlemlerini Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ikinci günü sabahtan akşama kadar beş oturumda yapmış olduğu uzun konuşması sırasında birer birer anlatmıştır. (TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt 1, s. 8-30). ] ve bu kararını 19 Mart 1920’de aşağıdaki telgrafta görülen sivil ve askeri makamlara bildirdi.
İllere, Bağımsız
Sancaklara ve
Kolordu Komutanlarına
Devlet başkentine de İtilaf Devletlerince resmi olarak el konulması, yasama, yargı ve yürütme erklerinden oluşan ulusal devlet gücünü kırmış ve Mebuslar Meclisi, bu durum karşısında görev yapamayacağını hükümete resmi olarak bildirip dağılmıştır.
Şu duruma göre devlet başkentinin korunmasını, ulusun bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını sağlayacak önlemleri düşünüp uygulamak üzere ulusça olağanüstü yetki verilecek bir meclisin Ankara’da toplantıya çağrılması ve dağılmış olan mebuslardan Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise katılmaları zorunlu görülmüştür.
Bunun için aşağıda bildirilen yönerge uyarınca, seçimlerin yapılmasını yurtseverliğinizden ve anlayışlılığınızdan beklerim:

Sivil ve askeri makamların, ulusun emir alacağı en yüksek kat bu Meclis olacaktır.

1- Ankara’da, olağanüstü yetkili bir meclis, ulusun işlerini yürütmek ve denetlemek üzere toplanacaktır.
2- Bu meclise üye olarak seçilecek kişiler, mebuslara ilişkin yasal koşullara uyacaklardır.
3- Seçimde sancaklar seçim bölgesi olacaktır.
4- Her sancaktan beş üye seçilecektir.
5- Her sancakta, ilçelerden gelecek ikinci seçmenlerle sancak idare ve belediye meclisleriyle Müdafaa-i Hukuk yönetim kurullarından; illerde, il merkez kurullarından ve il yönetim kurulu ile il merkezlerindeki belediye meclisinden ve il merkeziyle merkez ilçesi ve merkeze bağlı ilçelerin ikinci seçmenlerinden oluşacak bir kurulca belli günde ve oturumda seçim yapılacaktır.
6- Meclis üyeliğine, her parti, dernek ve toplulukça aday gösterilebileceği gibi her kişinin de bu kutsal savaşa eylemli olarak katılması için bağımsız adaylığını istediği yerden koymaya hakkı vardır.
7- Seçimlere her yerin en yüksek sivil yöneticisi başkanlık edecek ve seçimin doğru ve yolunda yapılmasından sorumlu olacaktır.
8- Seçim gizli oyla ve salt çoğunlukla yapılacak; oyları, kurulun kendi içinden seçeceği iki kişi, kurul önünde sayacaklardır.
9- Seçim sonunda, bütün kurul üyelerinin imza edecekleri ya da kendi mühürleriyle mühürleyecekleri üç tane tutanak düzenlenecek; bir tanesi yerinde alıkonularak öteki iki taneden biri seçilen kişiye verilecek, öteki de Meclis’e gönderilecektir.
10- Meclis üyeliğine seçilenlerin alacakları ödenek, daha sonra Meclis’çe kararlaştırılacaktır. Ancak, geliş yollukları, seçimi yapan kurulların zorunlu giderleri olarak uygun görecekleri tutarlar üzerinden her yerin hükümetince sağlanacaktır.
11- Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara’da çoğunlukla toplanmayı sağlamak üzere belirtilerek üyeler yola çıkarılacak ve sonuç, üyelerin adlarıyla birlikte hemen bildirilecektir.
12- Bu telin varış saati bildirilecektir.
Çıkma: Kolordu komutanlıklarına, illere, bağımsız sancaklara bildirilmiştir.
Temsilciler Kurulu adına
Mustafa Kemal
22 Nisan 1920 günü de Anadolu’daki sivil ve askersi makamlara
bir telgrafla şu buyruğu verdi:
“Tanrı’nın yardımıyla Nisan’ın 23. Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun emir alacağı en yüksek kat bu Meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur.” [Söylev (Velidedeoğlu çevirisi, 18. Bası), s. 242)]

Toplantı salonunda şuradan buradan derlenmiş kırık dökük bazı eşya vardı.

Böylece Büyük Millet Meclisi’nin toplanması için bütün işlemler tamamlanmış oldu.
İlk Meclis’in açılışı
birinci oturum
Günlerden 23 Nisan 1920 Cuma. Tatlı ve ılık bir bahar günü. İngilizler ve müttefiklerince işgal edilmiş olan İstanbul’un son Mebuslar Meclisi’nden kaçıp gelebilen mebuslarla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın genelgesi ve çağrısı üzerine il meclislerince yerinde seçilmiş olan milletvekilleri Ankara’ya ulaştılar. O gün Meclis açılacak. Cuma namazı Hacıbayram Camii’nde kılındı. Kurbanlar kesildikten sonra İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı.
Meclis vaktiyle İttihat ve Terakki Kulübü olarak yapılmış olup Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktığımız için Ankara’ya kadar sokulan birkaç Fransız subayına bir süre konut olmuş, sonradan, yani İkinci Meclis binası yapılınca uzun süre Halk Partisi’nin merkez binası olarak kullanılmış bir yapı. Bugün İnkılap Tarihi Müzesi olarak aynı doğrultuda görevini sürdürüyor.
O zaman bu binanın birçok bölümü henüz tamamlanmamış olduğu için ivedi olarak onarılıp tamamlanmış. Toplantı salonu küçük, mobilya adına Ankara Valiliği bürolarından, şuradan buradan derlenmiş kırık dökük bazı eşya var. Milletvekilleri Ankara Öğretmen Okulu’ndan ve Ankara Sultanisi’nden (lisesinden) getirilmiş öğrenci sıralarında oturuyorlar. Bunların kılıkları, giysileri, yaşları, düşünsel düzeyleri ve görgüleri başka başka ve çok değişik; beyaz sarıklı, ak sakallı, cüppeli, eli tespihli hocalarla pırıl pırıl üniformalı genç subaylar; yazma veya şal sarıklı aşiret beyleri, külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle Avrupa’daki yüksek öğrenimlerini bitirip yeni dönmüş, Batı kültürüyle yetişmiş, nokta bıyıklı, “Kuvayı Milliye” kalpaklı gençler yan yana oturuyorlar. İlk gün sayıları yirmiyi geçmeyen Meclis memurları da şuradan buradan gelmiş, daha doğrusu getirilmiş. Ankara ilinin bürolarından çağrılan memurların Abdülhamit ve Meşrutiyet dönemlerini yaşamış olanlarından çoğu, İstanbul’daki Sultan hükümetine ve Saray’a karşı baş kaldırma niteliğinde gördükleri böyle bir kurumun içine, memur kimliğiyle de olsa karışmayı ihtiyatlı bulmamış olacaklar ki Meclis memurluğunu kabul etmemişler.
Okullar erken tatil edildiğinden Ankara Lisesi (o zamanki adı ile Mektebi Sultanisi) ve Darülmuallimin (Öğretmen Okulu) öğretmenleri Meclis’te memurluk görevine çağrılınca koşa koşa gelmişler. Lisenin yüksek sınıf öğrencilerinden elyazısı düzgün olan kimileri de mübeyyiz (yani resmi yazıların müsvettelerini temize çeken kâtip) olarak alınmışlar. Müdürü, öğretmeni, öğrencisi, il sağlık müdürü; defterdarlık kalemi bürosu şefi, genç dinamik Birinci Dünya Savaşı’nda uzun yıllar görev yapmış bir kurmay subayı olan başkâtipleriyle birlikte Meclis Yazı Kurulu (hey’eti tahririyesi) adı altında birleşerek uyumlu ve ideal bir çalışma kurulu oluşturmuşlar.

Parola, ya düşman yurttan kovulacak özgür yaşanacak ya da son erine kadar ölünecek.

Gerçi milletvekillerinin kılık kıyafetleri değişik ve renk renk, öğrenimlerine ve yetişme ortamlarına göre düşünce yöntemleri değişik, ama gönülleri ve amaçları bir. Gerçi Meclis binası küçük ve eşyası gösterişsiz, ama dava büyük. Bu Türk ulusunun ölüm-kalım savaşı davası. Tarihte bağımsızlığını hiç yitirmemiş olan Türk ulusu ya düşmanı yurdundan kovacak ve özgür yaşayacak ya da son erine kadar ölecek.
Parola bu. Gerçi silah, cephane ve düzenli ordu yok, ama Mustafa Kemal Paşa’n önderliğinde Türk halkının birleşmiş çelik istenci var. Gerçi para yok, ama halkın cömertliği ve gönül zenginliği sonsuz.
Gerçi düşman bir değil, pek çok; zayıf değil, çok güçlü; ama Türk’ün kükreyişi ve bağımsız azmi daha güçlü. Meclis’te herkes yerini almıştı. En yaşlı üye Sinop Milletvekili Şerif Bey, Meclis’i o gün, yani 23 Nisan 1920 Cuma günü saat 14.00’te kısa bir konuşma ile açtı. Küçük toplantı salonunun iki yanındaki dar dinleyici locaları ve bunlara çıkan merdivenler hiç yer kalmamacasına dolu.
Ben, toplantı salonunun, bizim kalem odasına yakın olan kapısının hemen yanındaki merdivenin alt basamağında, locanın oturduğu direğin yanında ayakta duruyorum.
Başkanlık kürsüsünün önünde bulunan konuşmacı kürsüsünün hemen önünde, daha alçak bir sırada tutanak kâtipleri ve tutanak grubu şefi, yüzleri milletvekillerine ve arkaları kürsüye dönük olarak yerlerini aldılar. Bu tablo ve salondaki bekleyiş dakikaları, çok canlı bir resim, bir sinema filmi gibi, en küçük ayrıntılarına kadar bugün
de gözlerimin önündedir. Lisenin onuncu sınıfindan on birinci sınıfa henüz geçmiş, on altı yaşını bile tam doldurmamış bir gencin o tarihsel andaki yürek çarpıntılarını da hâlâ duyarım.
En yaşlı üye Şerif Bey vakarlı ve yaşına göre çok dik bir yürüyüşle ağır ağır başkanlık kürsüsüne çıkıp açış söylevini okudu. Bağıtsız koşulsuz (kayıtsız şartsız) Türk bağımsızlığının Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndaki ilk ve değişmez belgesi olan bu söylevi, günümüzün diline çevirip aşağıya alıyorum:
“Saygıdeğer dinleyiciler:
İstanbul’un, geçici kaydıyla yabancı güçler tarafından işgal olunduğu, bütün temelleriyle halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği hepinizce bilinmektedir.
Bu duruma baş eğmek, ulusumuzun bize sunulan yabancı tutsaklığını kabul etmesi demektir. Ancak tam bağımsızlık (istiklali tam) ile yaşamak için kesinlikle kararlı olan ve ezelden beri özgür ve başına buyruk yaşamış bulunan ulusumuz tutsaklık durumunu son derece sertlik ve kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayıp yüksek meclisinizi oluşturmuştur. Bu yüce Meclis’in en yaşlı üyesi kimliğiyle ve Tanrı’nın yardımıyla ulusumuzun iç ve dış tam bağımsızlık (istiklali tam) içinde yazgısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip kendisini yönetmeye başladığım bütün cihana duyurarak Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.

Parola, ya düşman yurttan kovulacak özgür yaşanacak ya da son erine kadar ölünecek.

Gerçi milletvekillerinin kılık kıyafetleri değişik ve renk renk, öğrenimlerine ve yetişme ortamlarına göre düşünce yöntemleri değişik, ama gönülleri ve amaçları bir. Gerçi Meclis binası küçük ve eşyası gösterişsiz, ama dava büyük. Bu Türk ulusunun ölüm-kalım savaşı davası. Tarihte bağımsızlığını hiç yitirmemiş olan Türk ulusu ya düşmanı yurdundan kovacak ve özgür yaşayacak ya da son erine kadar ölecek.
Parola bu. Gerçi silah, cephane ve düzenli ordu yok, ama Mustafa Kemal Paşa’n önderliğinde Türk halkının birleşmiş çelik istenci var. Gerçi para yok, ama halkın cömertliği ve gönül zenginliği sonsuz.
Gerçi düşman bir değil, pek çok; zayıf değil, çok güçlü; ama Türk’ün kükreyişi ve bağımsız azmi daha güçlü. Meclis’te herkes yerini almıştı. En yaşlı üye Sinop Milletvekili Şerif Bey, Meclis’i o gün, yani 23 Nisan 1920 Cuma günü saat 14.00’te kısa bir konuşma ile açtı. Küçük toplantı salonunun iki yanındaki dar dinleyici locaları ve bunlara çıkan merdivenler hiç yer kalmamacasına dolu.
Ben, toplantı salonunun, bizim kalem odasına yakın olan kapısının hemen yanındaki merdivenin alt basamağında, locanın oturduğu direğin yanında ayakta duruyorum.
Başkanlık kürsüsünün önünde bulunan konuşmacı kürsüsünün hemen önünde, daha alçak bir sırada tutanak kâtipleri ve tutanak grubu şefi, yüzleri milletvekillerine ve arkaları kürsüye dönük olarak yerlerini aldılar. Bu tablo ve salondaki bekleyiş dakikaları, çok canlı bir resim, bir sinema filmi gibi, en küçük ayrıntılarına kadar bugün
de gözlerimin önündedir. Lisenin onuncu sınıfindan on birinci sınıfa henüz geçmiş, on altı yaşını bile tam doldurmamış bir gencin o tarihsel andaki yürek çarpıntılarını da hâlâ duyarım.
En yaşlı üye Şerif Bey vakarlı ve yaşına göre çok dik bir yürüyüşle ağır ağır başkanlık kürsüsüne çıkıp açış söylevini okudu. Bağıtsız koşulsuz (kayıtsız şartsız) Türk bağımsızlığının Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndaki ilk ve değişmez belgesi olan bu söylevi, günümüzün diline çevirip aşağıya alıyorum:
“Saygıdeğer dinleyiciler:
İstanbul’un, geçici kaydıyla yabancı güçler tarafından işgal olunduğu, bütün temelleriyle halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği hepinizce bilinmektedir.
Bu duruma baş eğmek, ulusumuzun bize sunulan yabancı tutsaklığını kabul etmesi demektir. Ancak tam bağımsızlık (istiklali tam) ile yaşamak için kesinlikle kararlı olan ve ezelden beri özgür ve başına buyruk yaşamış bulunan ulusumuz tutsaklık durumunu son derece sertlik ve kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayıp yüksek meclisinizi oluşturmuştur. Bu yüce Meclis’in en yaşlı üyesi kimliğiyle ve Tanrı’nın yardımıyla ulusumuzun iç ve dış tam bağımsızlık (istiklali tam) içinde yazgısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip kendisini yönetmeye başladığım bütün cihana duyurarak Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.

Padişah Meclis’in emrine bağlıdır, onun vereceği karara uymakla yükümlüdür.

Kutsal olarak bağlı olduğumuz bütün Müslümanların Halifesi ve Osmanlıların Padişahı Altıncı Sultan Mehmet Hazretleri’nin yabancı boyunduruğundan kurtarılmasında ve saltanatın sürekli merkezi olan İstanbulumuz ile işgal altında ve türlü kıyım ve işkence içinde nesnel ve tinsel (maddi ve manevi) bakımdan insafsızca yok edilmekte olan zulüm görmüş bütün illerimizin kurtarılmasında bizi başarılı kılmasını yüce
Tanrı’dan dilerim.”
Bu konuşma Türk ulusunun kendi egemenliğini artık tümüyle kendi eline aldığının ilk açıklaması ve müjdecisidir.
Gerçi konuşmanın sonuna “Bütün Müslümanlığın Halifesi ve Osmanlıların Padişahı’nın düşmanın elinden kurtarılması” sözü eklenmişse de bu ek Padişah Vahdettin’in taç ve tahtını korumak kaygısıyla, Türk ulusunun İstiklal Savaşı’nı hiçbir zaman hoş görmeyen, dahası, İngilizlerle anlaşan bir padişah olduğunu henüz bilmeyenleri, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na karşı harekete geçirmemek için alınmış psikolojik bir önlemden başka bir şey değildi.
Nitekim Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi’nin 24 Nisan 1920 Cumartesi günü yapılan ikinci toplantısında, Mondros Mütarekesi’nden o güne kadarki siyasal olayları ve o günkü siyasal ve hukuksal durumu Meclis’e bildiren uzun tarihsel açıklamaları arasında sözü hilafet ve saltanata da getirerek harfi harfine şöyle demişti:
“Hilafet ve saltanat makamını tahlisine muvaffakiyet hasıl olduktan sonra padişahımız ve Halife-i Müslümin Efendimiz bir nevi cebr-ü ikrahtan âzâde (baskı ve tehditten kurtulmuş), tamamıyla hür ve müstakil olarak kendisini milletin aguşu sadakatinde (sadık bağrında) gördüğü gün Meclisi âlinizin tanzim edeceği esasatı kanuniye dairesinde vaz’ı muhterem ve mübeccelini ahzeder (alır).”
Bu sözlerin üzerindeki süslü ve yaldızlı tabaka çıkarılırsa anlamı şöyle olur: “Padişah Meclis’in ve dolayısıyla milletin emrine bağlıdır, onun vereceği karara uymakla yükümlüdür.”
Meclis’in ilk günkü toplantısında gerek İstanbul’dan gelen mebusların  gerek Anadolu’dan ve Rumeli’den yeni seçilmiş olan milletvekillerinin seçim tutanaklarını incelemek üzere iki komisyon seçilmiş, başka bir işlem yapılmamıştı.
Ulusal Egemenliğin Hukuksal Olarak Gerçekleşmesi:
Meclis’in açılmış olduğu 23 Nisan Guma günü geçici başkan Sinop Milletvekili Şerif Bey’in konuşmasıyla Büyük Millet Meclisi, ulusun yazgısına eylemli olarak el koymuş bulunuyordu. Ancak bunu hukuksal temellere oturtmak gerekliydi.

Güçlü lider olmanın koşulu kişisel buyurma etkinliği, yürütme gücüdür.

Bu noktayı belirtmeden önce yukarıda sözünü ettiğimiz “Tetkik-i mezabit encümeni” denilen “tutanakları inceleme komisyonu” adı altında kurulmuş olan iki kuruldan kısaca söz etmek isterim. Bu komisyonlar, bir torbadan çekilen fişlerdeki adların yüksek sesle okunması ve tutanağa geçirilmesi yoluyla oluyordu. Başkan Şerif Bey’e, Mustafa Kemal Paşa’nın önerisi üzerine, divan kâtibi kimliğiyle Bursa Milletvekili Muhittin Baha (Pars) ve Kütahya Milletvekili Cevdet Bey yardım ediyorlardı. Ad çekme işi ve fişlerin ayrımı bitince, seçilen komisyon üyeleri Meclis’e bildirildi.
Birinci komisyonda, bugün de adları bilinen kişilerden Edirne Milletvekili Albay İsmet Bey (İnönü), Konya Milletvekili Refik Bey (Koraltan), Konya Milletvekili ve Mevlevi çelebisi Abdülhalim Çelebi Efendi; ikinci komisyonda ise Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, İkinci Meşrutiyet’te hürriyet kahramanı olarak anılan Niyazi ve Enver paşaların arkadaşlarından Eskişehir Milletvekili Eyüp Sabri, Kayseri Milletvekili Sabit ve Kırşehir Milletvekili Hakkı Behiç Beyler vardı.
Bu komisyonlardan birincisinde Albay İsmet Bey’in, ikincisinde ise Mustafa Kemal Paşa’nın adlarının torbadan çıkmış olmasına o zaman şaşırmıştım.
Bugün bu durumun herhalde bir rastlantı sonucu olmadığı, Mustafa Kemal Paşa’nın daha ilk günden Meclis’e tehlikeli sızmaları önlemek için komisyonlarda kendisinin ve güvendiği kişilerin bulunmasını sağlayıcı önlem almasından ileri geldiğini kabul ediyorum.
Komisyonların kurulması işi bittikten sonra geçici başkan Şerif Bey ertesi sabah saat 10.00’da toplanılmak üzere o günkü oturuma son verdi.
Liderlik niteliği, iktidar ve halk:
İlk Büyük Millet Meclisi’nde lider-iktidar-halk ilişkisi tarihsel ve sosyal bâbından, tarih uzmanlarınca ayrıntılı olarak incelenmeye değer önemli bir konudur. Biz burada bu konuya, örnekler vererek değinmekle yetineceğiz.
İstanbul’u alıp Osmanlı İmparatorluğu’na merkez yapan Fatih Sultan Mehmet’in şu sözü tarih kitaplarına geçmiş: “Padişah bir babadan doğmuş olmaklığım bir rastlantıdır, ama Padişah (yani iktidar sahibi) olmaklığım rastlantı değildir.”
Bu söz bize devlet başkam olmada Tanrısal gerekircilik anlayışının, “iktidar sahibi” olmada ise kişiliğin ve kişisel toparlayıcılık ve buyurma gücünün somut örneğini veriyor.
Yalnız eski çağlarda güçlü bir padişah ya da kral olmanın değil, günümüz demokrasilerinde de güçlü bir lider olmanın koşulu bu kişisel buyurma etkinliği, derleyip toparlama ve yürütme gücüdür.
Yetiştikleri ortam, bilgi, görgü, taşıdıkları zihniyet bakımından birbirinden büsbütün başka, ayrı ayrı nitelikte olan milletvekillerindenoluşmuş Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, vatanı kurtarma ve tam istiklal kazanma amacına yönelterek hiç çatlak vermeden yürüten giz ve kerameti, Mustafa Kemal Paşa’daki liderlik gücünde aramak gerekir.

Benim için dünyada en büyük mükâfat milletin en ufak bir takdir ve iltifatıdır.

Ancak Mustafa Kemal Paşa, liderlik otoritesini Büyük Millet Meclisi toplantılarında hiçbir zaman dokundurma yoluyla da olsa kullanmamış, tersine her zaman “Ben bu milletin bir memuruyum” diyerek halkın ve Meclis’in emrinde olduğunu söylemiştir.
İkinci Oturum ve Mustafa
Kemal Paşa’nın ünlü önergesi
24 Nisan 1920 Cumartesi günü sabah saat 10.00’da yeniden toplanan Meclis, milletvekillerinin seçim tutanaklarını inceleyen komisyon raporlarını kabul etti. Daha sonra söz alan Mustafa Kemal Paşa, öğleden önce ve sonra, birisi gizli olarak yapılan [1980 yılında yayımlanan gizli tutanak dergisinin birinci cildinde, gizli oturumda Mustafa Kemal Paşa’nın, ulusal sınırlarımızı elde etmek konusundan başlayarak sınırlarımızdaki Suriye, Irak, Kafkasya, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’la ilgili durumlar, Fransızlarla olan ilişkiler, Yunanlıların doğrudan doğruya İngilizlere dayandığı konularında geniş açıklamaları yer almıştır. TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 1. s. 2-10 ] beş oturumda, 1918 Mondros Silah Bırakışması’ndan (mütarekesinden) başlayarak Büyük Millet Meclisi’nin açılmasına değin geçen zaman aralığındaki olaylara ilişkin olarak yer yer çok alkışlanan uzun ve ayrıntılı açıklamalarda bulundu. Kürsüden inince, o zamana kadarki eylemleri dolayısıyla kendisine teşekkür edildiğinde harfi harfine şöyle konuşmuştur:
“Benim için dünyada en büyük mükâfat, milletin en ufak bir takdir ve iltifatıdır. Meclisi âlinizi teşkil eden âzâyı kiram bütün milletin mümessili olmak itibarıyla, teveccühatını umum milletin teveccühatı gibi telakki ederim. Binaenaleyh, bu dakikada hissettiğim saadetin azametini tarif edemem.
Yalnız hayatımda en zevkli bir an yaşadığımı arzetmekle kesbimübahat eylerim. Teşekküratımı ikmal için şunu ilave etmeliyim ki ben diğer milletdaşlarımdan fazla bu vatana ve bu millete medyun olduğum vazifeden daha fazla bir şey yapmış değilim.
Eğer mütezahir bir muhassala varsa bunu yine milletin bana müteveccih olan enzarı itimadına medyunum ve millet esas olduktan sonra her ferdinin azami muhassalasından istifade edilmek pek tabiidir.”[TBMM, Zabit Ceridesi, Devre 1, cilt 1., s. 33]
Bu sözleri o tarihte Meclis’in küçük bir memuru olarak ben de dinledim ve (şiddetli) alkışlara tanık oldum.
Bilindiği gibi Atatürk, yeni Türkçe akımını ve Türkçenin anlaşılması ilkesini başlatıncaya değin, Büyük Nutku’nda bile çok koyu Osmanlıca konuşmuştur, özelliğini bozmamak için o zaman söylediklerini, ağzından çıktığı ve tutanağa geçirildiği biçimde buraya aktardım. Ufak bir çaba ile bunu herkes anlayabilir. Bu sözlerin yalnız son cümlesini bugünkü dile çevirmek isterim:
“Ulusal temel olarak alınca, onun bireylerinin her birindeki  potansiyelden en geniş ölçüde yararlanmak pek doğaldır.”

Geçici nitelikte bile olsa bir padişah vekilliği ortaya çıkarmak caiz değildir.

Bundan sonra Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) de Meclis üyelerini coşturan bir konuşma yaptı.
O gün hemen yasama çalışmalarına ve hükümet kurulması işinin görüşülmesine başlandı. Mustafa Kemal Paşa Meclis Genel Kurulu’na anayasal nitelikli ve ayrıntılı bir önerge sundu. Bu önergenin en önemli bölümleri günümüzün diliyle şöyledir:
Bugünkü güç durumda vatanı çökmek ve yok olmak tehlikesinden kurtarmak için gerekli tedbirleri almak, pek doğaldır ki yüksek kurulumuza düşer. (…) Yüksek Meclisiniz denetleyici ve inceleyici bir parlamento değildir. Böylece, yalnız yasama ve kanun koyma ile görevli olarak sorumlu bir kattan ulusun alın yazısıyla ilgili işleri gözetim altında bulunduracak değil, bununla eylemli olarak uğraşacaktır. Nitekim olağanüstü durumlarda bütün uluslar bu ilkeleri bir yana bırakarak ya yasama görevine ara verip yürütme kurullarına üstün yetkiler tanırlar ya da bütün ulusun genel oyuna başvurarak kararlar alırlar. Biz halkın oybirliğine her organdan çok yetki tanıyan İslamlık ilkelerini göz önünde tutup yüksek Meclisinizi ulusun bütün işlerine doğrudan doğruya el koymuş olarak tanımak yanlısıyız. Bu temel ilke kabul edildikten sonra, Yüksek Meclisinizin genel kurulu bütün işlerin ayrıntılarına değin doğrudan doğruya inceleme ve görüşme yapma olanağını bulamayacağından, saygıdeğer kurulunuzdan ayrılacak ve kendilerine vekillik verilecek üyelerin, bugünkü hükümet kuruluşlarına uygun olarak, gereken iş bölümü ilkesine göre görevlendirilmesi ve her birinin ayrı ayrı ve hepsinin ortaklaşa genel kurul karşısında sorumlu olması, amacın sağlanması için yeterlidir. Bu durumda yüksek Meclisinize başkanlık edecek zat yüksek Meclisinizi temsil edeceğinden, işlerle görevlendirilen üyelerden oluşacak kurula da onun başkanlık etmesi ve yüksek Meclisiniz adına imza koymaya ve kararları onaylamaya yetkili olması ve yürütmeye ilişkin konularda, öteki üyeler gibi, genel kurul karşısında her yönden sorumlu bulunması zorunludur. Böyle bir yürütme kurulu, yüksek Meclis’in uygun görmesi sonucunda, vekil olarak görevlendirilecek ve genel kurula karşı sorumlu bulunacak saygıdeğer üyelerden oluşacak ve hatta “vekil” adını alacaktır. Gerçi başkan olacak zat ağır bir sorumluluk altında bulunacaktır. Çünkü yürütme kurulu ve vekiller ile saygıdeğer Meclisiniz arasında bütün sorumluluk ilk önce ona düşecek ve bu sorumluluk hem yüksek Meclisinizdeki hem vekiller kurulundaki başkanlık makamının her ikisini birden kapsayacaktır. (…) Anadolu’da, geçici nitelikte bile olsa, bir devlet başkanı tanımak veya bir padişah vekilliği ortaya çıkarmak hiçbir zaman caiz değildir. Şu halde başkansız bir hükümet meydana getirmek zorunluğu içindeyiz.

Gereksiz teorilerle sürüp gidecek tartışmalar fena etkiler doğurur.

Oysa bir tek noktada denge kurmayan devlet güçlerinin çalışmasını uyumlu biçimde sürdürmek de olanaksızdır. Öte yandan herhangi bir makama devletin ve ulusun güçlerini birleştirme ve dengeleme yetkisi vererek o makamı sorumsuz tanımak felaket getirir. Halifenin bile sorumluluğunu ilke olarak kabul etmiş olan İslamlığın böyle çözüm yollarına elverişli olamayacağı açıktır. Bu güç ve birbiriyle bağdaştırılması olanaksız prensipler içinde uzun uzadıya inceleme yaparak en sonunda İslamlığın temel ilkelerine başvurup yüksek Meclisinizde yoğunlaşmış olan ve bütün Müslüman halkın birleşmiş oylarıyla uygun görülen ulusal iradeyi, vatanın alın yazısıyla ilgili işlere eylemli olarak el koymuş tanımak ilkesini kabul ediyoruz. (…) Böylece yüksek Meclisiniz taşıdığı olağanüstü yetki dolayısıyla karşısına çıkacak bir yürütme kurulunu yalnız denetlemek ve ulusun çok önemli (yaşamsal) sorunları üzerinde böyle bir kurulla çatışma zorunda bulunmak gibi, günümüzdeki durumun hiç de elverişli olamayacağı dar bir yasama görevi ile değil, ulusun genel yönetimini eylemli olarak yüklenmek, ülkenin ve Hilafet’in kurtuluşunu doğrudan doğruya sağlamak ve savunmak görev ve yetkisi ile kurulmuştur. Ve artık yüksek Meclisinizin üstünde bir güç yoktur.
İşte ülkemizin, şimdiye değin geçirdiği bunalımda, felaketlerde, kimi zaman Avrupa’yı taklit etmek, kimi zaman devlet işlerinin yönetimini kişisel görüşler açısından düzenlemeye çalışmak, kimi zaman anayasayı bile kişisel ihtiraslara oyuncak yapmak gibi pek acıklı sonuçlarını gördüğü, uzak düşünceden yoksun tutumlardan doğan genel uyanışa tercüman olduğumuz kanısıyla şu güç ve bunalımlı tarih döneminin savaşlarını bu yoldan yürütmek taraflıyız. Doğallıkla karar saygıdeğer kurulunuzundur. Yalnız karşı karşıya bulunduğumuz yok olma tehlikesine devlet ve ulus işlerinin uzun süredir mercisiz kaldığına dikkat gözünü çekerek, gereksiz teoriler ortasında sürüp gidecek tartışmaların en kötü yönetimden daha fena etkiler doğuracağını arz etmeyi de bir yurt görevi olarak gerekli görüyorum. Yüce Tanrı başarıya ulaştırsın, amin! [TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, cilt 1, s. 30/32, (Alkışlar üç dakika sürdü)]
Bu önerge üzerine duraksamalar ve çeşitli konuşmalar oldu. Konya Milletvekili Refik (Koraltan) Bey bunun bastırılıp üyelere dağıtılmasını istedi. Buna karşılık Kırşehir Milletvekili Hoca Müfit Efendi, Mustafa Kemal Paşa’nın önerisini destekledi.

Kişisel rahatlığımı ulusun esenliği için feda etmekten zevk duyarım.

Duraksamaları gören Mustafa Kemal Paşa yeniden söz alarak şöyle konuştu:
“Efendiler; bütün nesnel ve tinsel (maddi ve manevi) sorumluluğu Heyeti Temsiliye adını taşıyan kurul üstlenmiş ve 16 Mart 1336 (1920) tarihinden bu dakikaya değin, bütün acı gelişme ve görünümlere karşın görev yapmayı olağanüstü bir ödev bilmiştir. Bu sorumluluk çok ağırdır. O kurulu artık bu sorumluluğun altında bırakamayız. Şunu öneriyorum ki bu dakikadan başlayarak ulusun yazgısının sorumluluğunu üstleniniz.
Bundan kaçınmak gereksizdir. Bu görev o denli önemli, içinde bulunduğumuz zaman o denli tarihseldir ki koca sorumluluğu içinizden üç beş kişiye yüklemekle yetinemeyiz. Bütün bu Meclis’in, bütün anlamıyla sorumlu olması gerekir. Millet bizi ancak bunun için gönderdi. Bizi buraya, ulusu beş kişinin eline bırakalım diye göndermedi.”
Mustafa Kemal Paşa’nın bu enerjik ve mantıklı konuşmasına karşın kimi milletvekilleri yine direndi. Özellikle Sivas Milletvekili Hoca Mustafa Tak Efendi şöyle konuştu: “Yüksek bilgileri içindedir ki ivmek pek uygun değildir. İşin önemi oranında, ileriyi düşünerek ivediliğe düşmemek de gereklidir. İvediliğe düşmeyelim, bu çok önemli bir sorundur. Önergenin örneği bildirilsin, herkes kendisi enine boyuna vederinliğine düşünsün, incelesin, ayrı ayrı konuşulsun, görüşülsün; bu acele edilecek bir şey değildir. Paşa Hazretleri ve saygıdeğer Heyeti Temsiliye arkadaşları şimdiye dek aylarca şu ulusun ağır yüküne katlanmışlar; sanırım ki birkaç gün daha katlanırlar.”
En sonunda Mustafa Kemal Paşa’nın önergesi çoğunlukla kabul edildi ve böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi ulusun işlerine doğrudan doğruya el koyarak eylemli olarak ulusal egemenlik kurulmuş oldu.
Aynı gün, yani 24 Nisan Cumartesi öğleden sonra Meclis başkanlık divanı seçimleri yapıldı ve Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne birinci başkan, İstanbul Mebusan Meclisi’nden gelen ve o Meclis’in birinci başkanı olan Erzurum Milletvekili Celalettin Arif Bey de ikinci başkan seçildi.
Mustafa Kemal Paşa Meclis’e birinci başkan seçildikten sonra milletvekillerinin çağrısı üzerine başkanlık kürsüsüne çıkınca, temelini “ulusal egemenlik” üzerine oturttuğu şu konuşmayı yaptı:
“Sayın efendiler; ulusun yazgısına ilişkin işlere eylemli ve tüm olarak el koyup Halifeliği ve saltanatı içine düştüğü tutsaklıktan kurtarmaya ve ülkenin bütünlüğü ve kurtuluşu uğrunda her türlü özveriye büyük bir azim ile katlanmaya karar vermiş olan yüksek Meclisinizin başkanlığına seçerek hakkımda cömertçe gösterilen güvene ve sıcak yakınlığa teşekkür ve minnetimi sunarım. Yaşamımın bütün evrelerinde olduğu gibi son zamanların bunalımları ve felaketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur ve rahatlığımı her çeşit kişisel duygularımı ulusun esenlik ve mutluluğu için feda etmekten zevk duymayayım.

Bu ulusal birliğin bana yüklediği sorumluluk, biliyorum ki pek ağırdır.

Gerek askerlik hayatımda gerek politika yaşamımın bütün dönem ve evrelerini kapsayan savaşlarımda her zaman tuttuğum yol, ulusun ve vatanın gereksindiği amaçlara yürümek olmuştur. Bugün saygıdeğer kurulunuzun oybirliğinde açıklanmış olan ulusal güveni, layık olduğumun çok üstünde görmekle birlikte, kendim için bir amaç olarak değil, elbirliğiyle giriştiğimiz kutsal savaşın yöneldiği amaçları elde etmek için ulusun armağan ettiği bir destek sayıyorum. Bu ulusal birliğin bana yüklediği sorumluluk, biliyorum ve hepiniz de biliyorsunuz ki pek ağırdır. İçinde yaşadığımız, benzeri çok az olan dakikaların çok tehlikeli olmasına rağmen bu ağır ulusal sorumluluğun yükü altında, ancak sayın kurulunuzun yardımı, arka olması ile ve savaşımızın her zaman hak yolunda olmasına rağmen, Yüce Tanrının yardımından ve desteğinden umutlu olarak çalışacağım.
İnşallah cihan padişahı olan Efendimiz Hazretlerinin sağlık ve esenlikle ve her türlü yabancı boyunduruğundan kurtulmuş olarak yüce tahtlarında sürekli kalmalarını, Tanrının lütfunda yakarırım.” (Şiddetli alkışlar) [TBMM Zabıt Ceridesi. Devre 1, cilt 1, s. 39]
Ertesi günü, yani 25 Nisan Pazar sabahı saat 10.00’da Meclis yeniden toplanıp akşama değin çalışmalarını sürdürdü. Türkiye’nin her yanından gelen mutasarrıf, kaymakam, belediye başkanı, birçok kentin ileri gelenleri, kimi askeri birlikler komutanlarının imzalarını taşıyan çeşitli kutlama telgrafları Meclis kürsüsünden genel kurula okundu.
Halka bildiri
Ülkenin her yöresindeki türlü çevrelerden gösterilen ilgi ve bağlılığa karşın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Anadolu’da bütün halk tarafından henüz anlaşılmamış olması kuşkusu vardı. Oysa bağımsızlık savaşı, ancak halkın inancı ve bu davaya can ve yürekten katılması ile başarılabilirdi. Halk arasında çeşitli yollardan çok olumsuz ve zararlı propaganda rüzgârları estiriliyordu.
Böyle propagandaları etkisiz kılmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi halka ilk bildirisini yayımladı.
Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey tarafından, o çağa göre oldukça sade bir Türkçe ile kaleme alınmış olup konuşma kürsüsünden kendisince okunan bu bildiri, bugünkü Türkçe ile şöyledir:
“Büyük Millet Meclisi’nin Memleketine Bildirisi;
Anadolu’nun her köşesinden gelen vekillerinizin kurduğu Büyük Millet Meclisi, olanı biteni dinleyip anladıktan sonra ulusa gerçeği söylemeyi gerekli gördü. İngilizler tarafından satın alınan ve ulusu birbirine düşürmek amacını güden kimi hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. İzmir ilinin, Antalya’nın, Adana’nın, Antep’in, Maraş ve Urfa yöresinin düşmanlarca işgali üzerine silahına sarılan milletdaş ve dindaşlarınızı yine size yok ettirmek için Padişah ve Halife’ye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman baskısından kurtarmak, Anadolu’nun şunun bunun elinde parça parça kalmasına engel olmak, devlet merkezimizi yine anavatana bağlamak için çalışıyor.

İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın.

Biz vekilleriniz ulu Tanrı ve yüce Peygamber adına yemin ederiz ki Padişah’a ve Halife’ye isyan sözü bir yalandan başka bir şey değildir ve bunun amacı vatanı savunan güçleri, aldatılan Müslümanların elleriyle yok etmek ve ülkeyi sahipsiz ve savunmasız bırakarak elde etmektir. Hint’in, Mısır’ın başına gelen durumdan kutsal vatanımızı kurtarmak için İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın! İzmir’ini, Adana’sını, Urfa ve Maraş’ını kısacası düşman salgınına uğramış bölgelerini savunanları, din ve uluslarının şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin ve onları Millet Meclisi’nin kararı üzerine cezalandıracak olanlara yardım edin. Taa ki din son yurdunu kaybetmesin! Taa ki ulusumuz köle olmasın! Biz birlik oldukça düşmanın üzerimize gelmeyeceğini kamusal olarak (resmen) açıkladı. Onun candan özlediği, aramızda ayrılık çıkması ve birbirimize  düşmemizdir. Tanrı’nın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve kutsal yardımı, Halife ve Padişahımızı, ulusu ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” [TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, cilt 1, s. 60.]
Bir gün önce halka böyle bir bildiri yayımlanmasını önermiş olan Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey, bunu 25 Nisan 1336 (1920) Pazar günkü Meclis’in öğleden sonraki altıncı oturumunda okudu. Bu bildirinin alkışlarla kabul edildiği, tutanağa geçirildiği ve ayrıca bunun basılarak her yana dağıtılacağı o oturumda toplantıyı yöneten ikinci başkan Celalettin Arif Bey tarafından açıklandı. [TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, cilt 1, s. 60.]
Görüldüğü gibi Meclis, bu bildirisi ile Ulusal Kurtuluş Savaşını baltalamak ve çökertmek, bunun için de Türk ulusunu iki düşman parçaya ayırmak isteyen gerçek düşmanların amacını açığa vurmak için yayımlanmıştı. Bu ülkede her çağda hainler çıktığı gibi, o ölüm kalım döneminde de düşmanla işbirliği eden hainler vardı. Meclis, bu bildirisiyle halkı o hainlere karşı uyarıyor, Kurtuluş Savaşını daha ilk aylarında içten çökertmek isteyenlerin bu girişimine karşı koymak amacını güdüyordu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin seçimle kurulan ilk kabinesi, her üyenin aldığı oy sayısı sırasıyla şöyledir:
1) Miralay İsmet (İnönü) (Edirne): Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi.
2) Dr. Adnan (Adıvar) (İstanbul): Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili.
3) Bekir Sami Bey (Amasya): Hariciye Vekili.
4) Fevzi (Çakmak) (Kozan): Müdafaai Milliye Vekili.
5) Yusuf Kemal (Tengirşenk) (Kastamonu): İktisat Vekili.
6) Cami Bey (Aydın): Dahiliye Vekili.
7) Celalettin Arif Bey (Erzurum): Adliye Vekili.
8) Mustafa Fehmi Efendi (Bursa): Şer’iye Vekili.
9) İsmail Fâzıl Paşa (Yozgat): Nafıa Vekili.
10) Hakkı Behiç Bey (Denizli): Maliye Vekili.
11) Dr. Rıza Nur Bey (Sinop): Maarif Vekili.
Milli hükümetin bu ilk kabinesi on bir bakandan kurulmuştu. Aynı zamanda Başbakan durumunda olan Meclis Başkanı da buna eklenirse, bu sayı on iki ediyordu.

Gün gelecek şimdi hepinizin hayal sandığınız reformları gerçekleştireceğim.

Bu yazı dizimizi bitirirken Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ın, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yayınlanan Atatürk ve Meclis adlı incelemesinden kısa bir bölümü aktarmak istiyoruz. Prof. Sadi Irmak yazısına Ünlü Alman edebiyatçı, politikacı, ressam ve doğabilimci Goethe’den bir deyişle başlar: Goethe der ki; “En mutlu insan, ömrünün başıyla sonunu düz bir çizgide birleştirebilendir.” Bu deyime, dünya tarihinin yaratıcı simalarından Atatürk en lâyık olandır. 1923’de gerçekleştirdiği kayıtsız şartsız bağımsız, ilerici millet egemenliği gerçeğini 1907’de aynıyla tasarlamış olduğunu şu belgeden açıklıkla anlıyoruz.
O tarihte Selanik’te tanıdığı bir Türkolog olan Malikof’a şunları söylemiştir. “Gün gelecek şimdi hepinizin hayal sandığınız reformları ben gerçekleştireceğim. Mensup olduğum millet bana inanacaktır.
Sultanlık kaldırılmalıdır, devletin yapısı mütecanis(bağdaşık) bir temele dayandırılmalıdır. Din ile devlet birbirinden ayrılmalıdır.
Doğu medeniyetinden ayrılıp Batı medeniyetine yönelmek zorundayız. Erkekle kadın arasındaki farkı kaldırmalıyız. Böylece yeni bir toplum düzeni kurmalıyız. Batı uygarlığına girmemizi zorlaştıran yazıyı kaldırmalıyız. Latin alfabesi kabul etmeliyiz. Kıyafetimize kadar her noktada Batıya yönelmeliyiz. Emin olunuz ki bir gün bütün bu hedeflere ulaşacağız.”
Bu tarihten tam bir yıl önce de Mustafa Kemal sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a ilerde Misâk-ı Millî’de gerçekleştireceği vatan haritasının sınırlarını çizmişti. Mustafa Kemal 1919’da da Erzurum Kongresi günlerinde Mazhar Müfit’e Türkiye’nin bir cumhuriyet olacağını “millî sır olarak” tevdi etmişti.
Bütün bunlar gösteriyordu ki Mustafa Kemal, ömrünün başıyla sonunu hiçbir zikzaka yer vermeden düpedüz bir çizgide birleştirebilmiştir.
Bu olağanüstü görünüş mutlu bir rastlantı mıdır, yoksa yılmaz bir azmin, görülmemiş bir inanç ve gayretin sistemli bir ürünü müdür? Şüphe yok ki, bu ikincisidir. Şimdi bu muazzam eseri yaratmış olan insanın başarısını sağlayan zihnî ve ruhî faktörlere bir göz atalım: Mustafa Kemal, bir meşruiyetçidir. Ona göre meşruiyetin temeli, millet iradesidir. Bu iradeye dayanmayan her girişim, meşruiyet dışıdır. Onun için gençlik çağından itibaren daima millî iradeye dayanmayı temel hedef olarak almış ve bu iradeyi yansıtmayan her girişimin karşısında yer almıştır.
1919’da Anadolu’ya geçtiği zaman arkasında Çanakkale zaferi vardı ve milletimizin hemen tek ümidiyle Anadolu, kayıtsız şartsız ona bağlanmaya hazırdı ve başlıca askerî güçlerin başında bulunan Karabekir ve Cebesoy da onun emrine girmeye hazırdılar.
Fakat o, bu yolu tercih etmedi. Milletimizin bir bölümünü de olsa temsil eden Erzurum Kongresi’ne katıldı ve bu kongreden sonra kurulmuş olan temsil heyetinin başına geçti. Bu, mevzii de olsa, millî iradeye bir dayanıştı.

Meclis her fedakârlığa hazır vatanseverlerden kurulmuştu.

Daha sonra Sivas Kongresi’nin kurduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk temsil heyetinin başına seçildi. Bu artık, bütün memlekete şamil bir millet iradesinin temsili demektir. Ve nihayet o günün en elverişsiz koşulları altında bir Millet Meclisi’nin kurulmasını sağladı. Artık, o, meclisin başkanı olarak, milletin iradesini temsil yetkisini kazandı. Böylece bütün ömrünce meşruiyet ilkesine bağlılığını gösterdi.
Dünyada emperyalizme karşı savaş açmış ilk millet olan Türk milletini, bütün ümitsiz koşullara rağmen millî mücadeleyi açmak zorunda bırakmış olan olay, I. Cihan Harbi’ni kaybetmiş olanlar arasında bulunmamız ve bu yüzden memleketin her şeyinin, bağımsızlığının, hatta varlığının tehlikeye girmiş olmasıdır. Böyle bir yenilgiyle sonuçlanmış olan I. Cihan Harbi’ne niçin girmiştik? Buna bir tek cevap verilebilir. Emperyalizmin yaygın saldırıları karşısında “tek başımıza ayakta duramamak” endişesindeydik. Dönemin Sadrazamı olan Sait Halim Paşa ve onun ardından gelen Talât Paşa bu kanaatlarını açıkça ifade etmişlerdir. Memleket, Balkan Harbi’nden yeni çıkmış, bir meşrutiyet inkılâbı geçirmiş ve iyi niyetli fakat ütopik hayaller peşinde olan tecrübesiz ve kendi içinde bölünmüş İttihat ve Terakki’nin yönetimine girmişti. Memleket içinde türlü yetersizlikler yanında imparatorluğumuza şeklen bağlı olan ve başka kültürlere mensup olan toplumlar, devletimiz aleyhine gizli gizli çalışıyordu Bir yandan da memleketin sorunlarını çözmekte acze düşen yöneticiler, ütopyalar peşindeydiler. Bir yanda dünyadaki yüz milyon Türkü birleştirerek büyük bir devlet kurmak, öte yanda hayalî bir İslâm dayanışmasına güvenerek üç yüz milyon Müslümanı Türkiye’nin önderliği altında birleştirme sevdası.
23 Nisan 1920’de toplanmış olan Birinci Meclis, son Osmanlı Meclisi’nin dağılması üzerine Ankara’ya katılımlarla yeni seçilip gelenlerden kurulmuştu. Bu seçim formalite bakımından demokratik ve nizamî değildi. Fakat halkın güven ve sevgisini kazanmış ve her fedakârlığa hazır vatanseverlerden kurulmuştu. Onları birleştiren tek fikir memleketin istilâdan kurtarılmasıydı. Meclisin terkibine bakarsak okumuş kişiler eşraf sınıfı ve ilmiye mensuplarının çoğunlukta olduğu görülür. Okumuş grupta akademik öğretim görmüş olanlar azınlıktaydı, hatta parmakla gösterilecek kadar azdır. Bunlar harbiye, mülkiye ve pek az sayıda tıbbiyelidir. Fakat kendi kendini yetiştirmişler çoğunluktaydı. Bunlar için Meclis bir aktif rolünü oynamıştır: Atatürk’ün baş öğretmen olduğu bir okul!
Bu Meclis yaşamından sonra içlerinden yüksek düzeyde fikir adamlarının ortaya çıktığı görülmüştür.
Menşe ne olursa olsun bu Meclisin üyeleri tarihî görevlerini kahramanlıkla yerine getirmişlerdir.

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/ataturkun-ilk-meclisi-96716h.htm

Print Friendly

Leave a Reply