İSTANBUL’UN İŞGALİ VE KURTULUŞU

İstanbul’u Fatih fethetti Mustafa Kemal işgalcilerden kurtardı

İstanbul’un işgal kuvvetlerinden kurtuluşunun 90’ıncı yıldönümünü kutladık. İstanbul’u Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet günümüzden 559 yıl önce 29 Mayıs 1453’te fethetmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün orduları(Korgeneral Şükrü Naili Gökberk komutasında) 6 Ekim1923 tarihinde İstanbul’a büyük bir coşku seli altında girerek 5 yıl süren işgale son vermiştir. Böylece İstanbul ikinci kez fethedilmiş oluyordu. Birincisini, 559 yıl önce Fatih Sultan Mehmet, ikincisini de 89 yıl önce, 6 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün orduları gerçekleştirilmiştir. İstanbul’un kurtuluşunu kısaca anlattıktan sonra İstanbul’un işgalini takip eden dönemde Türk milletinin egemenlik haklarını ele almasını tafsilatlı bir şekilde aktaracağız…
Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere merkez olmuş İstanbul, Türkler tarafından fethedildikten sonra, stratejik konumu dikkate alınarak başkent yapılmış; kısa sürede önemli bir yönetim ve kültür merkezi haline getirilmiştir.
Şark Meselesi’nin çözümlenmesinde düğüm noktası olarak kabul edilen İstanbul şehri, emperyalist devletlerin her zaman ilgisini çeken bir kent olmuştur. 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması, İstanbul’un işgaline uzanan süreci başlatmıştır. Müttefiklerin paylaşamadıkları bu şehri birlikte işgal etme planları, 13 Kasım 1918 tarihinde yürürlüğe konulmuş; İstanbul önlerine gelen İtilaf Devletleri donanması 465 yıllık Osmanlı başkentini askerî bir işgal ve abluka altına almıştır.
13 Kasım 1918’den 16 Mart 1920’ye uzanan süreçte İtilâf Devletleri işgal kuvvetleri İstanbul’da denetimi büyük ölçüde ellerine geçirmişlerdir. Bu zaman zarfında başkentteki uygulamaları ile bu işgalin geçici bir işgal olmadığını, burada kalıcı olduklarını göstermişlerdir. 5 Kasım 1919 tarihine gelindiğinde İtilâf Devletleri’nin İstanbul’daki işgal kuvvetlerinin sayısı 50.000’i geçmiştir. İşgalciler, İstanbul’daki uygulamaları ile sömürü amaçlı olarak buraya geldiklerini de göstermekte idiler. Uzun bir işgal ve kontrol döneminden sonra İstanbul, Türk ordusunun denetimine geçmiş; başkenti bir oldu bitti ile işgal edenler; 4 Ekim 1923 günü düzenlenen bir törenle Türk Bayrağı’nı ve ordusunu selamlayarak şehirden ayrıldılar.
5 Ekim 1923’te şehrin Anadolu yakasına gelen Korgeneral Şükrü Naili Gökberk komutasındaki Türk Ordusu, 6 Ekim 1923 günü coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında İstanbul’a girdi. Böylece 5 yıl kan ağlayan güzel İstanbul kurtulmuş oldu. Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi işgalciler hiçbir şeyi laf olsun diye yapmazlar. Nasıl Çanakkale’ye Truva savaşını kazanan Agememnon (Agamemnon,Yunan mitolojisinde Miken Kralı, Sparta Kralı Menelaos’un büyük kardeşi, orduları Truva (Troya) savaşına götüren kumandan) adlı zırhlıyı gönderdiler, ancak Boğazı geçmeye muvaffak olamayıp bunun yerine Mondros’u Agamemnon’da imzalatarak akılları sıra intikam aldılarsa, Fransız Doğu Orduları Başkumandanı General Franchet d’Esperey de Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinin intikamını, (o gün yani 29 Mayıs 1453 tarihinde Fatih Sultan Mehmet’in bir kır atın sırtında İstanbul surlarından girişine nazire olarak) bir kır ata binerek almaya kalkıştı. Fakat o da boyunun ölçüsünü alarak Türk Bayrağını ve ordusunu selamlayarak şehri terk etmek zorunda kaldı. İstanbul’un kurtuluş gününü kutlarken, bir trajedi olan işgalin Mustafa Kemal Paşa tarafından nasıl haberdar edildiğini de bu vesileyle bir kez daha hatırlatalım:
15 Mart 1920’de işgalin işgaline geçen emperyalistler Letafet Apartmanı katliamında 8 Türk’ü şehit ettiler. Daha sonra 16 Mart’ta Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu basarak orada da uykuda olan 6 askerimizi şehit ederek 16’sını yaraladılar. İngilizlerin bu katliamını Türkiye Cumhuriyetinin kurucu Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle anlatır:

Beyoğlu telgrafhanesini, Tophane’yi ve Harbiye Nezareti’ni işgal ettiler

Efendiler, İstanbul’da 10’uncu Tümen Komutanı’ndan Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanlığı’na 9 Mart 1920 tarih ve 456 sayılı şifre olarak 14 Mart 1920 günü bir yazı geldi. Çözülmüşü şuydu:
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne özel: İngilizler tarafından Türk Ocağı binasının işgali üzerine Millî Talim ve Terbiye binasına taşınan Ocağın, bu yeni taşındığı bina, dün öğle vakti İngilizler tarafından yeniden işgal edilmiştir, efendim. 9 Mart 1920 (âdi).
Efendiler, 1920 senesi Martının 16’ncı günü öğleden önce, saat 10.00’da makine başında şöyle bir telgraf geldi:

İstanbul, 16.3.1920

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne;
Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, sonunda şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize arz olunur.

Manastırlı Hamdi

Ben bu telgrafın altına kurşun kalemle “İvedi olarak kolordulara benim imzamla M. Kemal” işaretini koyduktan sonra, telgrafı verenden açıklama istemeye başladım. Manastırlı Hamdi Efendi birbiri ardınca bilgi vermeye devam etti.
Bizim en çok güvendiğimiz bir arkadaşımız var ki, yalnız o değil, herkes, yani gelenler söylüyor. Şimdi de Harbiye’nin işgalini haber aldık. Hattâ, Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz askerlerinin bulunduğunu öğrendik, fakat telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri bilinmiyor.
Bu sırada Efendiler, Harbiye telgrafhanesinden memur Ali bilgi vermeye başladı:
Sabahleyin İngilizler basarak altı kişiyi şehit ettiler. On beş kadar da yaralı var. Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri Nezaret’e giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.
Manastırlı Hamdi Efendi, bizi yeniden buldu.

Paşa Hazretleri,

Harbiye telgrafhanesini de İngiliz askerleri, işgal edip teli kestikleri gibi bir yandan Tophane’yi işgal ediyorlar, bir yandan da zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var. Paşa Hazretleri, yüksek emirlerinizi bekliyorum.

16 Mart 1920 Hamdi

Hamdi Efendi devam etti:
Sabahleyin bizim asker uykuda iken, İngiliz deniz askerleri karakola gelip giriyor. Askerimiz uykudan şaşkınlık içinde kalkınca çarpışmaya başlanıyor. Sonunda bizden 6 kişi şehit oluyor, 15 kişi yaralanıyor. Bunun üzerine, zaten mel’unluklarını tasarlamışlar ki, hemen zırhlıları rıhtıma yanaştırıp bir yandan Beyoğlu tarafını ve Tophane’yi bir yandan da Harbiye Nezareti’ni işgal etmişlerdir. Şimdi artık, ne Tophane’yi ne de Harbiye telgrafhanesini bulmak imkânı olmuyor. Şimdi aldığım habere göre işgal Derince’ye kadar yayılıyormuş, efendim.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orayı da işgal ettiler galiba, Allah korusun, burayı işgal etmesinler. İşte Beyoğlu telgraf memurları, müdürleri geldiler. Kovmuşlar.
“Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım, efendim.”
Rahmetli Hayati Bey, benim ilk haber telgrafı üzerine yaptığım işarete uygun olarak, verilen bilgileri özetlemiş; Rumeli ve Anadolu’daki bütün komutanların adresine telgraf çektiriyordu. Bir an önce İstanbul üzerinden Edirne’ye çektirilmesini söylemiştim (Belge: 255). Hamdi Efendi:
“Yüksek emirleriniz yerine getiriliyor. Edirne’ye yazıyorum ve bütün merkezleri hazır ettirdik.”
Hamdi Efendi’den:
“Milletvekilleri ile ilgili bir haber aldınız mı? Meclis telgrafhanesi cevap veriyor mu?” diye sordum.
Hamdi Efendi:
“Evet veriyor. 14’üncü Kolordu Komutanı hazır. Paşa istiyordu, verelim mi?”
Efendiler, bundan sonra artık Hamdi Efendi’nin sözünü işitemedik. İstanbul merkezinin de işgal edilmiş olduğuna hükmettik.

İşgal Türkiye’de bulunan bütün dış temsilcilikler nezdinde protesto edildi

İstanbul’un işgali ve kurtuluşu ile ilgili verdiğimiz bu kısa anekdotun ardından, Atatürk Araştırma Merkezi dergisinde yayımlanan, İstanbul’un işgalini takip eden dönemde Türk milletinin egemenlik haklarını ele almasına yönelik çalışmaları kapsayan makaleyi aktarıyoruz…
Türk tarihinin en kritik safhalarından birisi hiç şüphesiz, asırlardır Osmanlı hanedanı tarafından kullanılan egemenlik haklarının padişahlardan alınarak fiilen millet adına bir meclis eliyle kullanılmaya başlanmasıdır. Tek kişinin egemenliğinden millet egemenliğine geçilmiştir. Bu geçiş Türk milletinin Kurtuluş Savaşı gibi varlık yokluk mücadelesi verdiği en buhranlı bir dönemde olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti Mondros ateşkes antlaşması ile savaşa son verdi. İtilaf Devletleri söz konusu anlaşmayı ileri sürerek Anadolu’nun bazı yerlerine, bu kapsamda İstanbul’a da asker çıkardılar. Osmanlı Devleti’ni çok sıkı olmayan bir denetim altına aldılar. Anadolu’da her geçen gün güçlenen Kuva-yı Milliye hareketleri ile İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın toplanarak önemli kararlar alması itilaf devletlerini daha etkin hareket etmeye zorladı. Türk milletinin kalıcı bir barış için gerekli gördüğü asgari şartları kapsayan Misak-ı Milli’nin ilan edilmesi İngiltere’nin barış için düşündüğü modeli (Sevr Antlaşması) riske atınca İngilizler, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u tamamen işgal ettiler. Meclis-i Mebusan kendisini feshetti.
Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un işgal haberini veren ilk telgraftan sonra karşı karşıya bulunulan durumu ileri görüşlülüğüyle çok iyi değerlendirdi. Osmanlı Devleti sona ermişti. Hiç vakit kaybetmeden seri önlemler almaya başladı. İstanbul’un işgalinden hemen sonra alınan bu önlemler İstiklal Savaşı’nın sağlam temellerini oluşturmuş, bu temeller üzerinde bağımsız bir devlet ve modern bir toplum yükselmiştir. Alınan önlemler kapsamında; dış dünya ile haberleşme kesildi, İtilaf Devletlerinin Anadolu içlerine kuvvet sevk etmesi ihtimaline karşı Geyve Boğazı’nda ve Ulukışla civarlarında demiryolları tahrip edildi, Anadolu’daki mali kaynaklar kontrol altına alındı.
İşgal Türkiye’de bulunan bütün dış temsilcilikler nezdinde protesto edildi.
Heyet-i Temsiliye Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa; devlet otoritesinin kalmadığını görerek olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanmasını ve bütün yetkileri üzerine alarak tek merci haline gelmesini sağladı. 23 Nisan 1920’de toplanan Büyük Millet Meclisi’nin açılışı; Türk tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Türk milleti yönetimini her yönüyle ellerine bıraktığı meclisinin ve Meclis Başkanlığına seçtiği Mustafa Kemal Paşa’nın kararlarına göre hareket ederken her ne yapıyorsa bizzat kendisi ve geleceği için yaptığının farkına varmaya başladı. Artık açıkça ifade edilmese bile padişahın esir, vatanın işgal altında olduğu söylemleri arkasında devletin, padişahın devleti, vatanın padişahın mülkü olmadığı anlatılabilmeye ve halk tarafından anlaşılmaya başlandı. Milletin seçtiği temsilciler tarafından yönetilen vatanda millet egemenlik haklarını, temsilcileri eliyle fiilen kullanmaya başladı.

Mücadelenin milli bir teşkilata dayanarak Anadolu’da yapılması gerekmekteydi

Bilindiği gibi egemenlik; yasama, yürütme, yargı erkinin kullanılmasıdır. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti, uygulamada egemenlik haklarını sınırlayabilecek bir ateşkes antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Ateşkes antlaşmasına göre orduda terhislerin başlaması üzerine tehlikeli gidişi gören Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a gelerek önleyici tedbirler alınması için hükümet nezdinde bazı girişimlerde bulundu. Padişah dahil diğer devlet yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Millet yararına olumlu herhangi bir netice alınmasının; padişah ve hükümetiyle mümkün olmayacağını gördü. Mücadelenin milli bir teşkilata dayandırılarak Anadolu’da yapılması gerektiği kanaatine vardı. Asırlarca milli politikalardan uzak, ümmet esasına dayalı bir yapıya alışmış, aydınlarının bazılarının “Millet Meclisi” tabirini yeni duyduğu bir toplumda milli bir teşkilat kurmak ve kurtuluş mücadelesini bu teşkilata dayandırarak gerçekleştirmek gerekiyordu. Toplumun milli ve modern esaslara göre yeniden teşkilatlandırılması esnasında; yapılmak isteneni anlamayan aydınların itirazları ve ayrılmalarının olabileceği gibi, halkın da isyanlara kalkışması durumunda işin toplumsal parçalanmalara kadar varması ihtimali vardı. Böylesine nazik bir ortamda Kurtuluş Savaşı’nı zafere taşıyan; Mustafa Kemal Paşa’nın dikkatli, ustaca ve dahiyane liderliği olmuştur. Özellikle İstanbul’un işgalinden sonra padişahın egemenlik haklarını hür iradesiyle kullanma imkanının kalmadığını halka anlatmak kolaylaşmış, milletin kurtuluşunun milletin kendi iradesi ile ve milli bir teşkilata dayandırılarak gerçekleştirilebileceği anlaşılabilir ve anlatılabilir bir hal aldığından müteakip siyasetin bu esaslara göre yürütülmesine imkan bulunmuştur.
İstanbul’un işgali Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktalarından birini teşkil eder. Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra İtilaf Devletleri söz konusu anlaşmayı ileri sürerek Anadolu’nun bazı yerlerine, bu kapsamda İstanbul’a da asker çıkardılar. İstanbul’un önemli ve stratejik noktaları daha çok Fransız askerler tarafından kontrol altına alındı. Bununla beraber idareye el konulmamıştı. Her türlü idari faaliyet Türk memurlar tarafından yürütülmekte idi. İtilaf Devletleri tarafından şimdilik idarenin uzaktan denetim altında tutulması tercih edilmiş görünüyordu.
Mütareke yıllarında neticeleri itibariyle iki önemli olay cereyan etmiştir. Bunlardan biri; Anadolu’daki Kuva-yı Milliye hareketi, diğeri ise; İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın toplanmasıdır. Her ikisi de İngiliz siyasetinin uygun bulmadığı, netice itibariyle İngiliz menfaatleriyle çeliştiği gelişmelerdi.
Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın teşvikiyle ve bilahare Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra bizzat liderliğinde Müdafaa-yı Hukuk-ı Milliye cemiyetleri kuruldu. Bunların kontrolünde Kuva-yı Milliye adı altında mahalli olarak ortaya çıkan milis güçler başlangıçta yerel faaliyetler içerisinde, kendi bölgelerinde düşman ilerlemesine karşı örgütlenirken daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın birleştirici önlem ve direktifleri ile cephe oluşturdular. Özellikle batıda Yunan ilerlemesine karşı etkinlik kazandılar.

Memleketin kurtuluşu için meclisin Ankara’da toplanması şart olmuştu

Diğer taraftan; Mustafa Kemal Paşa’nın Müdafaa-yı Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla İstanbul hükümetine yaptığı baskılar neticesinde, daha önce kapatılmış bulunan Meclis-i Mebusan tekrar toplanmaya mecbur edildi. Ateşkes antlaşması esnasında fiilen elde kalan sınırlar içerisinde yapılan seçimler ile belirlenen mebuslar İstanbul’da toplandı. Meclis-i Mebusan’ın toplanmasından sonra aldığı en önemli karar Misak-ı Milli’nin ilan edilmesi oldu. Misak-ı Milli; Türk milletinin kalıcı bir barış için gerekli gördüğü asgari şartları ilan ediyordu. Bu şartlar ise İngiltere’yi memnun etmemiş, barış için düşündüğü modeli (Sevr Antlaşması) riske atmıştı. Bu kabil gelişmeleri derhal önlemek düşüncesiyle harekete geçen İngilizler ilk olarak; o güne kadar kıyıda, gemilerde tuttuğu askerlerini 16 Mart 1920 günü sabahın erken saatlerinde karaya çıkartarak telgraf merkezleri, postaneler, Harbiye Nezareti gibi önemli gördüğü yerleri kontrol altına aldılar. Bazı mebuslar tutuklandı. Mecliste her an yeni tutuklamaların olabileceği ihtimali çalışma ortamını ortadan kaldırdı. Meclis-i Mebusan; devletin bağımsızlığının tehdit altında olduğunu, bu baskılar altında çalışmalarını sürdüremeyeceğini bir beyanname ile yayımlayarak kendisini feshetti.
İşgale İlk Tepkiler
İstanbul’un işgal edilerek hükümetin işleyişine İtilaf Devletleri tarafından el konulabileceği hususu, Mustafa Kemal Paşa tarafından daha Mebusan Meclisi’nin toplanacağı yer ile ilgili tartışmalar esnasında önceden görülmüş, dolayısıyla memleketin kurtuluşu için meclisin Ankara’da toplanmasının gereği üzerinde durulmuştu. Hatta gelişmeleri çok iyi tahlil eden Mustafa Kemal Paşa; fiili işgalden bir hafta önce İstanbul’un işgal edileceğine ve mebusların tutuklanabileceğine dair haberler alınca, önlem olarak özellikle hükümet işlerinde tecrübesi olan mebusların Ankara’ya gelmelerinin uygun olacağını bildirmişti.
İstanbul’un işgali; saat 09.00’da başladı. İtilaf devletleri temsilcileri İstanbul’u işgal etmekte olduklarına dair ilk bilgileri Sadrazam’a saat 09.40’da, Padişah’a 10.15’de haber verdiler. Sadrazam için haberin tam bir sürpriz etkisi yaptığı ve şaşkınlıkla karşılandığı, Padişah’ın ise soğukkanlı davrandığı, neticede her ikisinin de teslimiyetçi bir hava içerisinde olayı kabul ettikleri bilinmektedir. İşgal haberini Ankara’ya ilk olarak bir telgraf memuru ulaştırdı. Postanelere el konulduğunu, Telgraf hatlarının kesildiğini, Harbiye Nezaretinin işgal edildiğini bildirdi. İstanbul’daki Telgraf memurunun kritik bir zamanda bilgilendirilmesi gereken makam olarak Heyet-i Temsiliye’yi bulması çok manidardır. Bu bir bakıma Heyet-i Temsiliye’nin ülkedeki etkinliğini göstermektedir. Ancak; Mustafa Kemal Paşa bir taraftan telgraf memurunu hamiyetli ve cesur olarak nitelendirirken diğer taraftan da “İstanbul’da bulunan nazır, mebus, kumandan, teşkilatımız mensuplarından bir zat çıkıp da vaktiyle bize haber vermeyi düşünmedi” demek suretiyle sitemde bulunur.

Meclisi Ankara’da toplayabilir ve yeni devletin temellerini atabiliriz

Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un işgal haberini veren ilk telgraftan sonra karşı karşıya bulunulan durumu ileri görüşlülüğüyle çok iyi değerlendirdi. Hiç vakit kaybetmeden seri önlemler almaya başladı. İstanbul’un işgalinden hemen sonra alınan bu önlemler İstiklal Savaşı’nın sağlam temellerini oluşturmuş, bu temeller üzerinde bağımsız bir devlet ve modem bir toplum yükselmiştir.
İstanbul’un işgali ile ilgili haberleri telgrafhanede makine başında Ali Fuat Paşa ile birlikte takip eden Mustafa Kemal Paşa’nın ilk tepkisi “İngilizlerin böyle bir gaflet irtikap edeceklerini asla tahmin etmezdim. Bize, bundan büyük hizmet yapamazlardı. Şimdi artık, Meclisi Ankara’da toplayabilir ve yeni devletin temellerini atabiliriz.” demek oldu.
Mustafa Kemal Paşa ilk iş olarak, işgali haber veren telgrafı derhal ve aynen Kolordulara çektirdi. Daha sonra gelen haberleri de değerlendirerek bütün vali ve mutasarrıflara çektiği telgrafta; “İşgalin seyrini kısaca özetledikten sonra, Heyet-i Temsiliye’nin olayları takip ettiğini, gelişen durumlara göre alınacak tedbirlerin bildirileceğini, kişisel girişimlerde bulunulmamasını, vatanın milletçe alınan tedbirlerle savunulması gerektiğini” bildirdi.
“Heyet-i Temsiliye Namına Mustafa Kemal” imzasıyla peş peşe telgraflar çekmeye devam etti. Mülki ve askeri makamlara çekilen telgraflarda uygulanması gereken tedbirler bildiriliyordu.
Haberleşme Konusunda alınan Tedbirler
Mustafa Kemal Paşa; işgal altında bulunan Harbiye Nezaretinden gelebilecek emir ve talimatlar konusunda 14’üncü Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa’yı uyardı. Zira Harbiye Nezareti Anadolu’daki birliklere ulaştırmak istediği emirleri Anadolu’daki kumandanların en kıdemlisi olan Yusuf İzzet Paşa vasıtasıyla ulaştırmak isteyebilirdi. Milli menfaatlere uygun olmayan emirlerin diğer Kolordulara ulaştırılmaması önemliydi.
Karışıklığa yol açmamak ve muhtemel tahrikler ile yanlış yönlendirmelere karşı önlem almak maksadıyla; Anadolu’daki bütün mülki ve askeri makamlar ile Müdafaa-yı Hukuk teşkilatlarına 16 Mart 1920’de çekilen bir telgrafta, “Bir müddet için dost olsun, düşman olsun, bütün dış dünya ile resmi bağlantılar geçici olarak kesilmiştir.” denilmektedir.
16 Mart 1920 akşamı çekilen bir telgraf ile; “Kolordu bölgelerinde valilik ve mutasarrıflıklarla müşterek hareket edilerek; telgraf merkezlerine birer subay veya memur görevlendirilerek kontrol altında bulundurulması, sınırlardan giren veya gerek görülen diğer şahısların incelemeye alınarak şüpheli olanların takip edilmesi, postanelerde şüpheli bulunan mektupların açılması” talimatı verildi.

Heyet-i Temsiliye’den habersiz İstanbul ile her türlü resmi haberleşme yasaklandı

İtilaf Devletlerinin işgal ettiği postanelerden ülke çapında resmi duyurularda bulunma girişiminde bulunmaları üzerine; “bütün kurum ve kuruluşlara çekilen telgrafla, yanlış hareketlere meydan verilmemesi için bu gibi yayımlara kesinlikle önem verilmemesi gerektiği, durumu yakından takip eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti’nin gelişmeler hakkında milleti doğru bilgilerle aydınlatacağı” duyuruldu.
17 Mart 1920 günü saat 18.00’da çekilen bir telgrafla; “Heyet-i Temsiliye’nin bilgisi dışında ve izni olmadan İstanbul ile her türlü resmi haberleşme yasaklandı. Hemen arkasından çekilen bir diğer telgrafla ise, Anadolu’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Anadolu’ya haber alış verişinde bulunmanın casusluk kabul edileceği ve tespit edilenlerin derhal cezalandırılacağı” bütün makam ve kuruluşlara duyuruldu.
İstanbul ile haberleşmenin yasaklanmasına rağmen Anadolu’daki bazı makam sahiplerinin bilgi alışverişine devam ettikleri görüldü. Heyet-i Temsiliye bu konuda gerekli tedbirleri aldı. Talimatlara uymakta tereddüt gösterenlere gerekli ikazları incelikle yaparak kopmalara meydan vermeden sorunları halletti.
İdarî Tedbirler
İşgalden sonra İstanbul ile her türlü resmi muhaberenin kesilmesi, Anadolu ile İstanbul’un idari bağlarının da koparılması anlamına geliyordu. İşgal altından kurtulma mücadelesi; Anadolu’daki ekonomik, askeri, toplumsal kaynaklara dayandırılacaktı. Milli Mücadeleye dayanak olacak bölgenin kargaşa içine yuvarlanmaması önemli idi. O nedenle bir seri idari tedbirler alındı. Bu kapsamda yapılan ilk iş; Anadolu’da Heyet-i Temsiliye’nin idareyi ele aldığının duyurulması oldu. Şöyle deniliyordu:” Vaziyet-i haziranın icabatına (mevcut durumun gereklerine) ve tahaddüs edecek ahval ve vekaiye (ortaya çıkacak olayların gelişmesine) göre milletçe müttehiden (birlikte) ittihazı zaruri (gerekli) olan tedabirin (tedbirlerin) temini için bilumum vilayat-ı umumiyede (bütün vilayetlerde) rüesa-yı memurin-i mülkiye ve askeriyenin (yetkili askeri ve mülki memurların )Heyet-i Temsiliye ile muhafazayı irtibat buyurmaları (bağlarını sürdürmeleri) ricasını bir vazife-i vataniye addederiz.”
Aynı telgrafın devamında; içinde bulunulan durumun mevcut ve yürürlükteki kanunların uygulanmasına mani olmadığı, kanunların haricinde hiçbir uygulamanın yapılmaması hatta, kanunlara her zamankinden daha çok itaatkar olunması gerektiği bildirildi.
İşgalin olduğu aynı gün çekilen telgraflardan birisi de; halkın güvenliği ve asayişin bozulmaması ile ilgiliydi. Telgrafta; “İçinde bulunulan günlerde bilhassa Hıristiyan halka insani muamele gösterilmesi, vatan menfaatlerine ters düşen hareketlere girişenlere din ve milliyetine bakılmaksızın kanuni cezai hükümlerin uygulanması, mevcut mahalli idareye itaat edenlere şefkatle muamele edilmesi” duyuruldu.

Bugün milletin kaderi Anadolu’daki demiryollarına el konulmasına bağlıdır

Güvenlik Tedbirleri
Heyet-i Temsiliye olarak yapılan icraatları kolordu komutanlar ile istişare etmeyi ihtiyat haline getiren Mustafa Kemal Paşa; İstanbul’un işgalli üzerine; İtilaf devletlerinin Anadolu içlerine kuvvet sevk etmesi ihtimaline karşı Geyve Boğazında ve Ulukışla civarlarında demiryollarının tahrip edilmesi konusunda ortaya çıkan bazı farklı görüşlere rağmen bunların tahribi için emirler verdi. Bu konudaki telgrafında “Eğer demiryoluna hemen el koyamazsak işgal altında bulunan Aydın bölgesindeki Kuva-yı Milliye ve 12’nci Kolordu’ya, kuzeyden İngilizlerin, güneyden Yunanlıların saldırılarına maruz kalma ihtimali olan 14’üncü Kolordu’ya yardımlarımız gecikecektir. Bugün milletin kaderi Geyve Boğazında demiryolunu tahrip ederek Anadolu’daki demiryollarına süratle el konulmasına bağlıdır” deniliyordu.
Ayrıca; yine güvenlik gerekçesiyle Eskişehir, Afyonkarahisar ve Geyve Boğazında bulunan az miktardaki İtilaf Devletleri askerlerinin silahlarının alınarak etkisiz hale getirilmesini ve Anadolu’ya dağılmış olan subaylarının tutuklanmasını emretti.
Mali Tedbirler
İstanbul ile her türlü irtibatı kesen ve idareye el koyan Heyet-i Tem-siliye; Anadolu’daki mali kaynakları da kontrolüne aldı. Bu maksatla yayınlanan genelgede; “Osmanlı ve Ziraat Bankaları ile Düyun-ı Umumiye ve Tekel idarelerinin, nakit ve mal varlıklarını mahallin en büyük mülkiye ve maliye amirine bildirmeleri, para ve mal çıkaracakları zaman, mahallin en büyük mülkiye ve maliye amirlerince kontrol edilerek üst makamlara bilgi verilmesi, İstanbul ile irtibatlarının kesilmesi ve İstanbul’a para ve mal sevki yapılmaması, ellerindeki meblağın toplam miktarlarının bildirilmesi” istendi.
Tanıtım, propaganda ve karşı propaganda
Heyet-i Temsiliye tarafından bütün Müdafaa-yı Hukuk cemiyetlerine çekilen bir telgrafta “Girişilen mücadelenin kutsallık ve haklılığının en aşağı halk tabakasına kadar duyurulması” isteniyordu. Çünkü; “Milli Mücadelede başarının en önemli şartı, bütün milletin yek vücut olarak yaşama ve bağımsızlığını savunmaya hazır olmasına bağlıydı” Bundan dolayı; “Bir taraftan milleti düşünce ve eylem birliğine sevk edecek şekilde mücadelenin kutsallık ve haklılığı halka anlatılırken diğer taraftan; mülki ve askeri makamların birlikte hareket etmeleri gerekmekte idi”.
İtilaf Devletleri, telgrafhaneleri işgal ettikten sora; Türk milletine işgali makul göstermek ve akılları karıştırarak büyük tepki vermelerini önlemek maksadıyla beyanname yayınlamak istediler. Bunu haber alan Mustafa Kemal Paşa yayınladığı bir beyanname ile “işgalci devletlerin resmi duyuru adı altında beyannameler yayınlayacaklarının haber alındığını, milleti yanıltma ve gerçek duruma ters hareket ve heyecanlara meydan vermemek için bu gibi duyurulara itibar edilmemesini, gerçeklerin Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerince halka duyurulacağını” bildirdi.

Ülkenin birçok yerinde işgali protesto ve beraberliğe çağrı mitingleri yapıldı

Mustafa Kemal Paşa işgalin gerçekleştiği gün olayı Türkiye’de bulunan bütün dış temsilcilikler nezdinde protesto etti. “İşgalin; medeni esaslara, uluslar arası hukuka, ve antlaşmalara aykırı olarak, hile ile, Türk milletine silahlarını bıraktırdıktan sonra gerçekleştirildiğini” vurguladı.
Ayrıca; bütün vali ve kumandanlıklara çekilen bir telgrafla; İstanbul’un işgalinin cebren ve mütarekeye göre milletin silahları toplandıktan sonra hile ile yapıldığını vurgulayan mitingler yapılmasını, mitinglerin sonunda da İtilaf devletleri temsilcilerine ve meclis başkanlıklarına, tarafsız devletlerin dışişleri bakanlıklarına, protesto mesajları gönderilmesini istedi.
Bu duyurudan sonra ülkede birçok yerlerde işgali protesto ve milli birlik, beraberliğe çağrı mitingleri yapıldı. Mitinglerin sonunda yabancı temsilciliklere protesto mesajları çekildi. Çekilen bu mesajlardan birer suret de, Heyet-i Temsiliye’ye gönderildi.
İşgalin ilk günü; olayların Heyet-i Temsiliye’ce takip edildiği, edinilen gerçek bilgilerle milletin aydınlatılacağı bir bildiri ile duyurulmuştu. Türk milletini aydınlatmak üzere Heyet-i Temsiliye’ce yayınlanan bir beyannamede; İstanbul’un işgaline kadar gelişen olaylar özetlenerek, İtilaf Devletlerince, milli birliği sarsacak bir çok oyunlar oynandığı, milletin güç ve dayanışmasıyla bu oyunların bozulduğu, bunun üzerine İstanbul’un işgali ile Osmanlı Devleti’ne son verildiği, Türk milletinin bu gün hayat hakkını, bağımsızlığını, geleceğini savunmak durumunda kaldığı, bunu da başaracak güçte olduğu. vurgulandı.
Ayrıca; İslam alemine de bir beyanname yayınlanarak, hilafet merkezinin işgal edildiği ve Müslümanların manevi destekle yardımcı olmaları istendi.
TBMM’nin açılması
İstanbul’un işgalini müteakip, mebusların tutuklanması ve meclisin kendini feshetmesi ile devletin ’yasama, yürütme ve yargı’dan oluşan üç temel unsurundan yasama organı ortadan kalkmış bulunuyordu. Bu durum; o zaman geçerli olan 1908 Anayasasına göre devletin olmaması anlamına geliyordu. Esasen; işgal altındaki devletin, bağımsız ve milli menfaatleri takip eden bir devlet olarak varlığı kabul edilemezdi. Mustafa Kemal Paşa; daha İstanbul’un işgali ile ilgili ilk telgrafı alır almaz Osmanlı devletinin sona erdiğini görmüş, milletin birlik ve beraberlik içinde kurtuluşunu sağlayacak bir teşkilatın ilk adımı olarak, Ankara’da bir “Millet Meclisi” toplayacağız demişti. Ancak bu meclisin nitelikleri, toplanma zamanı, yeri, üyeleri ve seçimlerinin nasıl yapılacağı gibi önemli ve çözümlenmesi gereken sorunlar vardı.
Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa işgalin hemen ertesi günü Ankara’da bir Millet Meclisi’nin toplanması konusunda hazırladığı projeyi görüşlerini almak üzere kolordu komutanlarına ve valilere bildirdi.

Devlet işlerinin yürütülmesi için olağanüstü bir meclise ihtiyaç vardı

Buna göre; İstanbul’un işgalinden sonra Kanunu esasiye göre Osmanlı Devleti’nin sona erdiğini, İstanbul ile irtibatı kesilen Anadolu’da uygulanması gereken idare şeklinin, böyle durumlarda diğer milletlerin de yaptığı gibi bir kurucu meclis eliyle tespitinin gerektiğini, kurtuluş mücadelesini de yürütecek bu meclisin aşağıdaki esaslar dahilinde toplanacağını, belirtilen esasların uygun bulunup bulunmadığının veya değiştirilmesi gerekenlerin bildirilmesini istiyordu. Önemli esaslar şunlardı:

* Kurucu meclis Ankara’da toplanacak, seçimlerde livalar esas alınacak, Gayrimüslimler seçimlere katılmayacak, Her livadan 5 üye seçilecek,
* Seçimleri, livaların idare ve belediye meclisleri ile Müdafaa-yı Hukuk Heyet-i Merkeziyeleri, aynı günde ve aynı oturumda yapacaklar,
* Üyeliğe her parti, zümre ve cemiyet aday gösterebileceği gibi kişiler de bağımsız olarak adaylığını koyabileceklerdir.

Meclisin açılması ile ilgili olarak hazırlanan bu proje hakkındaki görüşlerini Sivas’ta 3’üncü Kolordu Komutanı Albay Selahattin ve Vali Reşit Beyler ortak imza ile bildirdiler. Görüşlerin içeriğinde; “Bugünkü durumda devlet işlerinin yürütülmesi için yasama görevini yapacak olağanüstü bir meclise ihtiyaç vardır. Ancak halkın önüne yeni bir isimle (kurucu meclis) çıkmak, şahsi hükümet kurma dedikodusu çıkaracaktır. (Kurucu Meclis toplanması) Teklifinizdeki amaç olan, devletin genel durumunda esaslı değişiklik yapılması ve yeni esasların konulması gerekli ise de; bunu halk ne anlayabilir, ne de taraftar olabilir. Halkın alıştığı şekil mevcut teşkilattır. Bunun devam ettirilmesi suretiyle durumu idareye ihtiyaç vardır ve değişiklikten söz etmek tehlikelidir…
Kurucu meclis namı altında memlekette seçim icrasına ne milletin zihniyeti müsaittir, ne de bu işi anlayacak zihniyetle memleketlerinden ayrılıp oraya gelebilecek kimse bulunabilir .
Halk, Meclis-i Mebusanı bilir. Heyet-i Temsiliyelere alışıktır. Yeni bir meclis açılıncaya kadar, genişletilen Heyet-i Temsiliyeler ve toplanması teklif edilen genel meclis ile, her tarafta uygulanabilir esaslar gözetilerek memleket pek güzel idare edilebilir” denilmekte idi. Aynı imzalarla çekilen ayrı bir telgrafta; Mevcut ve geçerli kanunlara göre seçimlerin yapılma şekli üzerinde duruluyor ve ilave teklifler sunuluyordu. Buna göre; “Gerekli düzenlemeler yapılarak Mebusan meclisi seçimlerinde oy kullanan ikinci seçmenler (Müntehib-i sani) vasıtasıyla seçimlerin yapılması, seçimlerin hukukiliğini sağlar. Belediye ve İdare Meclisi ile Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetlerinin seçimleri yapması durumunda, seçime aydınlar katılıyor gibi görünse de hukukiliği bizce bilinmemektedir. Belediye ve İdare Meclislerince yapılan seçimlerde, millete ait oylar milleti tam olarak temsil etmekten uzaktır. (Müntehib-i Saniler ile) milletin yaptığı seçimlerin daha kuvvetli olduğu muhakkaktır” denilmekte idi.

Ankara’da meclisin toplanması konusunda mutabakat sağlandı

Mustafa Kemal Paşa verdiği cevapta; “Meclis-i Mebusan’ın; çoğunluğu teşkil edecek şekilde toplanması halinde bile, Ayan üyeleri olmadıkça yasama yetkisini kullanamayacağını, mebusların zorla uzaklaştırılmaları veya tutuklanmaları onların mebusluğunu düşürmeyeceği ve mebus kaldıkları sürece de müntehib-i sanilerin yeniden mebus seçimi yapamayacaklarını, ancak bunların livalarda seçim yapacak kurullara dahil edilerek seçimlere iştirak ettirilebileceklerini, her tarafta başlaması muhtemel olan münferit hareketlerin ve şahsi düşüncelerin anarşiye yol açacağından daha fazla zaman kaybedilmemesi için idare ve belediye meclisleriyle Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetlerince seçimlerin yapılmasından başka çare olmadığını, Hristiyanların oy kullanamayacaklarına dair kaydın metinden çıkarılmasının uygun olduğunu, mevcut kanunların uygulanması, eski idare şeklinin devam ettirilmesi ve memlekette idare birliğinin temini ile icabında olağan üstü tedbirlerin alınabilmesi için yasama yetkisini milletten alan bir kurula ihtiyaç olduğunu ve o kurulun kurucu meclis olacağını”’bildiriyordu.
Her türlü yazışmayı geri bırakarak 2 gün süren makine başı görüşmeleri neticesinde; Ankara’da meclisin toplanması konusunda üzerinde mutabakat sağlanan bildiri 19 Mart 1920’de yayımlandı.
Bildiride yer alan önemli hususlar şunlardı: “Hilafet ve Saltanat merkezi olan İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilerek devletin yasama, yürütme ve yargı erki uygulanamaz olmuş ve bu durumda görev yapamayacağını hükümete bildiren Mebusan Meclisi dağılmıştır.
Bu durumda Halifelik ve Saltanatın bağımsızlığı ve Osmanlı Devleti’nin kurtarılması için gerekli tedbirleri araştırmak ve uygulamak üzere millet tarafından olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplantıya daveti ve dağılmış olan Mebusan’dan Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise katılmaları gerekli görülmüştür. Bu kapsamda aşağıda belirtilen esaslara göre seçimler yapılacaktır.

* Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis, millet işlerini idare ve denetlemek üzere toplanacaktır.
* Bu meclise üye olarak seçilecek kişiler Mebusan hakkındaki kanuni şartlara tabidirler.
* Seçimlerde Livalar esas alınacaktır. Her livadan 5 üye seçilecektir.
* Seçimler; her Liva kazalarından gelen müntehib-i sanilerinden (ikinci seçmen) merkez Liva müntehib-i sanilerinden ve Liva idare ve belediye meclisleriyle Liva Müdafaa-yı Hukuk idare kurullarından oluşan bir meclis tarafından aynı günde ve aynı oturumda icra edilecektir.
* Meclis üyeliğine her parti, grup ve dernek tarafından aday gösterilebileceği gibi her şahsın da bu kutsal mücadeleye fiilen katılması için bağımsız adaylığını istediği yerden koymaya hakkı vardır.
* Seçimlere her mahallin en büyük mülkiye amiri başkanlık edecek ve seçimin sağlıklı yapılmasından sorumlu olacaktır.
* Seçimler; Meclisin Ankara’da 15 gün içinde toplanmasını mümkün kılacak şekilde tamamlanarak üyelerin gönderilmesi sağlanacaktır.”

Türk milleti büyük liderin önderliği altında kurtuluşunu sağladı

Bu maddeleri seçimle ilgili diğer idari maddeler takip ediyordu. Yayınlanan beyannamede Sivas (3’üncü Kolordu Komutanlığı) ve Erzurum’dan (15’inci Kolordu Komutanlığı) gelen ikazlar dikkate alınarak “Kurucu Meclis” tabiri “Olağan üstü yetkilere sahip meclis” olarak değiştirilmiş, gayri müslimlerin (Hristiyanların) oy kullanmaması hususu metinden çıkartılmıştı.
Seçimler bazı kararsızlık gösteren seçim bölgeleri dışında süratle yapılarak, seçilen milletvekilleri Ankara’ya hareket ettiler. Kararsızlık halkta değil yöneticilerde idi. Halk gerçeği anlar anlamaz milletin ortak isteğine katılmakta hiç tereddüt etmemişti. Nitekim; kararsızlık gösteren Dersim, Malatya, Elazığ, Konya, Diyarbakır, Trabzon gibi bölgelerin milletvekilleri de daha sonra meclise katıldılar.
Meclisin açılmasına bir kaç gün kalırken çalışmaları bu safhaya kadar getiren Mustafa Kemal Paşa’yı endişelendiren iki husus vardı. Bir tarafta Ankara’ya kadar genişleme istidadı gösteren isyanlar, diğer tarafta Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerinin, durumu öğrendikçe dehşete düşerek meclisin toplanmadan dağılmasına yol açabilecek olma ihtimali. Bu konularda uygun tedbirler alındı. Milletvekilleri ile daha seçim bölgelerinden ayrılmadan önce telgrafla temaslar kurularak onların üzüntülerinin giderilmesine, maneviyatlarının yükseltilmesine yarayacak bilgiler verildi.
Mevcut tehdit ve endişeler nedeniyle meclisin bir an önce açılması gerekiyordu. Açılma tarihi 23 Nisan 1920 olarak belirlendi. Meclisin açılışını bildiren beyannamede; “Tanrının lütfuyla Nisanın 23’üncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden itibaren askeri ve sivil bütün makamlarla bütün milletin tek merciinin Büyük Millet Meclisi olacağı bilgilerinize sunulur.” denilmekte idi. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisinin açılışı; Türk tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Büyük Millet Meclisi açıldığı andan itibaren yasama, yürütme ve yargı erkini kullanma yetkilerini elinde toplayarak millet adına uygulayacağı yönetim kademelerinin en üst mercii olduğunu ilan etti. Binlerce yıllık tarihi geleneği içerisinde saltanatla yönetilen Türk milleti; ender rastlanan bir talih eseri olarak ileri görüşlü liderini buldu. Büyük liderin önderliğiyle tarihin akışı içerisinde yakaladığı uygun şartları iyi değerlendirerek hem kurtuluşunu sağladı, hem de egemenlik haklarını bizzat kendi eline aldı. Sivas Kongresi’nde alınan kararların uygulanması ve takibi maksadıyla teşkil edilen Heyet-i Temsiliye, bu kongrenin önemli kararlarından birisi olan Mebusan Meclisi’nin toplanmasını sağlamak için bütün yurtta kamu oyu oluşturarak baskı yapmış ve meclisin toplanmasını da temin etmişti. İlk başlarda meclisin hür bir ortamda tamamen milli menfaatlere göre çalışmaya başlaması, Misak-ı Milli gibi önemli kararları millet adına alması Heyet-i Temsiliye’nin gerekliliğini tartışılır bir hale getirmişti. “Milletin meselelerini onun tarafından seçilen Mebusan Meclisi yürütebilir. O halde Heyet-i Temsiliye görevini tamamlamıştır” düşünceleri dile getirilmeye başladı.

Biz olayların akışına boyun eğmek tevekkülü içerisinde olamazdık

Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye ve Kuva-yı Milliye’nin faaliyete devamı konusundaki fikirleri kontrol maksadıyla Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşalara yazdığı telgrafta; “Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti tüzüğünün son maddesi gereği, cemiyetin çalışması ile ilgili son kararı verecek kongrenin yapılması Meclis-i Mebusan’ın güvenlik içinde ve tam hürriyetle yasama yetkisini kullandığının meclisçe teyit edilmesine bağlıdır. Halen; Heyet-i Temsiliye’nin barış sağlanıncaya kadar çalışmasını sürdürmesi arkadaşların ısrarıyla kabul edilmiştir. Ancak; son zamanlarda kamuoyunda teşkilat-ı milliye aleyhine oluşturulan görüşler Heyet-i Temsiliye’yi zor duruma düşürmektedir. Hükümetin bu konudaki görüşünün açıklanması gerekmektedir. Ayrıca mecliste konu tartışılarak bir karara varılmalıdır. Milli teşkilat ve Kuva-yı Milliye’nin imhası tercih olunduğu takdirde hükümetçe İzmir, Maraş vs. cephelerde gerekli tedbirler alınmalıdır” deniliyordu.
Bu telgrafa Kazım Karabekir Paşa verdiği cevapta; “İstanbul’da Meclis-i Milli’de ortaya çıkan akıma karşı, Heyet-i Temsiliye’nin ve Kuva-yı Milliye’nin ters ve karşı vaziyet almasını uygun bulmuyorum. Milli Meclis, Heyet-i Temsiliye’nin ve Kuva-yı Milliye’nin devamına gerek görmezse Heyet-i Temsiliye’nin çalışmalarına son vermesini ister. Bu onun yetkileri içerisindedir. Fakat meclisin böyle bir sorumluluğu üzerine alarak; şu andaki durumu ve geleceğinin emniyet içerisinde olduğunu ilan etmesi şüphelidir. Böyle bir kararın alınması ve Heyet-i Temsiliye’nin dağıtılmasından sonra durum ve hareket tarzımız zuhurata (olayların akışına) bağlı olur” demişti. Heyet-i Temsiliye’nin faaliyelerine devam edip etmemesine dair tartışmalar İstanbul’un işgalinden ve meclisin basılarak mebusların tutuklanmasından yaklaşık 20 gün önce yapılıyordu.
İçinde bulundukları zamanın şartlarını iyi değerlendiremeyen kimseler, Heyet-i Temsiliye’nin çalışmalarını sona erdirmesi konusunda haberler yayarken, Mustafa Kemal Paşa; “Biz olayların akışına boyun eğmek tevekkülü içerisinde olamazdık. Tam aksine olayların ne olabileceğini zuhurundan önce keşif ve anlayarak karşı tedbirleri almak ve tereddütsüz uygulamak taraftarı idik” diyor ve vatanın kurtarılması için Heyet-i Temsiliye’nin çalışmalarının devamına ihtiyaç olduğuna inanıyordu.
Bu inançla o günlerde bütün teşkilata çektiği telgrafta; “Avrupa tarafından barış şartlarının lehimize değişmekte olduğu ve hayat hakkımız ve bağımsızlığımızın onaylanmak üzere bulunduğuna dair her taraftan tebrik ve teşekkür telgrafları almaktayız. Milletimizin azim ve sebatı ve Kuva-yı Milliye’nin dayanma gücü ve fedakarlığı, milli emellerimize uygun bir barışı ümit ettirmektedir. Teşkilat-ı Milliye; milletimizin içinde takdir ve güven kazandıkça milli varlığımızın bütün medeni dünyada kabul edileceğine şüphe yoktur. Bundan dolayı Heyet-i Temsiliye; Şimdiye kadar vatanımızın savunulması uğrunda gösterilen birlik ve dayanışmanın, bağımsızlığımızı kazandığımız güne kadar daha sağlam bir inanç ile devam ettirilmesini rica eder” diyordu.

Genişlemesi muhtemel işgale karşı gerekli tedbirler alınmaya başlandı

Heyet-i Temsiliye’nin gerekli olup olmadığı tartışılıyordu. Bu ortamda teşkilatın bir gevşeme içerisine yuvarlanma ihtimaline karşı Mustafa Kemal Paşa; gelecek hakkında ümit dolu mesajlar vererek milli davaya inanç ve güveni tazeleme ihtiyacı duyuyordu. İşte tam bu sırada İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikleri haberi ülke gündemine bomba gibi düştü. Bu haber üzerine Mustafa Kemal Paşa; “İngilizlerin böyle bir gaflet irtikap edeceklerini asla tahmin etmezdim. Bize, bundan büyük hizmet yapamazlardı. Şimdi artık, Meclisi Ankara’da toplayabilir ve yeni devletin temellerini atabiliriz” demişti.
İstanbul’un işgali, Mebusan Meclisi’nin basılması üzerine Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı Devletinin yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanamaz bir hale geldiğini ve dolayısıyla sona erdiğini bildirerek, diğer bölgelere (Anadolu ve Trakya) genişlemesi muhtemel işgale karşı savunmayı güçlendirecek gerekli tedbirleri almaya başladı. Alınan her tedbir, işin ne kadar bilinçli ve ehliyetle yapıldığını göstermekte ve halkın güveninin kazanılmasına, dolayısıyla Heyet-i Temsiliye tarafından oluşturulan otoritenin kabul görmesine yol açmakta idi. Birkaç gün için mevzi direnmelere rağmen -Onlar da uygun izah metodlarıyla giderilmişti- ülkede Heyet-i Temsiliye etrafında otorite sağlandı. Hükümet boşluğu dolduruldu. İşgali takip eden ilk günden sonra artık özellikle Anadolu’da İstanbul’un hiçbir etkisi kalmadı.
Anadolu’da devlet otoritesini şartların zorlaması nedeniyle üzerine alan Heyet-i Temsiliye bilindiği gibi Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetlerinin merkezî yürütme kurulu idi. Cemiyet adına yürüttüğü vazifesini gerçek sahibine vermek maksadıyla aldığı kararlardan belki de en kutsalı Ankara’da bir Millet Meclisi’nin toplanması kararı idi.
Heyet-i Temsiliye aldığı bu kararı uygulamak için büyük bir titizlikle çalıştı. Üzerine alığı yönetim görevini milletin temsilcilerine teslim ederken; O güne kadar millet üzerinde egemenlik süren kişiye dayalı anlayışı sona erdirmiş, milletin egemenlik yetkisini doğrudan kendi eline alabileceği şartları hazırlamış bulunuyordu. Millet Meclisi açılarak çalışmaya başladığı zaman Türk milletinin olaylara bakışında ve değerlendirmesinde çok büyük değişiklikler yaşanıyordu. Türk milleti yönetimini her yönüyle ellerine bıraktığı meclisinin kararlarına göre hareket ederken her ne yapıyorsa bizzat kendisi ve geleceği için yaptığının farkına varmaya başladı. Artık açıkça ifade edilmese bile ve padişahın esir, vatanın işgal altında olduğu söylemleri arkasında biraz da olayların zorlamasıyla, devletin padişahın devleti, vatanın padişahın mülkü olmadığı anlatılabilmeye ve halk tarafından anlaşılmaya başlandı. Milletin seçtiği temsilciler tarafından yönetilen vatanda millet egemenlik haklarını fiilen kullanmaya başladı.

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/istanbulun-isgali-ve-kurtulusu-89747h.htm

Print Friendly

Leave a Reply