“BİZİM HALKIMIZ ZATEN KOMÜNİSTTİR!”

Zeki Sarıhan

30 Mart yerel seçimlerinde Türkiye Komünist Partisinin adayı 44 yaşındaki sağlık memuru Fatih Mehmet Maçoğlu, Tunceli’ye bağlı Ovacık ilçesinin belediye başkanı seçildi. Gazete ve televizyonlar, bu haberi “Türkiye tarihinde ilk komünist belediye başkanı” diye verdi. Doğrudur, Komünist adını taşıyan bir partiden, kendini komünist ilan eden (daha doğrusu komünist olduğunu saklamayan) ilk belediye başkanıdır o. Fakat gerçekte, komünist olan ilk belediye başkanı mıdır? Bağımsız olarak Belediye başkanlığını kazanan Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez’in komünist olmadığını kim ileri sürebilir.

Yalnız Fikri Sönmez mi? Türkiye’nin yakın tarihinde komünist bir ruh taşıdığı halde, bu sıfatı kullanamayan başka belediye başkanları yok muydu? “Günahlarını almış olmayayım” ama Ankara Belediye Başkanlarından Vedat Dalokay’ın da öyle olduğu kanısındayım. Geçen dönem Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’ın da hakkını yemeyelim. Bizde “komünist” kavramı uzun yıllardır yasak ve lanetli olduğu için pek çok aydın bu sıfatı kullanamadı. Bu nedenle Ovacık Belediye başkanı için “Türkiye’nin ilk komünist belediye başkanı” demek yanlıştır.

Ovacık, Belediye başkanlığını Komünist Partisi adayının kazanması dışarıya bağımlı Türkiye kapitalizmi için bir tehlikedir. Geçmiş yıllarda böyle bir şey gerçekleşseydi düzenin sahibi olan bazılarına inme inebilirdi! “Türk âleminin en büyük düşmanı Komünizmdir, göründüğü yerde ezilmeli” düsturu gereğince polis, komünistliğinden şüphe edilen kişiyi derhal götürür, evi didik didik edilir, okuduğu kitapları kimden aldığı sorulur, eşek sudan gelinceye kadar da dayaktan geçirilirdi. Ulaştığımız şu duruma baktıkça insan “Hey Allahım sen nelere kadirsin!” demekten kendini alamıyor.

Gerçi Ovacık’ın merkez nüfusu 3.702 kişiymiş. Her şey 10 seçim sandığının içinde olup bitmiş. TKP adayına verilen oyların toplamı yalnızca 636 (Yüzde 36.1). Kapitalizm âşıkları hiç değilse bununla avunabilir. Fakat kendisinden sonra gelen ve hiç de “tekin” sayılmayan BDP adayının aldığı oy da 607 (33.4). Üçüncü parti de CHP, aldığı oy 281 (15.4) “Körle yatan şaşı kalkar” sözü gereğince, Allah bilir o da bir komünist sempatizanı.

AKP’nin de bu ilçede 227 (12.5) oy almış olması, kalan 48 oyun da BTP, MHP, SP, Bağımsız arasında paylaşılması bilmem bazıları için teselli olabilir mi?

Gerçi Maçoğlu’nun aldığı oyların hepsi de TKP oyu değilmiş. Bu haber nedeniyle adını duyduğumuz Demokratik Haklar Federasyonu da onu desteklemiş. Fakat Maçoğlu’nun seçildikten hemen sonra verdiği bir demeçte kullandığı bir cümle var ki, inanılır gibi değil:
“Buranın halkı zaten komünisttir!”

Biz, kent merkezlerindeki aydın yuvalarında, üniversite yerleşkelerinde, gazete köşelerinde komünist olduğunu bilirdik de Türkiye’nin kırsalında, yeri haritada zor bulunan bir ilçe merkezinde halkın “zaten” komünist olduğunu ilk kez işitiyoruz.  “Bu bizim için yeni bir şey değil” demek istiyor belediye başkanı. Anlaşılan seçimde desteklenen parti TKP olmasaydı da halkın eğilimleri açısından durum değişmezdi. Halk, epey zamandır ve genellikle komünistmiş…

Bu son devasa seçim kampanyasının ve 77 milyonluk nüfusun içinde küçücük bir nokta gibi görünse de Ovacık’ta TKP’li adayın belediye başkanı olmasının anlamı çok büyük. Şimdi orası sanki bir ziyaretgâh olmuş. Bazı meraklılar, tarihî veya doğaüstü bir varlığı görmek ister gibi oraya koşuyormuş. Demek ki, o bildiğimiz tarım, hayvancılıkla uğraşan, herhalde o kadar kitap, gazete de okumayan, yüksek öğrenim yapma olanaklarından yoksun bir halk da komünist olabiliyormuş! Ovacık küçücük bir yer. Fakat orada yaşanan bu durumun Türkiye için “yol olma” ihtimali birçok insanı ürkütüyor olmalı.

Duruma önem vermekle birlikte aslında olayın söylendiği gibi olmadığını da sanıyorum. Ovacık halkı, Tuncelililer gibi düzene muhalif olduklarından ve bu muhalefetleri oldukça da köklü nedenlere dayandığından kendisini komünist zannedebilir veya onları komünist görenler bulunabilir. Nitekim Vikipedi’nin verdiği bilgiye göre halkı Alevi ve Zaza imiş. Adlarının komüniste çıkması konusunda “Battı balık yan gider” diye düşünmüş olabilirler. Satır içi resim 1

Komünizm ve halk! İşte Türkiye’de yerel seçim vesilesiyle küçücük bir birimde de olsa yan yana gelen iki kavram. Aslında birbirlerine yakışmıyorlar da değiller. Hele bu halk yoksul olursa… Ben bu gerçeği somut olarak ilk kez 15 yıl önce 1999 Adapazarı depreminde fark ettim. Arkadaşlarla birlikte deprem bölgesini gezip Ankara’ya döndüğünde kaleme aldığım yazının başlığı “Deprem ve Sosyalizm” idi. (Aydınlık, 26 Eylül 1999) Evet sosyalizm, yoksulluklarda, felaketlerde uygulanan bir rejimdi. Deprem bölgesinde yiyecekler ve çadırlar, giyecek eşyası nüfus başına dağıtılıyordu… Zengin yoksul farkı ortadan kalkmıştı.

ÜÇ KOMÜNİST KURUM: OKUL, CAMİ VE KIŞLA

Bu vesile ile “halk” ile “komünizm” kavramının iç içe olduğu üç kurumdan söz etmek istiyorum. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada ve insanlık tarihi boyunca şu üç kurum komünist özellikler taşıyor: Okul, tapınak ve kışla. Bu üç kurum da insanların toprağa yerleştikleri, köyler, kentler kurdukları ve devletin ortaya çıktığı dönemin ürünüdür. Her üçünün kurumlaştığı dönemde ilkel komünist toplum çoktan tarihe karışmış, insanlar sınıflara ayrılmıştı. Gene de insanlığın içinde sınıflar olmayan bu kurumlara ihtiyacı vardı ve onlar günümüzde kapitalist toplum içinde bile yaşıyor.

Okulda (Genel halk okullarından söz ediyoruz) bütün öğrenciler, bilgiye ulaşma açısından eşit şanslara sahiptir. Orada zengin yoksul gözetilmez. Herkes eşittir. Genellikle öğrencilerin giyimleri bile birörnektir. Türkiye okullarında serbest kıyafet düzenine geçilmesi bile eşitliği bozacağı açısından eleştiriye uğramaktadır. Demek ki okul eşitlikçi bir kurumdur ve böyle devam etmesi gerekir. Yani okul komünisttir. Orada öğrencilerin beynine en koyu komünizm düşmanlığı nakşedilse bile bu gerçek değişmez.

Cami, mescit, kilise, havra adı verilen ve başka kültürlerde de başka adlarla anılan ibadethanelere gelince: Bunlar da komünizan birer kurumdur. Orada da herkes eşittir. Örneğin camide zenginler önde, yoksullar arkada namaz kılmazlar. Hac ve umre mevsiminde Kâbe’nin çevresinde dolanan mahşerî kalabalığa bakınız. Zengin ve yoksul aynı şeyi, aynı biçimde yapıyor. Kimseye özel bir muamele yok! Bu durum tapınakların (ibadethanelerin) tarihten kalma birer komünist kurum olduğunu gösteriyor. Cennet ve cehennemde de para ve özel mülk yoktur.
Kışla da komünist bir yaşantının bulunduğu yerdir. Burada herkes aynı giysiyi giyer, aynı karavanadan yemek yer. Savaşlarda yoksullar önde, zenginler arkada kalacak diye bir kural yoktur. Her ne kadar paralı askerlik ve erlerin görevlendirildiği yer bakımından kayırmalar yapılıyorsa da bunlar kışla komünizmini bozmaya çalışan insanların marifetidir.

Sonuç olarak, toplum sınıflara bölünmüş olmakla beraber, yönetici sınıflar komünizme ne kadar şiddetle muhalif bulunurlarsa bulunsunlar,  komünizmin öngördüğü eşitlikçi yaşam bütün halkın ve devletin vazgeçemeyeceği bir yaşam tarzıdır. Eşitsizlikten ve adaletsizlikten bunalan halk, bu üç kurumda yani okul, ibadethane ve kışlada komünizmi yaşayarak moral kazanır. Eşitlikçilik özlemini ayakta tutar geleceğe taşır.

Bu nedenle “Bizim buranın halkı zaten komünisttir” sözü yalnız Ovacık halkıyla sınırlı değildir. Bütün Türkiye için geçerlidir. Hem öyle yeni ortaya çıkmış bir düşünce de değildir. Bütün insanlık tarihi, eşitlik isteyen köle ve köylü isyanlarıyla doludur. Spartaküs, Şeyh Bedrettin ve daha niceleri… Eşitlikçi bir dünya özlemi o kadar köklü ve haklı bir istektir ve o nedenle o kadar büyük bir potansiyel tehlikedir ki.  Sömürücü sınıfların en büyük düşmanı olmasının nedeni budur. (14.4.2014)

Print Friendly

Leave a Reply