MİLLİ MÜCADELEDE ZARARLI DERNEKLER VE İSYANLAR

Ankara, savaşta da barışta da birçok devletle mücadele etmek zorunda kaldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, kurtuluş savaşı mücadelesi verirken tam tabiriyle yedi düvelle boğuşuyordu. Mustafa Kemal Paşa vatanı kurtarmak için bir yandan düşmanla cephede mücadele ederken içeride de hainler -iç düşmanlar- boş durmuyor her türlü engellemeyi yapıyorlardı. Bu iç düşmanlar arasında Türklük aleyhinde faaliyetlerde bulunan, yabancılar tarafından kurdurulan ve maddi manevi desteklenen dernek ve cemiyetler de bulunuyordu…
Bu konuda “Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş Çanakkale 1915” kitaplarının yazarı rahmetli Turgut Özakman şöyle diyordu: “Kısacası Ankara yönetimi, birden çok devlet, millet ve toplulukla savaşıp çekişmiş, çatışmıştır; barış görüşmelerinde de yine birçok devletle mücadele etmek zorunda kalacaktır. Onun için ’yedi düvelle savaş’bir efsane değildir ve Türkiye bu şaşırtıcı mücadeleden galip çıkmıştır.”
Bu yazı dizimizde araştırdığımız muhtelif kaynaklar ve Mahmut Yılbaş’ın Müdafaa-i Hukuk dergisinde yayınlanan makalesinden faydalandık. Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü zor durumdan faydalanarak Türk topraklarının bir kısmını ele geçirmek isteyen ve bu amaçlarına ulaşabilmek için devlet içerisinde iç karışıklıklar ve isyanlar çıkaran azınlıklar tarafından kurulan cemiyetler ile milli varlığa düşman cemiyetleri aktaracağız.
Büyük Türk ulusunun Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu’da başlattığı Milli Mücadele hareketini ve Müdafaa-i Hukuk davasına karşı düşmanla işbirliği yapanların yönettikleri bir takım ihanet kuruluşları da vardır. Bu, Milli Mücadele’ye düşman kuruluşların başlangıçta gizli kalmış, ortaya çıkmamış asıl kurucuları ve perde arkası yöneticileri, yerli vatan hainleri ile yabancı düşmanlardır. Bu kuruluşların göstermelik yöneticileri muhtelif kaynaklar kandırılmış, üyeleri ise vatan hainlerine alet olan umutsuzlar, korkaklar ve düşmandan yardım uman zavallılarla safdiller ve gafillerdir.
Milli Mücadele’ye düşman bu çeşit kuruluşların en başta gelenlerinden biri, genellikle (İngiliz Muhipleri Cemiyetleri), bazı yazarlarca da (İngiliz Dostları Derneği) (Türk İngiliz Dostluk Derneği) şeklinde anılırsa da tam ve doğru adı ile (Türkiye’de İngiliz Muhipleri Cemiyeti=Association of the Frends of England in Turkey)’dir.
20 Mayıs 1919 Salı günü beyannamesini Dahiye Nezareti’ne vererek kurulan bu cemiyet aslında Türklere karşı körü körüne ve şahsi bir düşmanlık politikası gütmüş bulunan eski İngiliz Başbakanlarından William Ewart Gladstone (1809-1898)’un tesirinde kalmış olan David Llyod George (1863-1945)’un Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirmek için kurulmuş, açık faaliyetleri kadar fesatlıkları da bulunan bir casusluk teşkilatıdır.

Amerikan mandası ile İngiliz mandası taraftarları iki ayrı cephe oluşturmuştu.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurulmasında İngiltere’nin teşvikinin ve padişahın arzu ve tasvibinin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Kuruluşun asıl amacı ise Türkiye’de İngilizlerin lehinde bir hava yaratmak ve Amerikan taraftarlığına karşı İngiliz taraftarlığını yaymak ve benimsetmekti. Dr. Mine Erol’un değerli araştırmasında belirttiği gibi “Söylenebilir ki bu yüzden Amerikan mandası taraftarları, İngiliz mandasını istemeyenlerin katıldığı bir cephe vasfını da kazanmıştır. Fakat bu her iki gruptan farklı düşünenler de vardır. Bunlar kurtuluş çaresini silaha sarılmakta buluyorlardı. Türk halkının büyük çoğunluğunu bunlar teşkil ediyorlardı.”
Atatürk Nutuk’unda bu kuruluşlardan şöyle bahsetmektedir.  “İstanbul’da mühim addolunacak teşebbüslerden biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu isimden İngilizlere muhip (dost) olanların teşkil ettiği bir cemiyet anlaşılmasın! Bence bu cemiyeti teşkil edenler, kendi şahıslarını ve şahsi çıkarlarını sevenler ve şahıslarıyla çıkarlarının korunması çaresini Loyd George Hükümeti marifetiyle İngiliz himayesini teminde arayanlardır. Bu bedbahtların, İngiltere Devleti’nin kül halinde bir Osmanlı Devleti muhafaza ve himaye etmek emelinde olup olamayacağını bir defa mülahaza edip etmedikleri (iyice düşünüp düşünmedikleri) cay-i teemmüldür. (Düşünülecek bir nokta, üzerinde durulacak bir husustur.)
Bu cemiyete intisap edenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halife-i ruy-i zemin (Yeryüzünün Halifesi) unvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, dahiliye nezaretini işgal eden Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali Beyler ve Said Molla bulunuyordu. Cemiyette, İngiliz Milletine mensup bazı sergüzeştçiler de vardı. Mesela: Rahip Frew…
Bu cemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı. Biri aleni (açık gizli olmayan) cephesi ve medeni teşebbüsatla, İngiliz himayesini talep ve temine matuf mahiyeti idi. Diğeri hafi (gizli, saklı) ciheti idi, asıl faaliyet bu cihette idi. Memleket içinde teşkilat yaparak isyan ve ihtilâl çıkarmak, milli şuuru felce uğratmak, ecnebi müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, cemiyetin bu gizli kolu tarafından idare edilmekteydi. Said Molla’nın cemiyetin açıktan yaptığı teşebbüslerde olduğu gibi gizli cihetinde de ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu cemiyet hakkında söylediklerim sırası geldikçe vereceğim izahat ve icabında göstereceğim vesikalarla daha vazıh anlaşılacaktır.”
Kâzım Karabekir Paşa da eserinde bu kuruluşun beyanname ve programını aynen yayınlayarak şunları söylemektedir: “İngiliz Muhipler Cemiyeti beyanname ve programını da hatıralarıma yazıyorum.
Yeni nesil görsün ki Erzurum’da Millet İstiklali için Erzurum Kongresi’ni toplamak kararını verirken, İstanbul’daki Padişah ve Hükümet ve bunlar gibi millet kanını emmeye hazırlanan tufeyliler (asalaklar) Türk’ün geleceği için nelerle meşgul olmuşlardır.

Her türlü mandayı reddeden Mustafa Kemal’in şiddetle aleyhindelerdi.

Yeni nesle ibret olsun ki emre ram olan menfaatperes mahluklarla (emre uyan çıkarcı yaratıklarla) milletin yolu bir uçuruma mühtehidir (uçurumda son bulmaktadır.) Kendi bağrında ve kendi hür evlatları ile kendi hükümetini kurmadıkça her millette olduğu gibi mazlum Türk Milleti’ne de İstikbal yoktur”.
Görülüyor ki Türk mensupları bakımından (Türkiye’de İngiliz Muhipleri Cemiyeti), baştaki Padişah VI. Mehmed Vahideddin ve Sadrazam Damat Ferid Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Adil Mehmed Ali ve Sadeddin Beylerle ayandan Hoca Vasfi Efendi olmak üzere, İngilizlerin idareye bir an önce el koymasını isteyen ve İngiliz himayesi projesini hazırlayan, milli güç ve güvenden yoksun, umudunu yitirmiş gafiller, korkaklarla bir takım satılmışlar tarafından, İngilizlere muhabbet ve taraftarlık, kendilerine çıkar sağlamak için, Milli Mücadeleye karşı kurulmuş bir ihanet şebekesidir. Mustafa Kemal Paşa ve karargahının dört gün önce Samsun’a çıktıkları, Kazım Karabekir Paşa’nın Erzurum’da faaliyette bulunduğu ve bütün Anadolu’nun yer yer Milli Mücadele için kaynaştığı bir tarihte, 23 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Said Molla’nın imzası ile bütün belediye başkanlarına çekilen birer telgrafla İstanbul’da (20 Mayıs 1919) kurulduğu bildirilen başlıca kurtuluş yolu(!) (İngilizler Muhipler Cemiyeti)nin her vilayette şubelerinin açılması istenmiştir. Ayrıca halkın İngiliz’lere karşı derin muhabbet(!) ve tarafdarlık(!) beslediği; İngiliz himaye ve müzaheretini (koruma ve arkalanmasını) acele beklediği yolunda kaleme alınmış “düzme”, “ısmarlama” telgrafların bütün işgal kuvvetleri komiserlerine, Hükümete, gazetelere ve Paris Barış Konferansı’na gönderilmesi bildirilmiştir. Said Molla, devamlı surette Anadolu’daki Milli Mücadele’ye karşı olmaktan, her türlü mandayı reddeden Mustafa Kemal Paşa’nın şiddetle aleyhinde bulunmaktan geri durmamıştır. Kurucu ve faal azaları arasında Halide Edip (Adıvar) ve Yunus Nadi (Abalıoğlu)’nin de bulundukları; 4 Aralık 1918 Çarşamba günü kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kuruluş ve faaliyetlerinin 6 ve 15 Aralık 1918 tarihli gazetelerde haber verilişi, bu işte gecikmiş bulunan Said Molla’ya ateş püskürtmüştü. Dikkate diğer bir husustur ki Wilson Prensipleri Cemiyeti mensupları başında Halide Edip Hanım’la Yunus Nadi Bey’in adlarına rastlanmasını yadırgayan ve yeren Said Molla, bu kuruluşta kendi görmek istediği ve “bulunsalardı haydi neyse ne” dediği kısaca beğendiği kimselerin adlarını da sıralamıştır. Altı ay sonra ise bu saydığı hanım, bey ve paşaların kendi kurduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin açıklanan kadrosunda yer aldıkları görülmektedir. Padişahın ve kendi şahıslarının emniyetleri için İngilizlerden güvence dilenen Damat Ferid Paşa ve Said Molla gibi omuzdaşları, İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi bir kuruluşu kurmak ve desteklemekle İngilizlerin gözüne gireceklerini, güvenlerini kazanacaklarını ve yardımlarını sağlayacaklarını sanıyorlardı.

Milliyetçiler İngiliz taraftarlığı propagandalarını nefretle karşılıyordu.

Damat Ferit’in görüşüne göre Türkiye, eğer bir himaye altına verilecekse Fransa’nın çürümüş ve Amerika’nın manda yönetiminde tecrübesiz olması sebebiyle, “Padişahtan köylülere kadar bütün Türkiye’nin en içten dileği” böyle bir idarenin İngiltere’ye verilmesiydi. Said Molla “…Milletimizin büyük çoğunluğunun Amerika muhit ve tarihinden haberdar olmadığı buna mukabil kendisi gibi İngiliz muhabbetini taşıyanların kat’i galibiyete ulaştığı” yollu gerekçesiyle, “Anadolu köşelerine kadar memleketimizin bütün muhitinde İngilizler hakkında büyük bir hürmet ve muhabbet inkişaf eylemiş olduğundan, Türkiye’de ufak bir İngiliz müzaheretinin büyük ve vasi mikyasda başarıya ulaşacağı pek aşikardır”, hüküm ve sonucuna vardığı yazılarını devamlı olarak yayımlamaktadır. Said Molla, “İngiltere ve Biz” başlığı altındaki seri makalelerinde: “Osmanlılar eski Türkler, ancak İngiliz kavm-i necibinin samimi müzheretiyle te’min-i hayat ve refah edebilir” tezini savunuyordu.
Çıkarmakta olduğu Yeni İstanbul gazetesinin birinci sahifesinde Sultan VI. Mehmet Vahideddin Han ile, Alem-i İslamın muhip ve müzahir-i hakikisi İngiltere Kralı ve Hindistan İmparatoru Haşmetlü George Hazretleri diye vasıflandırdığı İngiltere Kralının yan yana büyük boyda resimlerini sık sık yayınlıyordu. Said Molla’nın şiddetli İngiliz taraftarlığı ve Milli Mücadele düşmanlığı suretinde beliren propagandalar, hürriyet ve istiklal taraflısı milliyetçi çevrelerde nefretle karşılanıyor; kendisine karşı gösterilen protesto hareketleri Yeni İstanbul matbaası önünde şahsına fiilen taarruz edilerek dayak yemesine kadar ileri götürülüyordu. Said Molla’nın İşbirlikçisi Refi’i Cevat (Ulunay) açıkça, “İngilizleri istiyoruz!” başlıklı yazısında: “İngiltere ile hareket ederek asri düşünce ile mücehhez bir Türkiye olalım. Çünkü kuvvet nurdur. Nur ise irfandır” diye nur ve irfanını ortaya döktüğü gün Alemdar gazetesinin aynı sayısında: “İngiliz dostluğuna azami bir kıymet ve ehemmiyet veren bilcümle Osmanlılardan mürekkep olmak üzere İngiliz Muhipleri Cemiyeti teşekkül etmiş ve dün (20 Mayıs 1919 Salı) beyannamesini Dahiliye Nezareti’ne tevdi eylemişdir” haber ve ilanı da yayınlamış bulunuyordu. Milli Mücadele’nin şiddetle karşısında olan Alemdar gazetesi kurulan İngiliz Muhipler Cemiyeti hakkında ayrıca şu bilgi ve notu vermektedir. “Cemiyet, memleketin en yüksek simalarının dahi tasvibiyle vücuda gelmiş olup ihmalimizin şimdiye kadar izhar edemedikleri bipayan (sonsuz tükenmez) İngiliz muhabbetinin tezahürüne hizmet edecekdir. Cemiyetin başka bir gayesi olmayıp vatanını, istikbalini düşünen her fert aza olur.
Cemiyetin merkezi Cağaloğlu’nda Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi karşısında İstanbul İdarehanesinin üst katındaki daire-i mahsusadır. Aza tahririr ve şifahi müracaatlarla kaydolunmaktadır.”

Ulusal bilinci işlemez kılmak için Doğu’da karışıklık çıkarmak istediler.

Alemdar’ın Notu: Şehrimizde bir İngiliz Muhipleri Cemiyeti teşekkül ettiğini bildirerek dün akşam matbaamıza verilen yazıyı yukarıya derceyledik. İngiliz dostluğunun bu mülk ve millet için ne büyük bir beka (devam-bakilik) amili olduğunu son zamanlardaki neşriyatımızla daima tekrar eyliyoruz. Bu dostluğun daha belirli bir çerçeve içinde tecellisini gösterecek olan yukarıdaki cemiyetin kuruluşu cidden şayan-ı şükrandır. Anlamakla müsterih oluyoruz ki, hakikatın parlak ışıkları artık yollarımızı aydınlatıyor ve bütün millet böyle bir cemiyete istinad etmemiş olsa bile bu dostluğu yine sinesinde bütün hararetiyle taşıyor.” İki gün sonraki nüshada İngiliz Muhipleri Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun şu kimselerden kurulduğu ilan edilmektedir.
Fahri Başkan: Adil Beyefendi Defter-i Hakani Emini 1. Başkan: Mehmet Nazım Paşa Eski Selanik Valisi II: Başkan: Hamdi Paşa Erkan’ı Harbiye Mirlivaanlarından Başkanvekili: Nazım Paşa Eski Suriye Valisi Üyeler: Asaf Bey Eski Amdi-i Divan-ı Hümayun(Padişah Divanı Başkatibi) Subhi Bey Eski Şehremini Nebil Ziya Bey, Umum Şirketler Komiseri Enver Paşa, Erkan-ı Harbiye Miralaylarından Safiyüddin Bey, İşkodra eski Valisi ve Milli İktisad Bankası Müdürü Cemal Bey, Eski Amasya Mutasarrıfı Vahid Bey, Mülga Muhacirin Komisyonu Reisi Mahmud Celaleddin Bey, Eski Gümüşhane Mutasarrıfı. Aynı faaliyetler İstanbul dışında da görülüyor ki bazı kaza ve vilayetlerde şubeler açıldığı haberleri basında yer alıyordu.
b – Padişah yanlısı ve dinsel
yönlere ve şahsi çıkarlara
hizmet eden zararlı cemiyetler:
1- Kürdistan Teali Cemiyeti: Azınlıkların kurduğu bu cemiyetlerin dışında, Kuva-yı Milliye aleyhinde olan başka cemiyetler de vardı. Bu cemiyetlerden birisi de Kürdistan Teali Cemiyetidir. Kürdistan Teali Cemiyeti, 1918’de kurulmuş olup, Osmanlı Devleti’nin can çekişmesi sırasında, Wilson prensiplerinden yararlanarak bölücü bir amaç gütmüştür. Daha doğrusu, yabancılar Doğu’da karışıklık çıkarıp, ulusal bilinci işlemez kılmak için, Müslüman olan bu kişileri devlete karşı kışkırtmışlar ve onları ayaklandırmak istemişler ama başarılı olamamışlardır. Büyük Amerikan Heyeti ile ilişkiler kuran bu teşekkül, milli bağımsızlık savaşı aleyhinde girişimlerde de bulunmuş; ancak Anadolu hareketinin başarısı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuyla ortadan kalkmıştır. 1919’daki duruma bakınca şöyle bir manzara arzediyor: Kürt sorunu diye bir sorun olmadığı halde, bu sorun, ulusal bağımsızlık savaşı sırasında suni olarak yaratılmıştır. Devlet ve milletin bağımsızlığını ve ekseriyetin azınlıklara feda edilmesi düşüncesi, Elazığ eşraf ve ileri gelenlerini harekete geçirmiş ve bunlar 50 imzalı telgrafı İstanbul’a yollamışlardır.

Dış düşmanların maddi yardımlarından yararlanarak zararlı cemiyet kurdular.

Elaziz Kürt Kulübü, 10 kişilik bir idari heyeti seçmiştir. Bu kulübü kuran Ahmet Bey’in Kürtlük ile ilişkisi yoksa da, babası Doktor Abdullah Cevdet Bey’e önemli bir makam elde etmeye çalıştığı bildirilmekte idi. 13. Kolordu Kumandanı Cevdet, Harbiye Nezareti’ne 13 Haziran 1919’da çektiği telde bütün bu hususları anlatırken “Maalesef, buralarda teşkil edilen kulüp azaları menafi-i umumiye-i vataniyeden ziyade menafi-i şahsiyeyi izliyorlar” demekteydi. Bundan da anlaşıldığı üzere, şahsi çıkarlar ön plandadır. Silvan ve Siverek’teki Kürt Teali Kulübü kapatıldı. Silvan eşrafından Sadık Bey ile Ali Ağa, kolorduya ortaklaşa çektikleri telde, yüzyıllardır Osmanlı sayesinde rahat yaşayan ve Osmanlı Kürt Teali Kulübü maskesi altında sadakate uymayan bu derneğin kapatılmasından duyulan sevinci belirtmişlerdi. Bu husus, 13. Kolordu Vekili Cevdet tarafından, 14 Haziran 1919’da, Harbiye Nezareti’ne duyurulmuştu. Bu konuda, yabancıların da girişimi olmakta, ancak yöredekiler kendilerine pek fazla iltifat göstermemekte idiler. 13 Haziran 1919’da, Siverek’e giden ve İngiliz himayesi altında bir Kürdistan teşkilini, Kürt Kulübüne açıklayan İngiliz Binbaşısı Nowil’e ret cevabı verilmiş ve Nowil, Halep’e gitmiştir. Vilayat-ı Sitte[13 Temmuz 1878 tarihli Berlin Antlaşması’na göre Osmanlı Devleti’nin Erzurum, Van, Mamüretü’l Aziz(Harput daha sonra Elaziz en sonra da Elazığ), Diyarbekir, Sivas, Bitlis olmak üzere altı vilayetlerinin bir arada adı. KEA]’nin, Ermenistan olacağı yolundaki haberlerin çıkması üzerine, Elaziz’de Kürt Kulüpleri kurulmuş, ancak, her kulüp azası arasında bir birlik olmamıştır. Elaziz Kürt Kulübü Başkanı, Dersim eşrafından Mustafa Ağa, Dersim’e gitmişti. Ancak, bunun da aşireti üzerinde bir nüfuzu yoktu. Dersim ve Malatya’da Kürt Kulübü kurulması yolundaki propagandalar bir işe yaramamıştır. 21/22 Haziran 1919’da, 13. Kolordu Vekili Cevdet, Harbiye Nezareti’ne bu bilgileri verirken, Elaziz Kürt Kulübüne kimsenin ehemmiyet vermediğini de belirtmiştir. Ancak 25 Haziran 1919’da, Dersim’de bir Kürt kulübü kurulmuş, resmi açılışta Türkçe okunan nutukta kulübün amacının İslamiyeti ve vatanı kurtarmak ve “Başka bir maksat ve emel beslememek” olduğu da açıklanmıştır. Kürt kulüpleri arasında anlaşmazlık olduğu gibi, bu kulüpler kimse tarafından tutulmamaktaydı. 17 Ekim 1919’da ise, Milli Aşireti Başkanı Mahmud, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne çektiği telde, Türk bağımsızlık savaşının yanında olduklarını savunmaktaydı. Harbiye Nazırı Erkan-ı Umumiye Reisi Cevat da aynı hususları tekrarlamaktaydı. 6-7 Ocak 1920’de, Kazım Karabekir Paşa, Cevat Paşa’ya, konuyu etraflıca açıklamaktaydı. Padişaha körü körüne bağlı, halifelik düşüncesi ve halkası etrafında toplanan kişilerin kendi şahsi çıkarları için cahil halkı kışkırttıkları ve dış düşmanların maddi yardımlarından da yararlanarak zararlı cemiyetler kurduklarını bilmekteyiz. Bu cemiyetler Kızıl Hançerliler, Cemiyet-i Ahmediyye, Askeri Nigehban, İlay-ı Vatan, Teali İslam, Hürriyet ve İtilaf gibi adlar altında çalışmalarını sürdürmekteydiler.

Zafer kazanıldıktan sonra itilafçılar yurt dışına kaçmaya başlamışlardı.

2. Hürriyet ve İtilaf Fırkası: İlk kez, 21 Kasım 1911’de kurulan ve bir 8 sene sekiz ay çalıştıktan sonra kapatılan ve 10 Ocak 1919’da siyasi hayata yeniden başlayıp, 22 Ocak’ta bir beyanname yayınlayan ve müdafaa-i hukuk derneklerine karşı çıkan Hürriyet ve İtilaf Fırkası pek çok partiyi bünyesinde toplamakta olup, İngilizler’e taraftar bir dernek olarak bilinmektedir. Ancak, ulusçuluğu reddeden Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İzmir’in işgaline karşı büyük tepki göstermiştir. Örneğin 17 Mayıs 1919’da, kendi genel merkezinde yaptığı toplantıda, diğer fırkalarla -Sulh ve Selamet, Milli Ahrar, Demokrat Sosyalist, Osmanlı Demokrat, Trabzon Müdafaa-i Milliyet, İzmir redd-i İlhak Cemiyetleri, Trakya ve Adana delegeleri- itilaf devletleri için ortak bir muhtıra hazırlamış ve bunu itilaf devletlerine göndermişlerdi. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın 8 Ocak 1919’da şube kurulması ile ilgili talimatnamesini yayınladığını ve daha önce kurulmuş olan Sulh ve Selamet Cemiyeti ile birleşme haberinin gerçekleşmediğini duyurduğunu bilmekteyiz. 14 Ocak 1919’da genel toplantısını yapan cemiyet bu toplantıda hükümetin hangi fırkaya dayandığının sorulmasını, kendilerine dayanmıyorsa da, hükümete yardım edilmesi kararını almıştı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensupları, İttihat ve Terakki Partisi’ne düşman idiler. İttihat ve Terakki resmen ve hukuken dağılınca bunların üyelerini tamamen yok etmek için çalışmalara da giriştiler. Ancak bunlar, İttihat ve Terakki Fırkası’nın kötülüklerine katılmamış olanlara güvenmenin gerektiğini de söylemekteydiler. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Kuva-yı Milliye aleyhinde olduğu gibi, Osmanlılık prensiplerine bağlı ve batılılaşmaya karşı idi. Fırka, bünyesinde Damat Ferit, Gümülcineli İsmail, Miralay Sadık Bey, Konyalı Şeyh Zeynelabidin, Hoca Mustafa Sabri Efendi, Seyyid Abdülkadir, Sait Molla gibi ünlü kişileri bulundurmaktaydı. Bunlardan Zeynelabidin, Bozkır ve Konya isyanlarını yürüten şahıstı. Seyyid Abdülkadir, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin başkanıydı. Sait Molla ise, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin önemli üyelerindendi. Bu fırkanın Türkiye’nin her yerinde şubeleri vardı. Partinin programını bazı gazeteler de desteklemekteydi. İttihat ve Terakki ile Müdafaa-i Hukuk’a düşman olan ve İstanbul dışında da örgütlenen Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İngilizler ile ortak çalışmış, Müdafaa-i Hukuk aleyhinde propagandalar yapmıştı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Anadolu tarafından da tasvip edilmiyordu. 57. Fırka Komutanı Albay Mehmet Şefik (Aker), çok önceleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensupları için “Milli Mücadele uğrunda, vatani fedakarlıktan kaçınanlar, çoğu zengin ve ticaretle uğraşanlar, bazı Hürriyet ve İtilaf mensupları, icra kuvvetinin ve hükümet nüfuzunun milli ellere geçmesini hazmedemeyen hükümet ileri gelenleri” diye bir tanıtım yapmaktadır. 10 Ekim 1919’da, İlhami imzalı, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile ilgili olarak çekilen telde, bu fırka mensuplarının vatan namusu için çalışanları “hainane bir nazarla tahkir” ettikleri açıklanmakta ve her türlü “fırıldak çevirerek, İslamın siyasi hayatını” ayaklar altında ezmek isteyen “bu gibi zevat emin olsunlar ki inayet-i hakka istinaden Anadolu’nun kalb-i pakından doğan bir tecelliyat-ı maneviyat-ı tesirat-ı kutsiyenin” kendilerini ezeceği ve bunlar için, kendilerini “protesto eder ve hakk-ı millimizin her türlü taarruz ve tahkirden masuniyeti esbanın” tamamlanacağı açıklanmaktaydı. 1922’de zafer kesinleşince, İtilafçılar yurt dışına kaçmaya başlamışlardır.

İkdam gazetesinde Anadolu hareketi aleyhine beyanname yayınladılar.

3. Teali-i İslam Cemiyeti: Teali-i İslam Cemiyeti, medrese öğretmenleri tarafından kurulmuştu. İlk kuruluşunun adı Cemiyet-i Müderrisin (Medrese Öğretmenleri Derneği) olup, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı destekleyen, padişahlık düzenine karşı olanları istemeyen bir cemiyet olarak göze çarpar. 26 Eylül 1919’da bu cemiyet, İkdam gazetesinde, Anadolu hareketi aleyhinde bir beyanname yayınlamıştır. İlk yönetim kurulunda Mustafa Sabri (Başkan), İskilipli Mehmet Atıf (İkinci Başkan), Said-i Kürdi (İttihat-ı Muhammediye Cemiyeti önderlerinden) bulunuyorlardı. Tasvir-i Efkar’da “Teali-i İslamiye Cemiyet-i Hayriyesi” adı altında, 21 Aralık 1919’da yayınlanan bir yazıdan cemiyetin, Tekfurdağı, Isparta, İskilip, Kastamonu, Çal, Manisa, Eskişehir, Bursa, Çorum, Ödemiş, Konya, Uşak, Merzifon, Çankırı, Yenişehir, Karahisar-ı Sahip, Kütahya ve Bolu’da şubeler açtığını, asıl maksadının gerçekleşmesi için Muğla, Sungurlu, Boyabat, Bandırma, Kirmasti, Düzce, Beyşehir, Sinop, Sivas, Kayseri, Amasya, Nevşehir, Bolvadin, Maraş ve diğer şubelerin açılacağı belirtilmekteydi. Bursa şubesinin başkanlığına da Abdülkadir Feyzi getirilmişti. Cemiyet, dini yayınlar yapmakta ve çalışmalarını yayınlar üzerine toplamaktaydı. Dini amaçlara yönelik ve halifeci olan Konya’daki Teali-i İslam Cemiyeti’nin isteği ve amacı belli olmayıp, halkın kafasını karıştırmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa, 12 Şubat 1920’de, Konya’daki 12. Kolordu Komutanlığına çektiği telde, vatanın bahtsız gününde millet fertlerinin birleştirilmesinin önemli olduğunu, bunun dışındaki hareketlerin milli birliği bozup, ayrılma ve parçalanmaya neden olacağını belirtmekte idi. Mustafa Kemal Paşa, bunun önlenmesi için “Her ne ad ile olursa olsun milletin birlik ve düşüncesini bozan bu gibi din ve siyaset perdesi altında kurulan, ileride kurulması umulan, bütün olumsuz hareketlerin derhal genişleme ve kurulmasına engel olunmasını” istemiş ve milletin birleşmeye muhtaç olduğunu, bunun dışında her hareketin “Hiyanet-i Vataniye” kabul edileceğini ve derhal yok edilmesi gerektiğini de duyurmuştu. Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal Paşa, ne Teali-i İslam Cemiyeti’ni, ne de ileride bu amaçla kurulması düşünülen cemiyetleri benimsemediğini, hiç kimsenin de bunları benimsememesi gerektiğini açık seçik ifade etmektedir. Teali-i İslam Cemiyeti, 2 Ağustos 1920’de bir beyanname yayınlamıştır.
Bu beyannamede Anadolu halkına hitap etmekte, İslam şehirlerindeki bazı şahısların zararlı kişilerle anlaşıp, onların başlarına geçecek “teba-ı sadıka-i şahaneye hiyel ve tezvirat ile iğfal ve ıdlale ve bila-emri-i ali ahaliden asker cem’ine kıyam edip, zahirde askeri iaşe ve teçhiz bahanesiyle ve hakikatte cem-i mal sevdasıyla hilaf-ı şer-i şerif ve mugayir-i emr-i münif” vergi topladıklarını, halka eziyet ettiklerini ileri sürmekteydi. Burada kastedilen milli kuvvetlerdi.
Teali-i İslam Cemiyeti padişahtan başka kuvvet tanımıyor ve Kuva-yı Milliye taraftarlarını kesinlikle tasvip etmiyordu. Bu durumda Mustafa Kemal Paşa’nın ne kadar isabetli davrandığı ve bu tip cemiyetleri neden tasvip etmediği çok açık olarak ortaya çıkmaktadır.

Halkı aldatmak ve kışkırtıcılık gibi girişimlerde bulunmuşlardı.

4. İlay-ı Vatan Cemiyeti: Zararlı cemiyetlerden bazıları kendi aralarında toplantılar da yapmakta idiler. Bunlardan İlay-ı Vatan Cemiyeti, müfrit Hürriyet Fırkası ile ilişkiler kurup, birlikte çalışmalar yapmak için ortam hazırlamaktaydı. İlay-ı Vatan Cemiyeti (Yurdu Yüceltme Cemiyeti), 19 Kasım 1919’da kurulmuştu. İstanbul Hükümetini destekleyen, dini görüşlü siyasi bir cemiyetti. Cemiyetin esas özelliği gizli olarak örgütlediği Tarik-i Salah ya da Tarikat-ı Salahiye adlı cemiyet ile beraber çalışmış olmasıdır. İngiliz taraftarı olan cemiyet “Kemalist” Hükümete yaklaştıkları için Fransa ve İtalya’yı kınamıştır. Bu cemiyetten bir grup, Rum Patrikhanesine giderek, 17 Ekim 1921’de bir görüşme yapmışlardı. Bu vatan hainleri, Rum Patriği ile beraber, Anadolu harekatına karşı durmak istediklerini Patriğe ifade etmişlerdi. Ertesi gün, bu ziyaretlerini yinelemişler ama Patrik, kendileriyle görüşmemiş, onların samimiyetine inanmadığı için heyetin Olağanüstü Yunan Komiseri ile konuşmaları gerektiğini belirtmişti.
5. Cemiyet-i Ahmediye: Kuva-yı Milliye’yi parçalamak amacıyla, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Askeri Nigehban Cemiyeti Kızılhançerliler Cemiyeti, Boğazlardaki İngiliz egemenliğine güvenerek “Cemiyet-i Ahmediye”yi kurmuşlar, “Kuva-yu Muhammediye” adı ile kuvvet toplamayı tasarlamışlardı. Önemli kişilerce kurulan “Cemiyet-i Ahmediye”nin askeri kısmını yönetenler Kızıl Hançerliler Cemiyeti’ne mensup bazı subayları Karabiga’ya gönderip, halkı aldatmak ve kışkırtıcılıkta bulunmak gibi girişimlerde de bulunmuşlardı. İngilizlerin bu cemiyeter yardımda bulunduğu bilinmekte. Aslında bu karışık ortamda, Kuva-yı Milliye aleyhinde çalışan vatan hainlerine İstanbul Hükümeti de tam güvenmemektedir. İşte bu yüzden Sadrazam ve Harbiye Nazırı, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkasına subayların girmesini engellemek için çalışmalar yapmışlardır. Esasen, subayların siyaset yapmaları yasaktı. Onların siyaset yapmalarının, belki de muhtemel bir darbenin ortaya çıkmasına neden olabileceği korkusu, sarayı tedirgin etmekteydi. Sekizinci Ordu Komutanlığına, 9 Ekim 1920’de yollanan şifrede, subayların siyaset yapmamalarının gerektiği açıklanmış ve kimlerin Hürriyet Fırkasına girmek için başvurduklarının ve kimlerin partiye girmiş olduklarının ortaya çıkarılması emr olunmuştu.
6. Askeri Nigehban Cemiyeti: Zararlı cemiyetlerden olan Askeri Nigehban (Askerlerin Bekçileri) Cemiyeti’nin kuruluş tarihi kesin olmamakla birlikte, 1-2 Ocak 1919’da, Alemdar gazetesinde, Harbiye Nezareti’ne sunulan bir beyanname yayınlanmıştır.
Kurmay subaylara çatan bu beyanname, subaylar tarafından da beğenilmemiştir. Bu cemiyet, ordudan kovulan ve emekliye ayrılanların yeniden orduya alınmalarını istemekteydi.

Mustafa Kemal, bu zararlı cemiyetin çalışmalarını yakından izliyordu.

Devlet, onların bu görüşüne iltifat etmiş ve bu tip kişilerle ilgilenmeye başlamıştı. Bu cemiyet açık açık Kuva-yı Milliye’ye karşı olduğunu belirtmekteydi. Askeri Nigehban Cemiyeti, milli müdafaa adı altında, Anadolu’da harekete geçenlerin cinayet ve siyasete yöneldiklerini, bunların oyun oynadıklarını, cemiyet olarak bunları lanetlediklerini ve kendilerinin padişaha karşı olan bağlılıklarının üç bin subay adına, 25 Eylül 1919’da, Sadrazam’a sundukları dilekçelerinde belirtilmektedir. Bu cemiyetin kaldırılması için 12 Ekim 1919’da, Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş, ancak, bu da bir işe yaramamıştır. Çünkü bu cemiyet, Padişaha bağlı olduğunu, beyannamesinde “Beyanat-ı şahane’yi okurken, gözlerimizin yaşıyla ıslatup, hakipa-yı şahaneye tekrar ale’t-tekrar, kalben arz-ı sadakat ve ubudiyyet ettik” diye belirtilmekteydi. Bu durumda, Padişah’ın, bu cemiyeti desteklemesi doğal karşılanmalıdır. Askeri Nigehban Cemiyeti’nin delegeleri, toplantıları, programları hakkında Dahiliye Nezareti’ne bilgi verilmediğini açıkça görmekteyiz. Ama, cemiyetin bir beyanname yayınladığı ve bir gazete çıkardığını da bilmekteyiz. 10 Ekim 1919’da, Dahiliye Nezareti’ne yazılan yazıda, bu zamana kadar, bu cemiyetin çalışmalarının ve programının verilmediği, yayınlanan beyannamesinin kimler tarafından basına verildiği hakkında Matbuat Müdürlüğü’nün bilgi vermesi istenmişti. Esasen, bu cemiyetin teşekkülünden sonraki çalışmalarından da kimse haberdar değildi. 1919 Ekim’inde, Dahiliye Nazırı adına, Müsteşar Keşfi, yazdığı gizli ve acele olan bir yazıda, Askeri Nigehban Cemiyeti adıyla bir cemiyetin kurulduğuna dair bir başvurunun kendilerine yapılmadığını, dolayısıyla bu cemiyetin kanunen ve resmen kurulmuş bir cemiyet olamayacağının anlaşıldığını belirtmiştir. Ancak, Cevat Paşa’nın gözetiminde, Alemdar gazetesinde, Dahiliye Nezareti’ne hitaben bir yazı çıkmış ve cemiyetin nizamnamesinin bulunduğu açıklanmış ve gazetenin 94. sayısında cemiyetin genel katibi tarafından millete hitaben bir beyanname yayınlanmıştı. Mustafa Kemal, bu zararlı cemiyetin çalışmalarını yakından izliyor ve gerekli tedbirleri alıyordu. Nitekim, Askeri Nigehban’dan elli kadar subayın Ferit Paşa Hükümeti tarafından İzmit’e gönderileceği ve bunların Kuva-yı Milliye aleyhinde oldukları, Kuva-yı Milliye’ye karşı halkı kışkırtmak için girişimlerde bulunacakları, Mustafa Kemal tarafından öğrenilmiş, 15 ve 17 Ekim 1920’de komutanlar bu konuda uyarılmışlardı. Askeri Nigehban Cemiyeti, Padişaha yakın olduğu ve Kuvay-ı Milliye’ye karşı olduğunu belirtmekteydi. Yine de, İstanbul Hükümeti, bu cemiyetten kuşkulanmakta ve bu cemiyeti resmen tasdik etmemekteydi. Esasen, son zamanlardaki Osmanlı padişahları, son derece kuşku ve korku içinde hayatlarını sürdürmekte idiler. Saray ve çevresi, bu cemiyetin subaylar tarafından kurulmuş olmasından dolayı tedirgindi.

Teceddüd Fırkası, fikirlerini yaymak için aynı adla haftalık gazete çıkardı.

Cemiyetin, Tasvir-i Efkar gazetesinde “Efkar-ı Umumiyede (kamuoyunda) Bir Sual” başlığı altında yayınlanan beyannamesi, İstanbul Hükümeti tarafından araştırılmaya başlanmış, beyannamenin kimler tarafından gazeteye verildiği hususu, Matbuat Cemiyeti’ne sorulmuştu. Ama, Matbuat Cemiyeti Reisliğinden, İstanbul Muhafızlığına verilen cevapta, eskiden beri gazetecilerin aldıkları bilgilerin kaynaklarını bildirmek zorunluluğu olmadığı ifade olunmuştu.
Ancak, İstanbul Hükümeti, Askeri Nigehban Cemiyeti hakkındaki soruşturmalarını genişletmekteydi. İstanbul Hükümeti, Hariciye Nezareti vasıtasıyla, Askeri Nigehban Cemiyeti’ne mensup subaylardan bazılarının tutuklanmasını ve bütün cemiyet mensupları hakkında kovuşturma yapılmasını da istemiştir. Görüldüğü üzere, Askeri Nigehban üyelerinden İstanbul Hükümeti kuşku duymaktadır.
7. Teceddüd Fırkası: Osmanlı İmparatorluğundaki zararlı derneklerden birisi de, Osmanlıcılık ülküsünü benimseyen, 9 Kasım 1918’de kurulmuş olan, parlamenter ve meşrutiyetçi tutumlu, Ulusal Savaş sırasında bazı müspet hareketleri de görülen Teceddüd Fırkasıdır. Bu dernek, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Birinci Dünya Savaşı’na sokan ve sonra haklarında soruşturmalar açılan ve Osmanlı tarihinde önemli bir yere sahip bulunan İttihat ve Terakki Fırkası’nın mirasına konmak isteğindedir. Nitekim, İttihat ve Terakki Fırkası’nın, 1 Kasım 1918’de yapmış olduğu son kongresinde siyasi programını değiştiren bu partinin yerine, “Teceddüd Fırkası” adını alarak çalışmalarına devam etmesi de bunu doğrulamaktadır. Ancak, bu cemiyet, İttihat ve Terakki’nin devamı olduğunu reddetmektedir. Anadolu’da şubeleri de mevcuttur. Üyeleri, 1919 seçimlerine katılmamış ama, içlerinden bir kısmı, daha sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmişlerdir. Teceddüd Fırkası’nın, fikirlerini yaymak için bir de Teceddüd adıyla haftalık gazete çıkardığını da bilmekteyiz. Bu gazetenin ilk sayısında, İttihat ve Terakki Fırkası’nın on seneden beri devam ettiği ve artık ömrünü tamamladığı ve yerine Teceddüd Fırkası’nın kurulduğunu, bunun çalışmalarının siyasi hayatta şimdilik yalnızca Meclis-i Mebusan’da olacağı, ayrıca, partinin amacı ve programı açıklanmaktaydı. Şu halde, bu fırkanın, İttihat ve Terakki’nin devamı olmadığını belirtmesi doğru değildir. Bu olsa olsa İttihatçılara karşı olan hücumlardan kurtulmak için ortaya atılmış bir iddiadan ibaret olsa gerektir. Nitekim, İttihat ve Terakki Fırkası, 1 Kasım 1919’da yapmış olduğu son kongresinde siyasi programını tanımlarken, adını Teceddüd Fırkası’na çevirdiğini, taşınır taşınmaz mallarını devre karar verdiğini açıklamış, Meclis-i Vükelanın kararı ile bu mallara el konulmuş, Ayandan Hüsnü Paşa, Kongre’de, Teceddüd adlı yeni bir fırkanın kurulduğunu Sadarete (Sadrazamlığa) sunmuştu. Mustafa Kemal Paşa, Teceddüd Fırkası’nın çalışmalarını da dikkatle izlemekte idi. Teceddüd Fırkasının resmi mührüyle on sayfalık programı, İttihat ve Terakki’nin lağvından önce İstanbul’da ilmi bir heyet tarafından dört lisanda basılmış ve çoğaltılmış, bütün yabancı devletlere verilmesi düşünülmüş ve bunda manda fikri kabul edilmeyip, bağımsızlığı korumak ve savunmak amacı ile ilgili hususlar yer almıştı.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında, kim ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.

Teceddüd Fırkası hakkındaki düşüncelerini Kazım Karabekir Paşa, 17 Eylül 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’ya ve 3, 14, 24, 41. Ordu Komutanlıklarına yazmıştı. Kazım Karabekir Paşa, fırkanın kendisine yolladığı mektubunda “zat-ı devletlerini kendi aralarında ve başlarında bulundurmakla müftehir addettiklerini” ve “İttihat ve Terakki’ye ruhen merbut” olduklarını anlatmıştır. Mektupta güvenilir kişilerin fırkaya alındığı, bazı livalarda adayların noksan olduğu da açıklanmaktaydı. Mektupta, Mustafa Kemal Paşa’nın her türlü fırka düşüncesinin üstünde olduğu, kendisini “Tezahürat-ı milliyenin mümessili bilmekle beraber bu ahir ve mühik hadisata canla başla iştirak eden fırka mensubunu zat-ı alilerine fırkanın reis-i hakikisi” olarak düşündükleri de anlatılmaktaydı. Fransa, İngiltere ve Amerikalıların fırkanın niyetini öğrenmek istedikleri, Cemiyetin “İstiklal-i vatan ve temin-i meşrutiyete ve bilhassa mülk-ü sarihinin Yunanistan ve Ermenistan’ca işgaline karşı olduğu açıklanan programında Türklerin, Ermeni ve Rumlardan üstün oldukları örneklerle gösterilmekteydi. Doğal olarak hem Padişaha bağlı kalarak, meşrutiyet kurarak ulusal bağımsızlığı sağlamak ve hem de İttihat ve Terakki’nin izinden giderek bunu başarmak ve böylece, milli davaya hizmet olanaksızdı.
8. Amerikan-Yunan İttihatı Cemiyeti: Londra’daki, “Cemiyet-i İslamiye” Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşının yanında yer alırken, “Amerikan-Yunan İttihatı Cemiyeti” üyeleri Trakya’nın Yunanistan’a katılması için harekete girişmişlerdi. Bunlar, Trakya’ya bir takım ihtilalci adamlar göndermek kararını da almışlardı.
Bu konuda, Kırkkilise Mutasarrıfına, 22 Aralık 1919’da bir de mektup yazmışlardır. Kırkkilise Mutasarrıfı, Trakya’nın, Yunanistan’a katılması konusunda Amerika’dan Dimitriyos Mihas imzasını taşıyan, kendisine gönderilen mektubun suretini Dahiliye Nezareti’ne 18 Ocak 1920’de göndermiş, Dahiliye Nezareti de durumu Hariciye Nezareti’ne duyurmuştu. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında, herkes ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Birçok vatansever, yalnız yörelerini kurtarmak için cemiyetler kurarken, bir kısmı da yabancı devletlerin mandasını ister olmuştur.
Bu arada, azınlıklar ve saraya bağlı olanlar Osmanlı İmparatorluğu içinde zararlı cemiyetler oluşturmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa, bir taraftan bu zararlı derneklere karşı savaş verirken, diğer taraftan da yabancı devletlere karşı savaş vermiştir. Kurtuluş Savaşının kazanılmasında en büyük etken ise Türk halkının, Mustafa Kemal Paşa gibi, birleştirici ve yönlendirici bir lider bulması, halkın ulusal bağımsızlık savaşına inanması ve Mustafa Kemal Paşanın Türk halkına inanması, onun sayesinde muhakkak surette başarıya ulaşacağını bilmesi ve halka bunu açıklayıp, onları bağımsızlık savaşı etrafında toplamasıdır.

Düşmana karşı dövüşmek ve vatanı savunmak için milis kuvvetleri kuruldu.

B- Milli mücadelede hıyanet yarışı
a. İç ayaklanmalar ve hıyanetler
Milli mücadelenin çok yanlı olan olaylarından bir parçasını “İç Ayaklanmalar ve Hıyanetler” kısmı oluşturur. Milli mücadeleye karşı olanları, bunların nedenlerini, nasıl hazırlandıklarını, hıyanet yarışlarının nasıl sürdürüldüklerini ve bastırıldıklarını, hangi yönlerden bugünkü gidişe benzediklerini, bunlardan nasıl ibret dersi alınmasının gerekli olduğu ortaya çıkarılmalıdır. Hıyanetlerin kaynaklarını, kimler tarafından beslendiklerini, zayıf düşen bir ülke içinde ne gibi hain emellerin doğabileceğini ve ne gibi düşüncelerin hortlatılmak isteneceğini ortaya koymak gerekmektedir.
Her yanı ile ibret dolu olan bu iç ayaklanmalar, bu hıyanet yarışları, milli mücadele tarihimizin en acı, en üzücü yanıdır. Bu olayları günümüzde ölçerek, yabancı, emperyalist devletlerin kimler ile nasıl işbirliği yaptıklarını ve taassub, irtica ve yobazlığın, siyasi ihtirasların, satılmışlığın ve içimizde yaşadığı halde yabancı emeller taşıyan kişi ve zümrelerin en karanlık ve en bunalımlı günlerde örnekleri görülecektir.
b. Milli mücadelenin fiilen başlaması:
Yunan ordusu bir yolcu kafilesi, bir turist grubu gibi İzmir’e çıkmıştı. İngilizler ne hakla Türk vatanını, Türk topraklarını başka bir devlete peşkeş çekiyorlardı? Mondros Mütarekesinin 7’nci maddesi kendilerine asla böyle bir hak vermemiş, tanımamıştı. Yunanlar, İzmir bölgesine çıktıktan sonra taşkınlıklara, azgınlıklara, yerli Rumlarla beraber halka aşağılık davranışlarda bulunmaya başlamışlardı. Olaylar bu ağırlıkla devam ediyor,
İtilaf Devletleri temsilcileri gözleriyle gördükleri çirkin ve facia haline gelen hareketlere karşı ilgisiz kalmakta idiler. Türk ordusu savaş sonrası kadro haline gelmişti. Yedek subaylar, erlerin çoğu terhis olmuşlardı. Büyük bir moral çöküntüsü içinde idiler. Bunun yanında İstanbul Hükümetinin gaflet ve dalaleti büsbütün olumsuz etkiler yapıyordu. Oysa Yunan ordusu Anadolu’ya çıkmıştı. Türk-Yunan savaşı kendiliğinden başlamış demekti. Fakat askeri birlikler çok zayıftı. Savunma yapma, yer yer direnmelere ve dövüşmelere başlama, bir çok subaylar, komutanlar ve yerli halk liderleri tarafından istenilmesine karşılık çok güç görülüyordu. Yer yer Kuvayı Milliye müfrezeleri kurulmaya başlanmıştı. Bu işi ilk kavrayanlardan Ödemiş Kaymakamı
Bekir Sami de İtilaf Devletleri temsilcilerine çektiği protesto telgrafında, Paris Barış Konferansı’nın İzmir hakkında aldığı kararın bir cinayet olduğunu, artık kalemlerin değil, silahların konuşacağını bildirmişti. Bölgedeki kaynaşmaları belirttikten sonra, Yunan işgal kuvvetleri İzmir’den çekilmediği takdirde dökülecek kanların sorumluluğunun İtilaf Devletlerine yükleneceğini beyan ediyordu. Bu olaylar zinciri içinde Ödemiş’te, Ayvalık’ta, daha sonra Salihli bölgesinde ordu birlikleriyle beraber düşmana karşı dövüşmek ve vatanı savunmak üzere milis kuvvetleri kurulmuştu.

Paşa’nın kararı, milletin egemenliğine dayalı bir Türk devleti kurmaktı.

Bunların başında subaylar ve bazı sivil kişiler vardı. Böylece Kuvayi Milliye doğmuş ve milli mücadele için ilk olarak Ayvalık’ta, Ödemiş’te, Aydın ovalarında düşmana ilk kurşunlar atılmıştı. İzmir’in Yunanlar tarafından işgalinden dört gün sonra 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa da Samsun’a çıkmıştı. Onun kararı, “Milletin egemenliğine dayanan kayıtsız şartsız bir Türk Devleti kurmaktı. Bu kararın dayandığı fikir ise, haysiyet, şeref ve izzetinefsine düşkün olan Türk Milletinin milli varlığı ve bağımsızlığı uğruna gösteremeyeceği fedakarlık yoktu. Bu güven ile “Ya bağımsızlık ya ölüm” diyerek mücadeleye atılmak, problemin çözüm yolu gözüküyordu. Bu fikir ve davranış konunun gerçek psikolojik yönü idi.
c. Milli Mücadelenin kadersiz yanı:
Milli Mücadelenin bir kadersiz ve güç yanı vardı. Bu da Devletin başı olan Padişahın ve onun hükümetinin bu mücadele ile beraber olmayışıdır. Bununla da kalmayarak düşmanlarla beraber bu mücadelenin karşısında oluşu ve onu baltalamak, boğmak için uzun zaman büyük çabalar göstermesidir.
Padişah, hilâfet, yüzyıllar boyunca Türk halkının kafasında mukaddes bir varlık haline gelmişti. O, yer yüzünde Allah’ın gölgesiydi. Beşeri ve dünyevi düşüncelerin dışında ve üstünde bir güce dayanıyor, bir kaynaktan geliyordu. Padişahın arzu ve iradesi olmadan herhangi bir iş yapmak, savaşa, mücadeleye karar vermek akıl alacak bir mesele değildi. Bu sebeple milli mücadelenin başlamasında ve sürdürülmesinde Padişah ve hilafet ve bunlara bağlı olarak şeriat meselesi büyük rol oynamış, bir çok ayaklanmanın hazırlanmasında ve yürütülmesinde halkı bu yöne sürüklemek kolay olmuştur. Osmanlı Devletinde bir işin şeriata uygunluğu ya da uygun olmayışı bir siyaset prensibi idi. Bu yüzden çok kanlı olaylar olmuştur. Padişah, Devlet Başkanı olduğu gibi, aynı zamanda Başkomutandı. Hilâfetin gereği olarak da halkın en büyük imamı idi. Onun emri ve iradesi olmadıkça yapılacak mücadele meşru sayılamaz, şeriata uygun olamaz, Padişaha karşı isyan olurdu. Bu nedenlerle, milli mücadelede, irticanın ve tutuculuğun ortaya koyduğu dini sözler, propagandalar ve fetvalar çok etkili birer silah olmuşlardı. Gülünç olan taraf, bunlar çok kere düşmanlara karşı değil de halkın birbirine karşı kullanılması şeklinde meydana çıkmıştır.
Milli Mücadelenin davranışları, din cephesinden uzun tartışmalara yol açmıştı. Fakat aslında bu mücadelenin yaptıklarının dine aykırı hiç bir yanı yoktu.
Padişahın Milli Mücadeleye karşı olması, mevcut koşulların ağırlığı, yeni bir savaşın getireceği fedakarlıklar, bir takım sebepleri ortaya koymayı zorluyor, bunlar kolay tutuluyordu. Ayrıca Milli Mücadeleye her karşı koyma, her hıyanete kaçmak isteyen kişi ya da zümreler bu faktörleri istismar ediyorlardı.

Bir çok yerde iç cepheler açarak ciddi tehlikeler yaratmışlardı.

Padişahın, onun hükümetinin ve Dürrüzade fetvaları ile Milli Mücadelecilerin, bunlara karşı haklı olarak çıkardıkları fetvalar bir yana, Halife tarafını tutarak Milli Mücadeleye cephe alan din adamları ya da yobazlar bu mücadele sırasında ve olaylar içinde etkisiz kalmamışlardır. Bunlar görevlerini, yalnız ibadet ve vaizler yolu ile de değil, kan dökerek ve döktürerek yapmışlardır. Bu silâhşör hocalar arasında 31 Mart olayından kalma şeriat düşkünü, tahsil düşmanı bazı yobazlar, ne istediğini bilmeyen cahil kişiler, din yolunu çıkar sayan açıkgözler, bu temaları kullanan ve dini istismar eden hainler ya da başka emeller arkasında koşan insanlar çoktu. Bayburt’un Şeyh Eşrefi, Yozgat’ın Şeriat Hakimi Hafız Şahap’ı, Bolu ve Gerede olaylarının Kör Ali hocaları, Düzce’nin Ahmet Hocası, Biga’nın Anzavur çetesi ile birleşen Gavur İmamı, Konya ve Bozkır ayaklanmalarını hazırlayan Zeynelabidin Hoca ve ona bağlı yobazların öldürdükleri subayları ve idare amirlerini sayarken, Şeyhülislam’ın fetvası yerine geldi diye bağıran cahiller ve hainler, Biga Kaymakamı yurtsever Hamdi’yi öldürenlerin yeni bir Genç Osman olayı yaratmaları, milli mücadeleye karşı bir ihtilal amacıyla harekete geçtiklerini gösteriyordu. Bir çok yerde iç cepheler açarak ciddi tehlikeler yaratmışlar, hıyanet yarışları uzun süre düşmana karşı koyan direnme güçlerini kösteklemişlerdir. Milli Mücadelecileri dağıtmaya çalışan Anzavur çetecilerine Kuvayı Muhammediye ve Zile, Yozgat isyancılarına Halife ordusu adının takılması, bir çok erlerin onlarla dövüşmeden kaçmalarına sebep olmuştur. Bütün bunlara karşılık, din faktörünün ve din adamlarımızın aralıksız ve tümü ile milli mücadele aleyhine çalıştıkları da söylenemez. Memleketi gerçekten seven, dinin esaslarını iyi bilen çıkarcılıktan, yobazlıktan uzak, politikacılara alet olmayan bir çok din adamının Milli Mücadeleyi tuttuğu ya da aleyhinde bulunmadığı görülmüştür. Örnek, İzmir’in işgali üzerine Denizli Müftüsü, toplanan halka: “Her ne pahasına olursa olsun, Yunanlara karşı koymak gerektir. Onların işgal ettiği memleketler halkı için kavgaya girişmek farz’ı ayındır. Ben fetva veriyorum, silah ve cephane azlığı veya yokluğu kavgaya engel olmayacaktır. Hiç bir müdafaa vasıtası olmayan bir Müslüman, yerden üç taş alarak düşmana atmaya mecburdur” demiştir.
Yine Saray Müftüsü: “Üzerimize düşen vazife, memleketimizi muhafaza ve müdafaa etmektir. Düşman istilası olan yerde cihad farz’ı ayındır. Biz mukavemet etmezsek, Padişahın emrinden ayrılmış oluruz. Boşu boşuna oturmuş olursak, miskinlik ve zilleti kabul etmiş bulunuruz. Cihad’ın en güzel oluşu, İslamlığın şerefini yükseltmesindedir” demiştir  Ayrıca bir çok yerde, Müdafaayı Hukuk Cemiyeti içinde gerçek din adamları, Milli Mücadeleyi destekleyerek çalışmışlardır. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde de hizmet edenler olmuştur. Bütün bunlara karşılık, iç ayaklanmaların elebaşıları din, hilafet ve Padişah konularını istismar etmişler, isyanların çoğu bu yüzden çıkmış, genişlemiş ve yaygın hale gelmiştir.

Şeyh Eşref bölge halkına kendi uydurmalarını yaymak istiyordu.

İç ayaklanmalar ya da Milli Mücadeleye karşı çıkarılan ihtilallerden Haçin, Pontus, Ali Batı ve Koçgiri dışındakiler hep dini, hilafeti ve Padişahı propaganda aracı olarak almışlar, istismar etmişler ve halkı kandırmışlardır. Yine de yurtsever Türk toplumu yavaş yavaş uyanmış, Milli Mücadelecileri, onların amaçlarını kavramış, milli birliği sağlayarak düşmanı yok etmesini bilmiştir. Denebilir ki, başlangıçta çoğunlukla halka rağmen yapılan Milli Mücadele, sonra bir kaç hainin dışında tüm halkla beraber zafere ulaşmıştır. Milli Mücadele tarihimizin en şerefli yönünden birisi de budur.
Genel olarak hürriyet ve itilafçılar, Milli Mücadelenin aleyhine çalışmışlar ve çok yerde iç ayaklanmaları hazırlamış ve yürütmüşlerdir.
Fakat İttihat ve Terakki mensupları bunun tersine Milli Mücadeleye yardımcı olmuşlardır. Yalnız bunlardan bazıları Mustafa Kemal’i yurdu kurtardıktan sonra ekarte ederek iktidarı ele geçirme sevdasında idiler. İzmir suikastinin temelinde bu fikir de yatar. Çökmüş bir imparatorluğun harabeleri üzerinde her yönü ile yokluklarla karşı karşıya bulunan, yüzyıllar boyunca kafasına, bu dünyadan çok öbür dünyanın gerekli olduğu yerleştirilen din, hilafet ve padişah mefhumlarından başka faktör tanımayan bir toplumu, bunlarla çatışarak yeni bir mücadeleye atmak ve onu zafere ve sonuca götürmek, insan üstü çabalara ihtiyaç göstermiştir. Mustafa Kemal’in büyüklüğü, kurtarıcılığı bir yandan da buradan geliyor.
d. İsyanlar
1. Şeyh Eşref ayaklanması: (26 Ekim-24 Aralık 1919)
Daha Milli Mücadelenin henüz başındayken gerçekleştirilmeye çalışılan Şeyh Eşref ayaklanması ibret vericidir. Atatürk’ün nutkunda özet olarak değindiği bu olay Bayburt’un Hart bucağında, kendisini şeriat sahibi ve beklenen Mehdi diye çevresine ve köylülere tanıtan sahte peygamber Şeyh Eşref’in çıkardığı çirkin bir gericilik olayı, bir ayaklanmadır. Hart, Bayburt ilçesinin 20 km. kadar kuzey batısında bulunan bir bucaktı. Burada oturan Şeyh Eşref adındaki bir yobaz bazı saf kişileri başına toplayarak kendisine özel bir mezhep kurmuştur. Çalışmalarının 1908’lere dayandığı anlaşılmaktadır. Şeyhin etkisi yavaş yavaş Bayburt, Sürmene ve Erzurum dolaylarına kadar da yayılmıştı.  Şeyh Eşref’in kurduğu mezhep ya da tarikat, Müslümanlığın esaslarıyla çelişmekte, Müslümanlığı bozucu fakat kendisine ve bir takım insanlara çıkar sağlayıcı, çevresinde bir çeşit hakimiyet kurma amacına dayanıyordu.  Ahirzaman Peygamberliğinden söz ederek, uydurma ve anlamsız sözlerle saf kişileri Müslümanlığın temel kural ve felsefesini bilmeyen ya da yanlış anlayan cahil insanları maksatlı olarak başka yönlere çekmek istiyordu. Milli duyguların bozulmasından yararlanarak kendi uydurmalarını yaymak istiyordu. Bunun için de Doğu bölgesinin en elverişli ve buhranlı bir aşamasında baş kaldırmaya, kimseyi dinlememeye koyulmuştu.

Kurşun işlemediğini söyleyen Şeyh bir top mermisi ile param parça oldu.

Kurtuluş Savaşımızın başında ortamı daha elverişli görerek faaliyetlerini hızlandıran ve halk arasına bölücülük sokan karışıklıklar çıkaran bu adam çeşitli tarihlerde, çeşitli devlet makamları tarafından yapılan uyarmalara, nasihatlere aldırış etmemiş, bildiğini sürdürmekten çekinmemişti. Milli Mücadeleye karşı olduğunu da ilan ediyordu.  Kazandığı kolay başarılarından cesaret alan Şeyh Eşref, Ahirzaman Peygamberi “Mehdi” olduğunu söylüyor, yayıyor, kendisine kurşun işlemediğini halka karşı iddia ediyor, her şeye hakim olacağını büyük laflarla ilan ediyordu. Bunun yanında da müritlerini Hart çevresinde toplayarak Bayburt üzerine, oradan da Erzincan’a yürümeye hazırlıyordu. Bundan sonraki hedef Erzurum olacaktı.
Durumun nezaketini göz önünde tutan 15’inci Kolordu Komutanı, yeteri kadar kuvveti toplayıp bu düzenbazın cezasını vermek, bölgenin huzur ve asayişini sağlamak istiyordu. Fakat vakit kazanmak ihtiyacındaydı. Bu amaçla Şeyh üzerinde oldukça etkisi bulunan Erzurum Müftüsü Hurşit’i derhal Hart’a gönderdi. Maksadı onu yola getirmekten çok oyalamaktı. Diğer yandan da bu irtica olayını kökünden yok etmek üzere 9’uncu Tümen Komutanı Yarbay Halit komutasında bir tenkil gücü toplanmasını emretti. Bu kuvvetlerin toplamı 600 kadar piyade, 110 kadar süvari ve 4 toplu bir obüs bataryası olmuştu. Ayrıca gerekli tedbirler de, diğer noktalarda aldırılmıştı. Bir kısım kuvvetler Gümüşhane’ye getirilmiş ve bir piyade taburu Of bölgesindeki Şeyhin müritlerinin Hart’a yardıma gelmesini önlemek için Of dolaylarına yanaştırılmıştı. 17 Aralık 1919 tarihine kadar bu tedbirler alındı ve tenkil müfrezesi Bayburt’ta toplandı. 24 Aralık’ta ise Hart önüne geldi. Aynı gün bucağı kuşattı. Şeyh ve müritleri müfrezeye şiddetle karşı koymaya ve saldırmaya başladılar. Yapılan çarpışmalar gece yarısına ve ertesi gün öğleye kadar sürdü. Bu sırada iki erimiz şehit oldu ve 41 er de yaralanmıştı. Müfreze Komutanının cesur idaresi, özellikle topçumuzun iyi kullanılması ve onun etkili ateşi karşısında isyancılar gittikçe güç duruma düşüyorlardı. Bir aralık topçunun tam isabetinden Şeyh Eşref ile oğulları, ailesi ve yanında bulunan avanesinden 5 müridi bir anda havaya uçurulmuş, yok edilmişlerdi. Bu olay diğerleri üzerinde korkunç bir moral yıkıntısı yaptı. Kurşun işlemediğini söyleyen Şeyhin bir top mermisi ile ve bütün yanındakilerle birlikte bir anda param parça olması müritlerinin inanç ve morallerini tümden yıkmıştı. Bu hal daha da çok dayanmalarına imkan bırakmadı, biraz sonra direnmeleri çöktü ve isyan edenlerin tamamı teslim olmak zorunda kaldılar, bucağa girildi. Bu çarpışma sonucunda daha önce esir edilen subay ve erlerimiz de isyancıların eline geçmiş silah ve gereçler de geri alındı. Planlı ve şiddetli bastırma hareketi Doğu’da çok önemli etkiler yaptı ve benzeri olayların çıkmasına engel olduğu gibi, halkın moralini de yükseltti.

İngilizlerin bölge üzerinde oynamak istedikleri oyunun fiili kısmı söndürüldü.

2. İngilizlerin oyuncağı Ali Batı ayaklanması:
(11 Mayıs-8 Haziran 1919)
Bu ayaklanma, Güneydoğu’da İngilizlerin teşviki, parası ve bölgede bir Kürdistan kurma propagandasının yapılmasıyla meydana çıkmıştır.  Ayaklanma, Midyat-Nusaybin-Ömerkan çevresinde cereyan etmiştir. Ayaklanmanın başlangıç tarihi Anadolu’nun, Mondros Mütarekesi’nden sonra en hassas zamanına rastlamaktadır. Mustafa Kemal, henüz Anadolu’ya çıkmamıştır. Yalnız yer yer direnme güçleri, cemiyetler kurulmaktadır. Midyat’ın güneyindeki aşiretlerden birisinin başı olan Ali Batı, bu nazik zamandan ve karışıklıklardan yararlanarak, Cizre-Nusaybin-Savur ve Mardin bölgesine hakim olmak istiyordu. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için çalışmalarına, İngilizlerin de yardımını katmak amacıyla onlarla işbirliği yapıyor ve anlaşıyordu. Her hain gibi o da Devletin en zayıf zamanını seçmişti. Midyat, Nusaybin ve Savur ilçeleri aşiretlerinin bir kısmını da egemenliği altına almıştı. 11 Mayıs 1919 günü bir kaç yüz atlı ile Nusaybin’e gelmişti. Bu sırada orada iki taburlu 24’üncü Alay bulunmakta idi. Birlikler dağınıktı, mevcutları savaş sonrası kadro halindeydiler. Nusaybin’deki kuvvetlerin sayısı 100 kişiyi aşmıyordu. Mütareke sonrasının yoksullukları ve moral bozukluğu henüz devam ediyordu. Bu bakımdan Kaymakam ve 24’üncü Alay Komutanı meselenin büyümemesi için işi nasihat yoluyla çözümlemek istemişlerdi. Fakat Ali Batı, onları tehdit eder bir davranışla karşılık vermiş, hapishanede bulunan mahkumları serbest bırakmış, ondan sonra da halktan zorla para ve insan toplamağa başlamıştı. Bu tedbir ve tertibin sonucu, 18 Haziran 1919 günü Ali Batı’nın gizlendiği Medah yeri basılarak iki saat kadar süren bir çarpışmadan sonra azılı, hain ve isyancı ölü olarak ele geçirildi. Cesedi Midyat’a getirilerek ibret için halka gösterildi. Bu ibret verici sonuçtan sonra Güneydoğu bölgesinde asayiş normale döndü ve halk huzura kavuştu. Milli kuvvetler duruma hakim oldular ve İngilizlerin bölge üzerinde oynamak istedikleri oyunun fiili kısmı söndürüldü. Ali Batı ayaklanması, Güneydoğu’da İngilizlerin istediği amaca ulaşamamış, egemenliği kuramamıştı. Oysa İngilizler Güneydoğu’da bir yandan Kürtçülüğü tahrik ederek, Anadolu’nun bölünmesini, parçalanmasını sağlamak ve milli güçleri o bölgede uğraştırmak, diğer yandan güya bağımsız fakat esasında kukla bir hükümet kurmak, bunu kendi emelleri yönünde kullanmak istiyorlardı. Bu amaçlarını Ali Batı gerçekleştirememişti. Ona fiili yardım yaparak hedefe götürmeye de durumları elverişli değildi. Ali Batı küçük adamdı, çapsız bir isyancı idi. Büyük laflar etmesine karşılık bir yağmacının üstüne çıkacak niteliği yoktu. Bu bakımdan da eşkıya hareketleriyle her şeyi çözeceğini sanıyordu. Devletin en zayıf zamanında, asayiş birliklerinin ve askeri kuvvetlerin her duruma hemen hakim olamayacakları bir aşamada bunu fırsat bilerek yabancı emellere araç olan Ali Batı ayaklanması tüm bir hıyanetti. Her çeşit güçlüğe karşılık kısa sayılacak bir süre içinde bastırılmış ve Ali Batı hıyanetini hayatı ile ödemişti.

Türklere sorulmadan yapılan değişiklik bölge halkı üzerinde olumsuz etki yarattı.

3- Büyük hayal: Haçin ayaklanması
(13 Temmuz-15 Ekim 1920)
Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sonunda iki büyük değişiklik olmuştu; Çarlık Rusyası, komünizm ihtilali ile yeni bir rejime girmiş, Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, Anadolu’nun bile en önemli bölgeleri düşman kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir.
Bu iki büyük olay, galip İtilaf Devletleri için yeni gaileler açmış, siyasi meseleler getirmiş, anlaşmazlıklar çıkarmıştı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, memleketin iç güvenliğini sağlamak amacıyla İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından rahat durmayan, değil vatandaşlık vazifelerini yapmak, tersine çok yıkıcı emeller besleyen ve çok hırçın hareketlere giren Güneydoğu Anadolu Ermenilerini de Arabistan’a sürmüştü.
Savaş, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgi ve çöküşü ile sona erince, Mondros Mütarekesi gereğince Fransız kuvvetleri Adana bölgesini işgal ettiler. Bunu fırsat bilen, güneyde Anadolu dışında bulunan Ermeniler de onların arkasından geriye geldiler. Tersine ve enteresan bir göç başlamıştı.
Bir ülke yenilgiye uğrar, ya da güçsüz bir duruma düşerse, bütün yabancı unsurlar ve onun üzerinde başka emeller besleyenler yeni heveslere, ihtiraslara kapılırlar, hayallerini gerçekleştirmek çabasına girerler.
Adana çevresine geriye dönen Ermeniler, eski hıyanetlerini unutarak büyük bir hınç ve öç alma şevki içinde geldiler. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden yararlanarak Kilikya’da (Adana ve havalisi) bir Ermenistan kurmayı amaçladıklarını açığa vurdular ve hemen bu yönde çalışmalara başladılar.  Fransızlar Adana bölgesine yerleştikten sonra 15 Eylül 1919’da İngilizlerle bir anlaşmaya vardılar. Buna göre Fransa, Musul’daki petrol haklarını İngiltere’ye bırakacak, karşılığında Urfa, Antep, Maraş sancaklarını, İngilizler onlara terk edeceklerdi.
Türklere sorulmadan yapılan bu garip değişiklik bölgedeki Türk halkı üzerinde çok olumsuz etki yaratmış, milli gururları bir kat daha zedelemiş ve kamçılamıştı. Göç ettikleri yerlerden İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin arkasından ve onların yardımı ile geriye gelen ve tekrar Anadolu’ya sokulan ve yerleştirilen Ermeniler, yeni bir maceranın ve büyük hayalin arkasına takılmaya başlamışlardı. Bir yandan silahlanıyorlar, bir yandan da güçlendikçe Türk halkına kinli saldırılarını artırıyorlardı. Bu hal bölgedeki halkın mal ve canını korumak zorunluluğunu doğuruyordu. Bu amaçla bölge halkı tarafından bir takım savunma tedbirlerine başvurulmuştu. Bununla milli kuruluşlar her gün biraz daha güçlenerek varlıklarını duyurmaya başlamışlardı. Ermeniler ise hızla silahlanıyor, küstahlıklarını, azgınlıklarını, sürdürüyorlardı. Kilikya’da Ermenistan kurma ideali ya da ham hayali içinde Ceyhan nehri ile Göksun ilçesi arasındaki dağlık bölgelerde Zeytun, (Süleymanlı) Ermenileriyle yine dağlık kesimde bulunan Haçin (Saimbeyli) ve Şar Ermenileri ayaklanmaya başladılar.

Haçin’deki Ermeniler büyük hayaller arkasında koştuklarını bağırıyorlardı.

Haçin (Saimbeyli) büyük bir ilçe idi. Yedi bine yakın binaları içinde 30-40 bin halkı vardı. Bu nüfusun ancak %30’u Türk’tü. Haçin o sırada Ermeni çetelerinin ayaklanma merkezi, Ermenistan hayalinin beslendiği yerdi. Fransızların Adana ve Maraş bölgesinde destekledikleri Ermeniler çok şımarık davranışlar içine girmişler, Türk halkına olmadık zulümler yapıyorlar, büyük hayaller arkasında koştuklarını bağırıyorlardı. Milli gururu kırıcı hareketlerini her gün biraz daha şiddetlendiriyor, azıtıyorlardı.
Ayaklanma sonucu kaymakamlık makamını Haçinli Çavdaryan işgal etmişti. Yaptığı bir törenle ve büyük bir Ermeni topluluğunun söylediği Ermeni marşından sonra ilçenin ortasında Türk bayrağını direkten indirmiş, yerine Ermeni bayrağını çekmişti. Bölgede bunlarla mücadele eden Bucak Müdürü Süleyman Bey ile İstanbul’dan Anadolu’ya geçmiş genç hukukçu ve yedek subay Saim Bey vardı. Saim Bey Anadolu’ya geçtikten sonra kendisine verilen memuriyetleri kabul etmemiş “Memleketim işgal altındadır, oraya gidip dövüşmek gerekir…” demişti. Bu iki yurt severin meydana getirdikleri milli kuvvetler, Ermeni çeteleriyle devamlı çarpışmalar yapıyorlardı.
Fransızlardan da yardım gören bu hayalperest, azgın ve kinci çeteler zaman zaman yakın Türk köylerine saldırarak zulüm ve yağmalar yapıyorlardı. Süleyman ve Saim Beyler’in, savaşlardan kesin sonuç almaları mümkün olamıyordu. Bunların verdikleri mücadeleler çok yönlüdür, ilginçtir ve kahramanlıklarla doludur. Fakat kuvvetleri çok azdı, istenilen neticeye varamıyorlardı.
Elbette bu durum böyle devam edemezdi. Bu bölgede kurulan Kuvayi Milliye’den Tufan Bey, Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Osman, emrindeki müfrezeler biraz güçlenince hazırlanan plan gereğince 13 Temmuz 1920’de Haçin’e taarruz ettiler. Şiddetli dövüşler oldu. İlçeyi ele geçirmek mümkün olmadı. Fakat onu sıkı bir çember altına aldılar. Haçin’de sarılmış bulunan Ermeniler 24 Eylül günü kuzey cephesinden bir çıkış yaparak Kuvayi Milliye müfrezelerinin bir kısmını dağıtmışlar ve Rum bucağına saldırmışlardı. Bu hareket Feke, Göksun ilçelerini telaş ve endişeye düşürmüştü. Ermeniler çevrede bazı yağmalar, taşkınlıklar yaptıktan sonra Haçin’e döndüler. Haçin ayaklanmasının önem kazanması üzerine 13’üncü Kolordudan milli müfrezelere top ve cephane gönderilmişti. Bunlarla bu çevreden toplattıkları milislerle kuvvetlendirilmiş müfrezelerimiz 14 Ekim 1920 günü tekrar Haçin’e taarruza başlamışlardı. Gittikçe sıkıştırılan ve yok edilme durumuna düşen Ermenilerin 200 kadarı gece karanlığından yararlanarak güney cephesinden bir çıkış yapmışlar ve kaçmayı başarabilmişlerdi. Ele geçen diğer isyancıların ise tümü yok edilmişlerdi. Bir gün sonra Haçin, milli kuvvetlerce işgal olundu ve durum normale döndü. Çevrede gerekli güvenlik tedbirleri alındı. Sağa sola kaçan Ermeni çeteciler temizlendiler. Böylece Adana ve Maraş havalisinde sükun devam etti. Bu sırada milli güçler aynı zamanda Mersin, Tarsus, Adana ve Osmaniye demiryolu bölgesine kadar olan kuzey kesimi ellerine geçirmişlerdi.

Askeri otorite ortadan kalkınca Konya Valisinin baskısı başladı.

4- Konya valisinin ihaneti:
Birinci Bozkır ayaklanması
(27 Eylül-4 Ekim 1919)
Osmanlı İmparatorluğu can çekişirken, Türk ordusuna büyük sorumluluklar düştüğü gibi, kurtuluş mücadelesinin başlatılması, devamlı ve olumlu sonuca vardırılması için Konya olayı bu düşüncenin tipik bir örneğidir. Askeri otorite ortadan kalkınca ya da zayıflayınca Vali Cemal baskısı bir çeşit işkence halinde masum halk yığınları üzerinde olumsuz yönde kendini duyurmağa başlamıştı. Hapishanedeki eşkıya ve katillerin çoğu serbest bırakılmıştı. Bunlara silah dağıtılarak halkın huzur ve güvenliğinin kaçmasına maksatlı olarak yol açılmıştı. Vali Cemal, İstanbul Hükümeti ile aralıksız temasta idi. Oradan aldığı emirleri yerine getirmekte bir an gecikmiyordu. Diğer yandan Konya’yı kontrolleri altında bulunduran yabancılar ile yakın işbirliği yapmaktan ve onları haince milli hareket aleyhine teşvikten geri kalmıyordu. Bir yandan da cahil halkı milli kuvvetler ve hareketlere karşı gelmek için çeşitli yollarla zorlamakta idi.
Kendisine karşı yapılacak hareketi sezen ve başına gelecek felaketi gören kurnaz Vali, 25 polis koruyuculuğunda bir marşandiz katarı ile 27 Eylül 1919 gecesi yakın adamları ile birlikte İstanbul’a kaçtı. Fakat yeteri kadar zehrini bölgeye akıtmıştı. İstanbul’da efendilerine sevindirici bilgiler verebilecekti.
Valinin kaçışı üzerine halkın ileri gelenleri Belediye binasında toplanarak Müderris Mehmet Vehbi’yi Vali vekili seçtiler ve Konya şehri bu tarihten itibaren Milli Mücadeleciler tarafından kazanılmış oldu.
İşte Konya bölgesi yukarıdaki koşullar içinde bir takım çalkantılar geçirirken şimdiye kadar yapılan fesatçı ve zehirli propagandaların etkisi ve Padişaha bağlılığın yeni bir belirtisi olarak milli harekete karşı ayaklanma şeklinde ortaya çıktı. Bu karşı hareket Konya’nın güneyindeki Bozkır ilçesinde başladı. Bu ayaklanma hareketi, yayılma ve sonuç bakımından fazla bir önem taşımamakla beraber, daha sonraki ayaklanmalara örnek olması bakımından bir özellik taşımaktadır. Bu ayaklanma bir yandan Vali Cemal, diğer yandan İstanbul’da bulunan İngiliz Papazı (Frew) ile ilişki kuran Konyalı Zeynel Abidin Hoca ve arkadaşlarının cahil halkı kışkırtmaları ve milli hareket aleyhine körüklemeleriyle oluştu.
İsyan, 27 Eylül 1919’da Valinin Konya’dan kaçış günü, Kürdoğlu Musa, Bademli Hacı Halil ve Güzelçavuş adlarındaki elebaşılar, Arpa, Dinek, Hisarlık ve çevresi köylerinden topladıkları çoğu silahsız 100 kadar kandırılmış vatandaşla Bozkır’a girmeleriyle başladı. Bozkır ilçesindeki jandarmaların silahlarını aldılar, sonra askerlik şubesinin deposuna saldırdılar, burada bulunan ne kadar silah ve cephane varsa hepsini götürdüler. Bu davranışa karşı gelmek isteyen yurtsever bazı kişileri de öldürdüler. Bazılarını da yaraladılar.

İngilizler, özellikle İstanbul hükümeti isyancılar ve kışkırtıcılardan memnundu.

Bu arada ilçenin yanındaki baruthaneyi de ateşe verdiler. Birçok evi ve dükkanları yağma ettiler. Böylece isyancılar silaha da sahip olmuşlardı. Bu olaydan sonra, Bozkır’a Konya’dan bir uyarma heyeti gönderildi. Bunlar halkı topladılar, memleketin durumunu anlattılar, uyarıcı konuşmalar yayıldı. Bozkır’a milli kuvvetler gönderilmeyeceği garantisi verildi. Bunun üzerine çevreden toplanan köylüler sükunetle 4 Ekim 1919 günü evlerine dağıldılar. Bu suretle bir hafta süren ‘Birinci Bozkır Ayaklanması’ söndürülmüş oldu ise de, bu olayın bölgede bıraktığı kötü izler, etki ve yankılar, oldukça geniş olmuştu. İsyancıların ve bunları kışkırtanların mel’un ve hain ümitleri artmıştı. İngilizler özellikle İstanbul hükümeti bu durumdan memnun görünüyordu. Milli hareketi idare edenler ise pek açığa vurmamakla beraber, endişeli idiler. İlk yangının alevleri söndürülmüş, fakat kalın külünün altında henüz için için yanan bir ateş vardı. Bu ateş sinsi rüzgarların etkisiyle gittikçe kızışacak ve bir süre sonra yine yangın başlayacaktı.
Bu bakımdan Bozkır, daha doğrusu Konya bölgesi kuşku verici idi. Halkın çoğu uyarma heyetinin sözlerinden sonra durumu kavramış ve ayaklanmanın gereksiz olduğuna inanmıştı. Fakat bir takım çıkarcı, cahil ve yobazlar durmadan onları kışkırtıyor, kötü telkinlerde bulunuyorlardı. Bu hain kişilerin zehirli çalışmaları bir süre sonra yeni olaylara yol açacak ve bir çok kardeş kanının dökülmesinin nedeni olacaktı. İç ayaklanmaların çoğu o bölgelerdeki bu çeşit fesatçılar tarafından körüklenmiş ve halk onların hıyanetleri yönünde bilinçsiz olarak sürüklenmiştir.
5- İkinci Bozkır Ayaklanması:
(20 Ekim-6 Kasım 1919)
Birinci Bozkır ayaklanması, tatlıya bağlanmış ve güya isyancılar köylerine dağılmışlardı. Fakat meselenin tümden kapanmadığı 15 gün sonra meydana çıktı. İkinci Bozkır ayaklanmasının özelliği, ele başlarının yobaz hocalardan kurulmuş olmasıdır. İkinci Bozkır ayaklanması gittikçe yayılıyor, genişliyor ve yeni safhalara giriyordu. İsyanı bastırmakla görevli komutan, kuvvetlerinin büyük kısmını toplu tutarak süvari kuvvetleriyle Ağırlı’ya yürüdü. Orada isyancıların elebaşısı olan Güzelçavuş’un evi yaktırıldı. Bununla halka bir gözdağı ve ibret dersi verilmek isteniyordu. Sonra bütün kuvvetlerle ikinci bir şer ve fesat yuvası olan Avdan’a varıldı. Bu köyde isyanın tertipçilerinden Zeynel Abidin Hocanın akrabası Hacı Osman yakalandı. Fakat ne yazık ki, nöbetçinin bir gafletinden ve karanlıktan yararlanarak kaçtı. Bu Hacı Osman’ın üzerinden çıkan imzasız mektupta, isyancıların Çumra ve Konya üzerine yürüyecekleri yazılıydı. Yine bu mektuptan öğrenildiğine göre asiler Talat adında birisinden emir alıyorlardı. Bunun Beyşehirli Hoca Talat olması muhtemeldi. Bu olaylar cereyan ederken, Kızılkuyu köyünde geceleyen 30 erimiz ile onların komutanları olan iki genç subaya yapılan çirkin davranışlar, ondan sonra da sakallı bir hocanın haklarında idam fetvası okuması, fakat halkın içinden bir kaç kişinin “yazık” diye müdahale etmesiyle idamların uygulanmaması çok ibret vericidir.

Milli kuvvetler isyancıların köylerini işgal edince Bozkır direnemedi.

Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu içinde kendi çıkarlarını sağlamak için yobazların, böyle hainane hareketlerde bulundukları çok görülmüştür. İmparatorluğun batısında bu çeşit davranışların büyük rolü olmuştur. Bundan sonra 29 Ekim 1919’da Arap köyü, 1 Kasım’da Dinek köyü çevrelerinde yapılan çarpışmalar sonucunda isyancılar büyük kayıplar verdiler ve dağılmaya başladılar. Yapılan araştırmalarda Bozkır ayaklanmasının İstanbul’dan Ayan Üyesi Konyalı Zeynel Abidin Hoca ile eski Konya Valisi Cemal’in hazırladığı ve yaptırdıkları kışkırtmalar ile başladığı anlaşılıyordu. Zeynel Abidin ve Beyşehirli olan Abdullah, Abdülhalim, Sabit Hocaların, Avdan köyünden Hacı Osman, Talat ve Arpa köyünden Hacı Hasan, Hacı Hüseyin, Hacı Halil, Hoca Mehmet, Hisarlı köyünden Şeyh Ali, Dinekli’den Şükrü, Bozkır’dan Hasan Ağa bu isyancıların başlıca elebaşları idi. Bunlar kaçmış, dağlarda saklanmışlardı. Görülüyor ki, tarih boyunca milletin her ileri hareketine, her kurtuluşuna engel olan, kendi çıkarları ya da cehalet ve yobazlıkları yüzünden felaketlerin doğmasını kolaylaştıran, bu sözde din adamları, İkinci Bozkır Ayaklanmasının da öncüleri idiler. Halkı kolayca aldatabiliyorlardı. İsyancıların bütün köyleri milli kuvvetlerce işgal edilince Bozkır’a da direnmesiz ve tek silah patlamadan girildi. Halkın çoğunluğu bu durumdan sevinç duydu ve İkinci Bozkır Ayaklanması da bu sonuçla bitti.
6- Saray ve İstanbul Hükümetinin ihaneti.
Birinci Anzavur ayaklanması:
(1 Ekim -25 Kasım 1919)
Bu ayaklanma, Konya’nın Bozkır ayaklanmalarıyla aynı tarihlere rastlar. Bunlar birer tesadüf sayılmazlar. Ortak kaynaklardan güdüldükleri olaylarla kolayca anlaşılabilir.
Anzavur ayaklanmalarının amacı da milli hareketi, Anadolu halkının gönlünde tutuşturmak istenilen milli mücadele ve kurtuluş ateş ve aşkını söndürmek, düşmanların arzu ve emellerine boyun eğen Sarayın ve İstanbul Hükümetinin düşüncelerine hizmet etmekti.
Kuvvet, programını Saray ve İtilaf kuvvetlerinden almakta idi. Ayaklanmaya başlangıçta Manyas’da teşebbüs edilmiş sonra Susığırlık, Gönen, Ulubat ve Bandırma bölgelerine kadar yayılmıştır. Bigalı olan Ahmet Anzavur emekli Jandarma Binbaşı idi. İzmit Mutasarrıflığını yapmıştı. Sarayla bağları bulunduğundan, hilafet ve saltanatı birinci planda tutuyor, korumak istiyor, Saraydan aldığı paralarla yaşıyor, ata ve at yarışlarına meraklı idi. Kültürsüz, zalim bir kişi idi. Anzavur, Sarayın adamı olduğu gibi, İngilizlerin de uşağı haline gelmişti. Padişahın emri ile 14’üncü Kolordu bölgesinde Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki İngiliz ve Fransızların işgal bölgelerini ve buradaki çeşitli depoları güvenlik altına almak, özellikle Batı Anadolu kıyılarında Yunanlılara karşı savaştan milli direnme kuvvetlerini arkadan vurmak için Biga, Gönen, Manyas ve çevresindeki Çerkezler üzerinde nüfuzunu kullanmak düşüncesiyle Anzavur bu bölgeye gönderilmişti.

Teşkilatını geliştiren Anzavur, halkı biraz daha zehirlemeye çalışıyordu.

Bölgeye gelen Anzavur, kendinden yana adam toplamak ve güçlenmek için çalışmalara koyuldu. 25 Ekim 1919 günü Gönen, Manyas çevresini dolaşarak milli kuvvetler aleyhinde olduğunu açıkça söylemiş ve kendisine yaklaşanlara hemen teşkilat kurmağa başlamıştı. Bu maksatla ilk olarak eşkıya Kadir diye anılan Hacı Yakup ile birleşti. Bundan sonra 2 Kasım günü Susığırlık’a geldi. O sırada bu ilçede bir topçu taburu ile bir ulaştırma tabur vardı. Bu birliklerde onüç de subay vardı. Kadroları çok eksikti. Ayrıca ilçede on silahlı jandarma eri bulunuyordu, Anzavur, bu kuvvetlerden hiç bir karşı koyma görmeksizin orada serbeste çalışabilmiş ve meydana toplanan halka, “Milli mücadele için toplanan paraların hesabını görmek için Balıkesir’e gideceğini, isteyen kişilerin kendisine katılabileceğini, Padişahın arzusu dışında askerin silah altında tutulduğunu, bu bakımdan isteyen askerlerin evlerine dönebileceğini, istemeyenlerin kendisine katılmakta serbest olduklarını…” söyledi. Bu konuşmalar sırasında Susığırlık’ta bulunan subayların duruma müdahale etmemeleri, korkak ve çekingen bulunmaları dikkat çekici ve acıdır. Anzavur’un bu konuşmalarının sonucu olarak 40 kadar er ordunun hayvanlarıyla birlikte Anzavur çetesine katılmışlardı. Onları daha önce uyaran olmadığı anlaşılmaktadır. 5 Kasım günü çok cesur ve yurtsever bir idareci olan Edremit Kaymakamı Hamdi Bey, Balıkesir’den Manyas’a giderek Anzavur’u doğru yola girmesi için uyarmaya çalıştı. Anzavur tilki gibi kurnaz idi. Cehaletin önsezisiyle onu kandırmaya koyuldu ve inanmış görünerek, “Beni aldatmışlar, İslâmlar arasında ikilik sokan gizli eller var. Eğer isterseniz bana da cephede bir görev veriniz…” biçiminde konuşmalar yaptı. Bundan sonra Kaymakam Hamdi Balıkesir’e dönünce durumu 61’inci Tümen Komutanı Albay Kâzım’a (Özalp) bildirdi. O da bu sözlere inanarak “Bu mesele çözümlenmiştir. Anzavur’un kovalamasına artık lüzum yoktur” diye telgraf çekti. Oysa Anzavur zaman kazanmaya ve teşkilatını geliştirmeye, halkı biraz daha zehirlemeye çalışıyordu. Bu sırada Şah İsmail de Anzavur ile birleşti. Böylece Anzavur gittikçe güçleniyor ve pervasız davranışlara girmekten çekinmiyordu. Bir hafta sonra 12 Kasım 1919’da 300 kişilik çetesiyle Susığırlık’a geldi. Bir taraftan halkı aldatıcı konuşmalar yaparken, diğer yandan avanesi önceden aldığı emirle askerî kışlayı yağma ediyor, hayvanlara ve toplara el koyuyorlardı.
Bölgede durmadan köyden köye ilçeden ilçeye çarpışmalar oluyordu, kaçan Anzavur 3 Aralık 1919’da yanında ancak yedi kişi kaldığı halde Sultançayırı’na sığındı. (Manyas yakınında) Bununla Anzavur ayaklanmasının bittiği de kabul edildi.
Oysa bu büyük bir hata idi. Anzavur’un neden yakalanmadığı anlaşılmamaktadır. Elinde kuvveti kalmamış, artık ne yapabilir diye mi yoksa başka gerçeklerle mi bunu bulmak bizce mümkün olmadı. Fakat bu yanlış hareket bir süre sonra İkinci Anzavur ayaklanmasının çıkışına ve uzun zaman daha büyük çarpışmalara ve tehlikelere yol açmıştır.

İstanbul Hükümeti, Anzavur isyanını destekliyor ve genişletmek istiyordu.

7- Ahmet Anzavur’un ikinci ayaklanması:
(16 Şubat-17 Nisan 1920)
İstanbul Hükümeti, İngilizlerin de telkin ve yardımlarıyla Anadolu halkını milli hareket aleyhinde tahrik ve teşvike devam ediyordu. İngilizler, Milli Mücadelecileri iç ayaklanmalarla yok etmenin mümkün olacağını düşünüyor ve telkin ediyorlardı.
Anzavur, milli teşkilatı ve hareketi kötüleyici propagandalarını hızlandırmıştı. Ortalık gittikçe bulanıyordu. Bu durumdan yararlanan Pomaklar, Gâvur İmam ve Şah İsmail adındaki elebaşlar 200 silahlı ve 100’den çok baltalı, bıçaklı, sopalı köylülerle 16 Şubat 1920’de Biga ilçesine saldırdılar. Buradaki kışlada bulunan taburun erlerinin çoğu Pomaktı. Eğitim ve disiplinleri zayıftı. Subaylar ile erler henüz kaynaşmamışlardı. Bir kaç silah sesi ile dağılmışlardı. Meydanı boş bulan Gâvur İmam, ilçeye kolayca girdi. Bu sırada Biga hapishanelerinde bulunan Kara Ahmet ile arkadaşları karşı bir hareket yapacak endişesiyle milli kuvvetlerce öldürmüştü. Bu çetelerin Biga’yı işgal ettiğini haber alan Anzavur hemen harekete geçti ve ertesi gün 25 kişilik atlı adamıyla buraya geldi. Hükümet konağına yerleşerek ayaklanmanın idaresini eline aldı.
Hamdi Bey’i Biga yakınında bir değirmende hunharca şehit ettiler. Cesedini bir araba ile ilçeye götürdüler. Onunla beraber Kâni ve Üsteğmen Ali Rıza’nın cesetlerini belediye bahçesinin ortasına attılar ve o gün (18 Şubat 1920) iki İngiliz subayına gösterildi, mükafatlarını aldılar. Sonra Şah İsmail bu İngiliz subaylarıyla Karabiga’ya ve oradan da bir İngiliz torpidobotuna binerek Çanakkale’ye gitti. Üç gün sonra Biga’ya dönüşünde yedi küçük torba içinde (5.000) İngiliz altınını beraberinde getirmiştir.
Biga’da hükümet konağına yerleşen Anzavur, iki saldırı ile Yenice silah deposunu da almaya muvaffak olmuştu. Yenice silah deposuna ilk kez Anzavur kendi komutasındaki asi çetelerle baskın yaptı ve kuşattı. Pek az kuvvete sahip olan müfreze komutanı cesur davranışlarla iyi dövüştü ve asileri geri püskürttü. Fakat Anzavur oraya 500 kadar isyancı daha getirdi ve Yenice’yi tekrar sardılar. 21 Şubat günü 800’den çok asi Yenice’ye taarruz etti. Biraz sonra köye girdiler, depo koruyucuları Avunya köyüne çekilmek zorunda kaldı. Bu çekilmeden önce de müfreze komutanı Dramalı Rıza, silah ve cephaneler asilerin eline geçmesin diye depoyu dinamitle havaya uçurdu. Bunun üzerine 14’üncü Kolordu Komutanı, Çanakkale’deki Jandarma Taburunun işe el koymasını emretti. Fakat Kolordunun bu isteğine İstanbul Hükümeti engel oldu. Ona taburun olduğu yerde kalacağı bildirilmişti. İstanbul Hükümeti, mevcut bütün imkanlardan yararlanarak bu ayaklanmayı destekliyor ve genişletmek istiyordu. Bunun için de Anzavur çetesine katılmak üzere İstanbul’dan Padişah’tan yana olan bazı subaylar gönderilmişti. İngilizler de para yardımlarına devam ediyorlardı.
Artık bu ayaklanmaya karşı ciddi tedbirler almak gerekiyordu. Biga ayaklanmasını ve olayları, Gönen Kaymakamı da bir telgraf ile 14’üncü Kolorduya ulaştırılmıştı. Bu haber üzerine 14’üncü Kolorduca Anzavur’un tenkili için civardaki çeşitli birliklerden, milli müfrezelerden kurulu kuvvetlerin gönderilmesi düşünülmüş ve bunlar yer yer sevk olunmuşlardı.

Ayaklanan çeteciyi sindirmek için üzerine bir başka çeteci gönderildi.

Ayaklanma gittikçe genişledi, kanlı olaylar, yağmalar, çarpışmalar devam etti. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa konu ile ilgili olarak aşağıdaki bildiriyi yayınladı:
“İtilaf Hükümetleri tarafından İstanbul’umuzun işgali ve memleketimiz hakkında hiç bir tarihin kaydetmediği tahriklere ve tecavüzlere cür’et edilmesi üzerine tekmil Anadolu ve Rumeli’de bir iman ve vicdan birliği ile feveran eden azmi milliyi ihmal için düşmanlarımızın en önce girişmek istedikleri çare dahili nifaktır. İşte sırf bu hainane maksadın tatbikatı cümlesinden olarak gerek İstanbul’da düşmanlarımızın emellerini tatmin için teşkil eyledikleri Ferit Paşa Hükümetini ve gerekse bizzat Anzavur’u teşvik etmişler ve bunun neticesi olarak Gönen ve Biga havalisinde fesat çıkarmaya teşebbüs eylemişlerdir.  Aydın cephesinde Yunanlıların taarruzu püskürtülerek bu cephenin durumu emniyetli bir şekle girdiği, Kilikya havalisini de işgal kuvvetlerinin tahliye ettikleri, Mersin, Tarsus, Adana, Haçin mevkiindeki işgal kuvvetleri de kâmilen muhasara edildiği bir zamanda Anzavur’un Gönen havalisindeki teşebbüsleri doğrudan doğruya Yunanların menfaatlerine hizmet ve yüksek millet menfaatlerine sarih ve faal bir hiyanettir. Bu caniyane teşebbüs, düşmanlarımızın istifdaf ettikleri gayeyi teminden pek uzak olup, hiçbir kuvvet ile de tezelzüle uğratılmayacak derecede kavi olan azami milli karşısında, pek yakında imha ve hainler müstahak oldukları adli cezaya giriftar edileceklerdir.  Fevkalade meclisi milli azasından Ankara’da toplanmış olan murahhaslar ve mebusların rey ve kararı inzimam ederek, 61’inci Tümen Komutanı Kâzım Bey’e (Özalp) Karesi Sancağı, 56’ncı Tümen Komutanı Bekir Sami Bey’e de Hüdavendigar Vilayeti dahilindeki tekmil mülkiye, askeriye ve Milli Kuvvetleri deruhte ederek memleket içinde ihdas edilmek istenilen tefrikaya mani olmak için her tedbire teşebbüs edebilmeleri ve milli istiklal ve vahdeti boğmaya teşebbüs edecek veya vahdeti devam ettirmek için çalışmayacak veya çalışabilecek olan bilumum mülkiye ve askeriye memurları hakkında cürmün derecesine göre azil, hapis, idam gibi her nevi cezaları tatbik için fevkalade selahiyet verilmiştir.
Milli istiklal uğrundaki mücadele ve vazifemizde her zaman olduğu gibi bundan sonra dahi Allah’ın yardımına mazhar olacağımızdan eminim. Cenabı hak bizimle beraberdir.”
Mustafa Kemal’in bu bildirisi yurdun her yerinde halka kuvvet vermiş ve komutanlara da kılavuzluk etmişti.
Anzavur ayaklanmasının genişlemesinin ve uzun süre bastırılamamasının başlıca gerekçesi, Saray ve İngilizlerin ayaklanma bölgesini para ve bazı elemanlarla beslemeleri, bölge halkının bir takım din adamlarının Padişahtan yana olmaları Anzavur çetecilerine Kuvayı Muhammediye adını vererek halkı ve erleri kandırmaları ve askeri kuvvetlerin mevcutlarının çok az hareket ve manevra niteliklerinin zayıf olması, iş görecek mahalli güçlerin düşman cephesinde direnmelere devam etmesi ve Anzavur kuvvetlerinin ise çevik atlı bulunmaları, çete savaşları vermeleri idi. Bu sebepledir ki aynı karakterde olan Ethem kuvvetleri ayaklanma bölgesine çağrılmıştır. Ethem kuvvetleri Balıkesir’de milli süvari bölüğü ve Merkez Komutanı Binbaşı Salim komutasında bir müfreze ile güçlendirildi. Hepsi 2.000 kişi buldular.

İngiliz donanması Düzce ayaklanmasını desteklemek için gösteri yapıyordu.

15 Nisan 1920 günü Ethem bu kuvvetlerle Susığırlık yönünde hareket etti. Anzavur kuvvetlerinin çoğunluğu ile Susığırlık’ın kuzeyinde Yahya köyü civarında bulunuyordu. 16 Nisan günü sabahtan akşama kadar süren şiddetli çarpışmalardan sonra isyancılar Milli Kuvvetler karşısında yenildiler, darmadağınık bir halde kaçmaya başladılar.
Ahmet Anzavur, bu ağır yenilgi sonunda ikinci bir çarpışmayı göze alamayarak Karabiga’ya ve oradan da limanda bulunan düşman savaş gemileri arasında demirli duran İstanbul Hükümetine bağlı bir Türk gemisine binerek İstanbul’a kaçtı.
8- Birinci Düzce ayaklanması:
(13 Nisan-31 Mayıs 1920)
Düzce ayaklanmasının gerçekten utanç verici milli tarihimizi gölgeleyecek yanları vardır. Milli Mücadeleyi baltalamak boğmak amacıyla durmadan olumsuz propagandalar yaptırıyorlar, halkı Milli Mücadele aleyhinde tahrik ediyorlar fetvalar verdiriyor, yobazları hainleri kullanarak ayaklanmalar çıkarmayı ve Anadolu’nun derlenip toparlanmasına engel olucu davranışları planlı olarak yürütmeğe çalışıyorlardı.  Batı Anadolu’nun en nazik bölgesinde bu maksatla çıkartılmış olan Birinci ve İkinci Anzavur ayaklanmasının bastırılmasının arkasından Birinci Düzce ayaklanması baş göstermiştir.
Bu sırada Ankara, Büyük Millet Meclisi’nin açılış hazırlıklarıyla meşguldü. Yunan kuvvetleri ise İzmir bölgesinden Anadolu’nun içerilerine doğru ağır ağır ilerlemeğe çalışıyorlardı. Ayaklanma bölgesi, Kocaeli yarımadasının devamı idi. Batıdan ilerleyecek düşman kuvvetlerine karşı tutulacak savunma hatlarını kuzeyden tehdit ediciydi. İstanbul Hükümeti kuvvetleriyle bağlantı kurmayı kolaylaştıracaktı. Doğuya doğru yayıldıkça Ankara’yı etkisi altına alabilecekti. Nitekim bu ayaklanma Gerede ve Kızılcahamam bölgesine yayıldı ve Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün Safranbolu halkının “Biz Padişah İsteriz” diye baş kaldırmaları ve aynı gün 200 isyancının Gerede’yi işgal etmesi büyük bir telaş uyandırmıştı.
Düzce ayaklanmasını desteklemek ve moral etkisi yapmak için bu sırada İngiliz donanmasına bağlı bazı savaş gemileri de bölgeye yakın Karadeniz kıyılarında gösteri yapıyorlardı. Düzce’nin yakınında bulunan Ömerefendi köyünde toplanan isyancılar Düzce’de bulunan Süvari Yüzbaşısı Avni’yi yanlarına çağırdılar. Yüzbaşı durumu sezmişti. Gitmedi. Bunun üzerine isyancılar asayiş müfrezesinin karargahını bastılar. Binbaşı Mahmut Nedim hemen teslim oldu. Piyade erlerini de teslim etti. Fakat iki süvari subayı birkaç erle birlikte karanlık basıncaya kadar Düzce’yi savundular.  Yüzbaşı Avni ağır yaralandı. Teğmen Ruhsar şehit oldu. Gittikçe sayısı çoğalan isyancılar Düzce’ye girdiler. Hükümeti ve Jandarma binasını işgal ettiler. Mahkeme Başkanı ile Jandarma Komutanını yaraladılar ve hapsettiler. İsyancıların elebaşları Berzak Sefer, Çerkez beylerinden Vahap ve emekli jandarma yüzbaşısı Koçbey idiler.

İngilizler Anadolu ihtilalini iç ayaklanmalarla yok etmek istiyordu.

Düzce ayaklanmasının bir anda Bolu ve çevresine kadar yayılması genişlemesi Ankara’da büyük endişe ile izleniyordu.
Düzce ayaklanmasının ertesi gün Beypazarı, Gerede halkı “Padişah nerede ise biz oradayız” diye bağırarak askeri depoları bastılar ve silahları ele geçirdiler. Bir merkezden emir almış gibi hareket olunuyordu. Bolu boğazını tutmuş olan jandarmalara saldırarak onları dağıttılar ve isyancılar Bolu’ya girdiler.
Artık vatanı kurtarmak isteyenlerle hainlerin ve satılmışların savaşı ciddi olarak başlamıştı. Bu savaşlar kanlı olaylar halinde Kuvayı inzibatiye harekatıyla birlikte 90 gün sürecektir. Genel olarak halkın büyük kısmı günahsızdı. Onun cahillik ve taassubundan yararlanmak isteyenler kolay başarı sağlıyorlardı. Yüzyıllar boyunca o Padişahı yer yüzünde Allah’ın gölgesi olarak bellemişlerdi. Onlar Padişahın bir hain olduğunu kabul edemiyorlardı. Çıkarcı asiler bunları gerici ve tutucu duygulara doğru kolayca çekiyorlardı. Yurtlarını sevmediklerinden değil, durumu kavrayamadıklarından milli kuvvetlere, yeni kurulan Anadolu Hükümetine karşı çıkıyorlardı.
Durumu tehlikeli gören Mustafa Kemal Paşa 18 Nisan 1920’de Geyve’de bulunan 24’üncü Tümen Komutanı Yarbay Mahmut’a “Düzce ayaklanmasını bastırmak üzere emrindeki kuvvetlerle vakit kaybetmeden Düzce’ye hareket etmesini” emrediyordu.
Anadolu ölüm kalım mücadelesine başlamışken bir kısım çıkarcı ve hain kişiler halkı birbiriyle boğuşturucu tahriklere devam ediyorlardı. Bu yüzden memleketin bir bölgesinde kabuslu acı olaylar kanlı çarpışmalar oluyor ve gittikçe endişe verici bir halde gelişiyordu. Bu sırada Anzavur ayaklanmasından moralleri bozulan halka görünmek için Bursa bölgesine gitmiş olan Ali Fuat Paşa hemen Geyve’ye döndü ve acele tedbirler almak ihtiyacını duydu. Önce topladığı ve biriktirebildiği kuvvetlerle Geyve Boğazı’nı kapatmaya çalıştı. Haber alındığına göre bu sırada Kuvayi inzibatiye birlikleri de İzmit bölgesine geleceklerdi. Ayaklanma bölgesi Ankara yakınlarına doğru genişliyordu. Taraklı- Mudurnu çarpışmaları iyi sonuçlar vermişti. Çünkü irticanın elebaşları ve ayaklanmayı idare edenler zora gelince önce anlaşmaya giriyorlar bir süre sonra fırsat bulunca tekrar hıyanetlerine başlıyorlardı. Fakat bu iş böyle devam edemezdi. Yurdu kurtarmak ve dış düşmanlara karşı koymak zorunda olan Anadolu Hükümeti ve Milli Mücadelenin sorumlu kişileri iç huzuru sağlayıcı tedbirleri bir an önce almak zorunda idiler. Şimdiye kadar alınan tedbirlerin gönderilen kuvvetlerin yetersizliği görülüyordu. Sarayın ve İngilizlerin çok önceden planladıkları ve Anadolu ihtilalini iç ayaklanmalarla yok etme düşünceleri, her yerde bu hareketlerle baş vermeye ve başarıya doğru gidiyordu.
Düzce isyancıları uzun süreden beri çok insafsız ve hain hareketlere girişmişler milli mücadeleyi gerçekten boğmak için her şeye baş vurmuşlar, komutanları şehit etmişler ve yakaladıkları subaylara ağır işkenceler, türlü hakaretler yapmışlardı. Bunları tertip edenler halkı kandıranlar ve vatanın kurtarılmasını kösteklemek isteyenler cezalarını görmeliydiler.

Ayaklanma bölgesinin esas merkezi olan Düzce’de durum normale döndü.

Ethem kuvvetleri Albay Refet kuvvetleri gelmeden Düzce’ye yürüdüler. Her tarafı korku sarmıştı. İlçe bu kez direnmeksizin teslim oldu. İsyancıların elebaşlarından Berzak Sefer, Koçi Bey ve Abdülvahap, Ethem tarafından şehrin ortasında idam edildiler. İsyancıların hareketlerini idare için İstanbul’dan gönderilen 9 subayla birlikte Düzce’ye gelmiş olan Yarbay Hayri, Akçakoca üzerinden kaçmak istemiş ise de Düzce’ye getirilmiş     orada derhal idam olunmuştu.      Böylece ayaklanma bölgesinin esas merkezi olan Düzce’de durum normale döndü.
9- Kuvayi İnzibatiye’nin kuruluşu ve milli kuvvetlere karşı kullanılması:
18 Nisan 1920’de İstanbul hükümeti şimdi de yeni bir hıyanetin ve düşmanların işine yarar yeni bir davranışın örneğini veriyordu. Çıkardığı bir kararname ile: “Devlet kanunlarını uygulayan, Hükümet memurlarını zor kullanarak ve memuriyetlerini yürütmeye engel olan ve Kuvayi Milliye namı taşıyan erbabı şekaveti (eşkıyaları) tenkil için Kuvayi İnzibatiye kurulmuştur. Bu kuvvet, inzibat güçleri devletin zabıta kuvvetlerinin yardımcısı olacaktır. Aynı zamanda devletin silahlı kuvvetleridir. Bu teşekkül Harbiye ve Dahiliye Nezaretine (Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına) bağlı olacaktır. Buraya intisap edecekler, (girecekler) and içeceklerdir. Kuruluş, subayları ile birlikte 250 mevcutlu bölüklerden olacak ve 4 bölük 1 tabur 4 tabur 1 alayı teşkil edecektir. Subaylar muvazzaf ve emeklilerden ve gönüllülerden atanacaklardır. Hizmet sırasında malül kalacak erlere ve subaylara rütbe ve derecelerine göre ve şehit olanlar ile ölenlere aynı biçimde tazminat verilecektir. Erlere 30 lira maaş verilecek teğmenlere 60 liradan başlamak üzere alay komutanlarına 150 lira verilir.”
Aynı gün ikinci bir kararname ile milli güçlere karşı kullanılmak üzere kurulan Kuvayi İnzibatiye için bir milyon ikiyüzelli bin lira ödenek ayrılmıştı. Bu hıyanet ordusunun başına da ordu komutanlığı yetkisi ile ayrıca da 500 lira ek ödenekle Süleyman Şefik Paşa verilmişti. Bu birliklerin kadrosunun teşkil eden subay ve erleri kötü maceraya sürükleyen çeşitli etkenler vardı. Savaş sonrasının yarattığı işsizlik sefalet ve bunların yanında kişilik ve karakter zaafı ya da yaptıkları hıyanetin derecesini kavrayamayan yalnız verilecek bol paraya koşmak. Bu bakımdan çoğu sivildi. Askerlik komutanlık ile tahsil ve niteliği olmayan kişiler subayların yerini almışlar çapulcu hırsız ve yankesiciler ya da bir iş tutturamayanlar er kadrolarını doldurmuşlardı. Oysa o sırada savaş cephelerinden ve esaretten yorgun ve perişan olarak dönmüş İstanbul’da aynı ortam ve koşullar ve yoksulluklar içinde yaşayan bir çok subay astsubay ve erler bütün açlık ve zorluklara karşılık Kuvayı İnzibatiye’ye girmeye yanaşmamışlar, yazılmamışlardı. Bunların bir çoğu fırsat ve imkan buldukça Anadolu’ya gerçek milli güçlere katılmışlar, kurtuluş için dövüşmüşlerdi.

Çapanoğlu kardeşler, Ankara’da Meclis toplanmasını istemiyorlardı.

İşte bu durumda olan Kuvayı İnzibatiye tümeni İzmit bölgesine kaydırılmış burada üç alay halinde işe başlamıştır. Tümen karargahı İzmit’in iki kilometre doğusunda bir bataklık bölgenin kenarında yerleşmişti. Mayıs 1920 başında İzmit bölgesine getirilmiş olan bu birlikler şehrin doğusunda Vezir Çiftliği yakınında çadırlı ordugaha geçmişti. Bulundukları yerde uzun süre hareketsiz kalan bu birlikler güya eksiklerini tamamlamak için bekliyorlardı. Sapanca bölgesine de güvenlik için bir top ve bir makineli tüfekle güçlendirilmiş bir ileri karakol müfrezesi sürülmüştü. Anzavur’un yenilgiye uğraması Düzce ayaklanmasının bastırılması üzerine İstanbul Hükümeti ve İngilizler ümitlerini yeni bir harekete Kuvayı İnzibatiye’ye bağlamışlardı. Artık onun harekete geçirilmesi isteniliyordu. Fakat Anzavur’un akibeti, Sapanca müfrezesinin yok edilmesi Kuvayı İnzibatiye komutanının moralini çok bozmuştu. Hele karşısında Ali Fuat Paşa gibi bir komutanın bulunduğunu düşündükçe uykusu tümden kaçıyordu. Ayrıca hıyanetin verdiği burukluk içerisinde kararsız bir hale gelmişti. Süleyman Şefik Paşa’nın komutanlığı bırakıp gitmesinden sonra bu kuvvetin başına İstanbul Hükümetince Yarbay Senai atanmıştı. Ayrıca Kolordu Komutanı yetkisi ile İzmit ve bölgesi komutanlığına da Sulhi Paşa getirilmişti.
10- Birinci Yozgat ve Zile ayaklanması: (13 Mayıs-27 Ağustos 1920)
Milli Mücadelede idarecilerden pek az hain ve ona karşı çıkanlar olmuştu. Başlıcaları; Konya Valisi Cemal, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Elazığ Valisi Ali Galip, Trabzon Valisi Galip, Eskişehir Mutasarrıfı Hilmi ve Bolu Mutasarrıfı Osman Kadir’dir. Bunların da hemen hepsi Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne bağlı idiler.
Yozgat Mutasarrıfı Necip de bu kişilerden birisi idi. Temsil heyetinin Ankara aracılığı ile gönderdiği emirlere karşı koymuş ve açık olarak “Allah’tan, Padişahtan ve onların kanunlarından başka bir şey tanımadığını” etrafına bildirmişti. Bundan sonra milli harekete karşı koyma fikrini Yozgat’taki Hürriyet ve İtilaf Partisi Başkanı olan Çapanoğlu Edip ile kardeşi Celal destekliyorlardı. Bunların Yozgat’ta büyük nüfuz ve çevreleri vardı. Bu kişiler yaptıkları propaganda ile halka “İngilizlerin, İstanbul’a gelişlerinin Padişahımızın arzusu ile olduğunu ve Yunanların Anadolu’ya çıkmalarının geçici bulunduğunu…” anlatıyorlardı. Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisi’ne üye seçimi için yapılan şehir temsilcileri toplantısında bu Edip ve Celal, “Böyle bir meclis ve seçim kanuna aykırıdır. Bu, Huruç el Sultandır” yani Padişaha karşı çıkmaktır diye itiraz etmişlerdi. Bu söze karşılık Yozgat Müftüsü “Padişahımız İngilizlerin elinde esirdir. Ferit Paşanın yaptıklarından haberi yoktur” şeklinde konuşunca Çapanoğlu kardeşler toplantıyı bırakmışlar ve 30 imzalı bir telgrafla Ankara vilayetine “Ankara’da bir meclis toplanmasının, Padişahın arzusuna ve kanunlara aykırı olduğunu” bildirmişlerdi. Ne yazık ki, Ankara Valisi derhal bunlar hakkında gerekli tedbirleri alamamıştı.

Postacı Nazım, Padişahın fetva ve bildirilerini halka dağıtıyordu.

Çapanoğulları, artık gemi azıya almışlardı. Açık olarak ayaklanmayı kışkırtıcı davranışlara girmişlerdi. Çeşitli olumsuz faaliyetler gösteriyorlardı. Yıldızeli-Sivas posta nakliyatı taahhüdünde iflas etmiş olan postacı Nazım, adını değiştirerek bölgenin köylerinde dolaşmaya başlamış ve kendisine göre de adamlar bulmuştu. O sırada Yıldızeli çevresine gelmiş bulunan Düzce ve Bolu isyancılarından bazı kişileri de yanına alarak Padişahın fetva ve bildirilerini halka dağıtıyordu. Bu davranışları kendisini güçlendirmişti. Kurduğu isyancı kuvvetlere Halife Ordusu adını da takmıştı. Nisan ayı içinde Yozgat beyleriyle bağlantı kurdu. Bunlar Mayıs ayı başında Direkli bucağında ilk silahlı toplantılarını yaptılar. Yıldızeli Kaymakamlığının idaresizliği yüzünden silahlanmalar toplanmalar genişledi. Bu kaymakam vazifesinden alınmış ise de isyancılar oldukça kök salmaya başlamışlardı.
Genelkurmay, Anzavur (Biga) ve Düzce ayaklanmalarını kolay bastıran ve bu iş için elverişli zinde bir kuvvet olan Ethem birliklerinden yine yararlanmak istiyordu. Yozgat ayaklanmalarını bastırmak üzere gönderilen Ethem kuvvetleri, 70 subay, 1300 hayvan, bir dağ bataryası (4 top), bir sahra topu, 8 makineli tüfek gücünde idi. Başlangıçta özel olarak itilafçı Çapanoğulları tarafından hazırlanan ve başlatılan sonra çeşitli propagandalar ve İstanbul’dan gönderilen fetvaların, bildirilerin etkisiyle yaygın bir hal alan Yozgat ayaklanmasının bastırılmasını yukarıdaki emirle olacaktı.
Amaç onun tüm söndürülmesi çevrenin huzura kavuşturulması ve esas gücümüzün düşmanlara yöneltilmesi idi. 14 Haziran 1920 günü Yozgat’ı ele geçiren isyancılar, büyük hayal ve ümitlere kapılmışlardı. Oraya gelecekler, milli mücadelecileri yok edecekler, memleketi tüm İngiliz emeline teslim etmiş olacaklardı. 20 Haziran sabahı Ankara’dan hareket eden Ethem kuvvetleri 23 Haziran sabahı şehrin kapılarına dayanmışlardı. Çete ve şehir savaşlarında pişmiş olan bu kuvvetler isyancılara iyi bir ders vereceklerdi. Sabahın erken saatlerinde puslu bir aydınlık içinde milli kuvvetler şehre doğru muntazam bir tertiple ilerlediler. Hemen çarpışmalar başladı. İsyancılar kısa bir süre içinde direnme güçlerini yitirerek dağılmaya başladılar. Bu çarpışmalar öğleye kadar yer yer sürdü. Saat 12:00’ye doğru şehir tüm olarak ele geçirildi.
Orta Anadolu çocuklarının cehalet ve temiz duygularını istismar ederek onları vatanın kuruluşuna karşı ayaklanmalara kadar sürükleyen fesatçı satılmış hainler ile bu şekilde uğraşılırken Batı Anadolu’da Milne hattında bulunan Yunan ordusu ileri hareketa başlamış ve zayıf kuvvetler karşısında büyük kazançlar sağlamıştı. Memleketin oldukça önemli bölgelerini ele geçirmişti. İleri birlikleriyle Bursa doğusu, Uşak batısı çizgisine kadar gelmişti. Oysa Yozgat bölgesinde ve diğer ayaklanmalar için tutulan birliklerimiz, milli güçlerimiz düşman karşısında olsaydılar, onun bu ileri harekatını önlemek mümkün olabilirdi. İç ayaklanmaların milli mücadelemizi ve dış düşmanlarla dövüşmelerimizi ne kadar kösteklediğine en açık örnektir bu.

Konya’daki ikinci ayaklanma diğer ayaklanmalar gibi bir tertipti.

11- İkinci Düzce ayaklanması:
(8 Ağustos 1920)
Düzce ve Bolu çevresinde zoru görünce sinmiş ve köylerine dağılmış olan isyancılar, baskı azalınca yine fesatçıların körüklediği ve zehirlediği sözlerle yavaş yavaş toparlanmaya ve ayaklanma heveslerine kapılmışlardı. Diğer yandan ilk isyanın bastırılması sırasında Ethem ve Çolak İbrahim müfrezeleriyle Yozgat bölgesine giden bir takım kişiler de oradan kaçarak Düzce bölgesine gelmişler ve bu isyancıların vurucu gücü olmuşlardı.
İsyancıların sayısı gittikçe artıyordu. Ne yazık ki bunların arasında Karasu Rumları da vardı. Onlar bilinçli olarak Rumluğa ve Yunan ordusunun Anadolu’yu kolay istila etmesine hizmet ve yardım ediyorlardı. Milli güçlerin cepheye gitmelerine engel olmak yakın cephe gerisinde huzursuzluk asayişsizlik çıkarmak böylece Anadolu’nun savunma gücünü zayıflatmak onlar için en büyük idealdi.
Olaylar zincirleme birbirini kovalıyordu. Binbaşı Nazım, güçlükle 11 Ağustos’ta Mudurnu’ya gelebilmişti. Tenkil güçleri isyan bölgesine kaydırılırken alınan tedbirler ve tertiplerle yok edileceklerini anlayan isyancılar hareketlerini daha ileriye götürmekten sakındılar. Bunun yanında Ali Fuat Paşa’nın da yeniden isyan bölgesine gönderildiği haber alınınca, aracılar isyancıların elebaşları ve Abazaların başkanları ile yaptıkları görüşmeler sonunda varılan anlaşmalarla bu İkinci Düzce ayaklanması daha çok genişlemeden ve kan dökülmeden sona erdi.
12- Konya ayaklanması:
Konya ayaklanmasının ilk tohumları milli mücadelenin başında Konya Valisi olan Cemal tarafından ekilmişti. Bu sebeple bir yıldan beri yer altı çalışmaları bölgede devam ediyordu. Diğer yandan İstanbul’da Ferit Paşa’nın köşkünde Konya ayaklanması planlanmıştı. Anzavur, Düzce, Bolu ve Yozgat ayaklanmalarının bastırılması Sarayın çok güvendiği Anzavur’un yenilgilere uğrayarak perişan bir halde İstanbul’a dönüşü, Damat Ferit Paşa’nın hıyanet ordusu olan Kuvayı İnzibatiye’nin bir iş görememesi, onların ve İngilizlerin ümitlerini oldukça söndürmüştü. Fakat yine de yeni bazı tedbirler almak ve Anadolu’yu rahat bırakmamak, Mustafa Kemal’in giriştiği milli harekatı yok edebilmek için geniş ölçüde bir şeyler yapmak gerekirdi. Bu düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla şimdiye kadar gizli gizli el altından beslenen ve çeşitli propagandalarla hazırlanan bir bölge vardı. Bu bölge aynı zamanda milli mücadele için hassas bir bölge idi. Ankara’ya ve Afyon- Eskişehir cephesine yakındı. İşte burası Konya bölgesi idi. Konya ayaklanması, Türkiye’nin kurtuluşunu sağlamak amacıyla ve bin bir güçlükle Ankara’da milli mücadelenin merkez ateşini, idarecilerini dağıtmak bakımından İngilizlerce de önemli görülüyordu. İngiliz gizli servisi bu bölgede de büyük paralar harcıyor çabalar gösteriyordu. Bu ayaklanma da, Anadolu’nun diğer çevrelerinde meydana çıkan isyanlar gibi tertiplenmiş ve yürütülmüş bir hıyanet olayıdır.

Ordu yurdu savunacak duruma son hızla getirilmeye çalışılıyordu.

Delibaş’ın Çumra’yı basmasıyla başlayan Konya ayaklanması kısa bir süre içinde geniş bir bölgeye kolayca yayılmıştı. Çumra’dan sonra Koçhisar, Karapınar, Karaman, Ilgın, Akşehir, Seydişehir, Beyşehir, Akseki, Manavgat ve Alanya’yı kapsayan önemli bir alanı etkiliyordu. Yanlarında İstanbul’da hazırlanan Konya ayaklanmasının uygulanması için daha önce İstanbul’dan gelerek bu bölgelerde teşkilat kurmuş olan isyancı elebaşlarına gerekli talimatı veren ve beraberlerinde getirdikleri bol paraları bu kişilere dağıtan vazifeli elemanlar ve İngiliz ajanları vardı. Bunlar İngiliz ajanlarıyla beraber çok iyi çalışmışlardı. Özel olarak tüccardan Kadınhanlı Hoca Ahmet ve Gördesli Celal birkaç ay önce bölgeye gelmişler, durmadan gezmişler, gizli teşkilatı kurmuşlar ve Hoca Zeynel Ağa Bey ile bağlantılı olarak Delibaş’ın harekete geçmesini beklemişlerdi. Onun ayaklanmasıyla beraber adı geçen şehir ve kasabalarda kendilerini açığa vurmuşlardı.
O sırada Batı Anadolu’da Yunan kuvvetleri de memleketin derinliklerine doğru ağır ağır da olsa ilerliyorlardı. Milli Ordu henüz Yunan ordusu ile ciddi ve kesin sonuçlu savaş yapacak sayı, silah ve araç gücüne sahip olamamıştı. Bütün olanaklardan yararlanarak orduyu yurdu savunacak duruma getirmeye çalışılıyordu.
Elde mevcut sayısı az kuvvetlerle bu işi başaracak bir komutana ihtiyaç vardı. Mustafa Kemal onu da kolayca bulmuştu. Bu iş için o tarihte İçişleri Bakanı olan ve bir çok ayaklanmaları bastırmada başarılar gösteren Albay Refet (General Refet Bele) vazifelendirildi.
Alınan haberlere göre Delibaş’ın 6 Ekim 1920 günü taarruz edeceği de hesaplanmıştı. Bu bakımdan Albay Refet bütün hızıyla Konya’ya doğru yürümüş ve zamanında savaş alanına yetişmişti. Günlerden beri köyleri yağma eden Delibaş ve isyancıları, süvari alayının da çarpışmalara katılmasıyla kısa bir süre içinde bozuldular, dağınık ve bozgun halinde kaçmaya başladılar. Onları kovalayan süvari birlikleri sıkı bir izleme ile tekrar tutunmalarına engel oldular. İsyancılar ağır kayıplar vermeye başladılar. Konya şehri yine heyecan içinde idi. Şimdi Delibaş’ı ve onun nefret uyandıran çetelerinin kaçışını dehşet ve ibretle seyrediyordu. Bir süre sonra da en yakın ve sadık silah arkadaşları Delibaş’ı vuracak kellesini keserek getirip hükümete teslim edeceklerdir. Bütün hıyanetlerin ve anormal davranışların sonucu gibi Delibaş’ın akıbeti de böyle bitmişti. Başlamasıyla tam bitimi bir buçuk ay süren Konya ayaklanması çok ağır kardeş kanı dökülmesine sebep olmuş yalnız 250 kişi idam edilmiştir. Çarpışmalarda ölenler ayrı ve daha çoktu. Ayaklanmanın hazırlanması ve cereyanı ibret verici derslerle doludur. Bu ayaklanmaları hazırlayan hainler ise hıyanetlerinin cezasını başlarıyla ödemişlerdir.

Alişir, halkı ayaklanmaya kışkırttıktan sonra soygun ve yağma işine girişti.

13- Koçgiri ayaklanması:
(Ekim 1920-Haziran 1921)
Koçgiri Aşireti büyük kısmı ile Hafik (Koçhisar) Zar, Suşehri, Refahiye, Kemah, Kangal, Ovacık, Kuruçay ve bunları kapsayan bölgelerde yaşıyordu. Bu bölgenin içinde 16 köyde yalnız aşirete mensup olanlar otururlardı. Bu aşiret Kürtçe konuşmakla beraber, hepsi Türkçe biliyorlardı. Çoğunlukla Türk ve Alevi idiler.
Koçgiri aşiretinin bulunduğu yerler ile dağıldığı yakın bölgeler genişti. Nüfus sayısı ise 40 bine yaklaşıktı. Bu geniş bölge içinde yer yer Kürtçe ve Türkçe konuşulmakta idi. Kuruçay, Zara ilçelerinde Türkçe konuşanlar çoğunlukta idi. Aşirete mensup ailelerle meskun olan köyler ve ilçeleri adları Türkçe idi. Bunlar sonradan da takılmamışlardı. Bu adlar arasında, Erkek ve Salur, gibi Oğuz Türklerine ait adlar vardı. Fakat ne yazık ki yüzyıllar boyunca ihmale uğramış kendi haline terkedilmiş çevresinin etkileri çeşitli baskılar ile Türklüğünü öz dilini unutmuş cahil kalmış ondan sonra da kim ne demiş ise ona inanmış kendisini o sanmıştır Koçgiri aşiretinin başkanı Haydar, Abdülhamid tarafından kendisine paşalık verilmiş olan Mustafa Paşa’nın oğlu idi. Bu Haydar, Mondros Mütarekanamesi imzalandığı sıralarda Kürt Teali ve Taavün Cemiyeti (Kürt Yükselme ve Yardımlaşma Derneği)ne yazılmış ve bu derneğin bir dalını kendi başkanlığında İmranlı’da açmıştı. Sonra bütün diğer aşiret başkanlarını da bu derneğe üye yapmıştı. 1920 yılı başlarında Paris Barış Konferansı önünde Bağımsız Ermenistan ve Kürdistan tezlerini savunan Ermeni Bogos Paşa ile Kürt Şerif Paşa burada Ermenistan ve Kürdistan’ın bağımsızlıkları üzerinde anlaşmışlardı. İmranlı’daki derneğin İstanbul ile temasları daha çok güvenilir kişilerin aracılığı ile oluyor ve kendilerine kolaylık ve maddi yardımlar yapılıyordu.
Bunlar İstanbul’da Cemiyetin kurucularından ve eski ayandan Sait Abdülkadir’i görüp ondan aldıkları emir ve mektupları gizlice İmranlı’ya getirmekte idiler. Bu sırada İmranlı’da derneğin sekreterliğini yapan Musa oğlu Alişir (Jepin) adında küçük bir gazete çıkıyor bunda Kürtçülük propagandası yapılıyordu. İlk olaylarda bu Alişir’in rolü büyüktür. Halkı çok tahrik etmiş ayaklanmaya kışkırtmış sonra elebaşı durumuna geçerek soygun ve yağma işine girişmiştir. Alişir, etrafına toplayabildiği 150 kadar çapulcu ile Ekim 1920’de Kemah köylerine saldırmış yağmacılığa koyulmuştu. Alişir’in devam eden soygun ve yağma hareketlerini bastırmak için milli hükümetin elinde o bölgeye gönderecek yeterli kuvveti henüz yoktu. Ordu cephelerde ve diğer bölgelerde sürdürülen ayaklanmalarla meşguldü. Bu nedenle o sırada Haydar ve Alişan kardeşlerin Alişir olayını tatlıya bağlayarak çözümlemelerinden Hükümet de memnun olmuştu. Fakat soygunculuk, çapulculuk ve başkaldırmalar bununla da bitmemişti.

Bölgede kötü propagandaların etkisi asilerin işini kolaylaştırıyordu.

Yıldızeli ayaklanmasında olumsuz rol oynayan ve eşkıyalık yapan Zalim Çavuş adındaki çeteci Yozgat bölgesinden kaçtıktan sonra Koçgiri bölgesine gelmiş ve 30 kişilik avanesi ile yağmacılığa koyulmuştu. Birbirini kovalayan bu olaylar üzerine Sivas’ta yeni kurulmuş olan 6’ncı Süvari Alayı, Zara’ya alındı. Bu alay İmranlı’ya gidecekti. Fakat birdenbire kışın şiddetlenmesinden ötürü Şubat 1921 başına kadar Zara’da beklemek zorunda kaldı. Bu alayın İmranlı’ya gelmesi milli kuvvetler aleyhindeki maksatlı propagandaları artırdı. Çok nazik ve hassas konular işlenmeye başlanıldı. Türklerin, Ermeniler gibi Kürtleri de yok edecekleri, alayın bu amaçla geldiği her yana çok çabuk yayıldı. Oysa hiçbir bakımdan böyle bir fikir ve düşünce yoktu ve olamazdı. Alayın vazifesi Zalim Çavuş gibi eşkıya ve yağmacıları yakalamak bölgedeki asker kaçaklarını toplamak, asayişi sağlamaktı. Maksatlı kişilerin yaydıkları bu sözler, cahil halkın fikirlerini bulandırmış endişe yaratmıştı. Fesatçılar bundan yararlanıyorlardı. 6’ncı Alay kendisine verilen vazifeleri başarmaya çalışırken çeşitli olaylar birbirini kovalamaya başladılar. Ağaların, aşiret başkanlarının hakimiyetindeki bölge halkı kendisini Kürt kabul ederek başka emeller besleyenlerin arkasından kolayca sürüklenmişlerdi.
Bölgede yapılan kötü propagandaların etkisi de bu asilerin işini kolaylaştırıyordu. Onları kullanmak isteyen başka amaçlı kişilerin kışkırtmaları bunalımı gittikçe büyütüyordu.
5 Mart 1921 günü Kör Rifat ile Karamanlı Nuri, İmranlı’daki 6’ncı Süvari Alay Komutasına “Kıtadan derhal çıkarak Zara’ya gitmesi” haberini gönderdiler. Gözdağı vermek için de topladıkları 1000 kişi kadar adamları ile İmranlı yakınındaki Yazıfatı köyünü işgal ettiler. Meselenin ilginç olan bir yanı da bu olaylar cereyan ederken Koçgiri aşiretinin başkanı Haydar yine İmranlı Bucak Müdürü olarak orada vazife görüyordu. Bütün işleri yakından izlediği halde hiç sesini çıkarmıyordu. Bazı eserlere göre de kendisinin hazırladığı planın uygulanmasını seyretmekteydi.
6’ncı Süvari Alay Komutanı elbette bu tehdit ve ihtarlara aldırış edemezdi, boyun eğemezdi. Tetik bulunmak üzere bazı tedbirler aldı. Ertesi gün de asiler İmranlı’ya saldırdılar. Erken saatlerde başlayan bu saldırı akşam karanlığına kadar sürdü. Çarpışmalarda Alay Komutanı Binbaşı Halis şehit oldu. Erlerin cephaneleri tükendi. Asiler İmranlı’ya girdiler. Bu arada Jandarma Teğmeni Müştak ve 4 erimizi de şehit ettiler. Erlerden çok yaralı vardı. Diğer 6 subayla 90 er de teslim olmak zorunda kalmışlardı. Alayın bütün hayvanları, tüfekleri, makineli tüfekleri, savaş gereçleri asilerin eline geçmişti. Böylece milli tarihimizi gölgeleyen bir hıyanet olayı daha yazılmış, ordumuzun bir süvari alayı dış düşmanlar tarafından değil, kendi hain çocukları eliyle yok edilmişti. İsyancılar İmranlı’ya saldırışları sırasında Koçgiri aşiret başkanı ve o bucağın müdürü Hükümet temsilcisi olan Haydar akşama kadar evinden çıkmamış, onlara el altından yardım etmiş ve bucak tüm işgal olduktan sonra ortalıkta görünmeye başlamıştı.

Asiler toplu olarak yaptıkları iki çarpışma sonunda yenilgiye uğradı.

Durumun ciddiyetini gören Hükümet ilk iş olarak 10 Mart 1921 günü Elazığ ili, Erzincan Sancağı ve Sivas ilinin Divriği ve Zara ilçeleri için sıkıyönetim ilan etti. Bundan sonra Merkez Ordusu Komutanlığına bu bölgedeki tenkil düşüncelerini bildirdi. Burada: “İmranlı olayının yeni ve önemli bir iç ayaklanmanın başlangıcı olduğunu gösterir işaretlerin bulunduğu, yeni kurulan süvari tümeninin iç ayaklanma için ne dereceye kadar etkili olacağının şimdiden kestirilemeyeceğini tenkil için parça parça gönderilecek kuvvetlerin uğrayacağı başarısızlıkların hem asilerin morallerini artıracağını hem de bu işe katılmayan köylülerin de bunlara katılmasına yol açacağını, iç tehlikelerde tecrübe ve başarısı görülmüş olan 5’inci Kafkas Tümeninin ve Komutanı Yarbay Cemil Cahit’in kendi süvari birlikleriyle civardaki birliklerden de yararlanarak bu vazifeye verilmesinin uygun olacağı” yazılıyordu.
Birliklerin ayaklanma bölgesine yanaşmaları ve kendilerine verilen yönlerde ilerlemeleriyle rastlanılan isyancılar yer yer dağılıyor esir ediliyor, tarama ve temizleme işleri gelişiyordu. Çeşitli çarpışmalarda isyancılar büyük kayıplar veriyorlardı. 22 Nisan’a kadar süren 12 günlük bastırma harekatı başarı ile sonuçlanmıştı.
İmranlı ayaklanması 6 Mart 1921 günü oradaki 6’ncı Süvari Alayımıza karşı yapılan saldırı ile başlamıştı. Geniş bir bölgede 70 güne yakın bir zaman çok çirkin ve kanlı olaylar olmuş, memleketi bölmek emelleri taşıyan bir takım ağa ve aşiret başkanları devlete karşı olduklarını açıkça söylemekten çekinmemişlerdi. Bu asiler toplu olarak yaptıkları iki çarpışma sonunda ağır yenilgiye uğradılar. Küçük gruplar halinde perişan bir halde dağıldılar. Elebaşları olan ve bağımsız Kürt Devleti kurmayı tasarlayan Alişan ağabeysi Haydar ve onun sekreteri Alişir, bu sırada köprüleri de tutulmuş olduğundan kuzeye doğru kaçtılar.
Haziran 1921 ortasında Koçgiri ayaklanmasını hazırlayan aşiret başkanı Haydar, kardeşi Alişan, 32 asi ileri geleni ve 500’den çok adamları teslim olmak zorunda kaldılar. Bunlar Sivas’a gönderildiler.  Ayaklanmalar sona ermişti. Şimdi işin idari ve politik safhası ve gelecek için ciddi tedbirler alınması meselesi başlıyordu. Merkez Ordusu Komutanı; “Bu olaylardan ders alınmasını, felaketlerin, hıyanetlerin tekrarlanmaması için bölgede daha esaslı ve ciddi bir operasyon yapılmasını Genelkurmay’a teklif etti. Nurettin Paşa asi köylerini dağıtmak, bunları Anadolu’nun başka bölgelerine yer yer serpiştirmek ve Türklerin arasına yerleştirmek, kendilerine Türk olduklarını aşılamak” fikrini savunuyordu.
Nurettin Paşanın fikrine, Büyük Millet Meclisindeki Doğu Milletvekilleri şiddetle karşı koydular. Hatta tutulan ve Sivas’a gönderilen asilerin ve elebaşlarının affı için bir genel affın çıkarılması lehinde propagandaya bile koyuldular. Bunların Koçgiri aşiret başkanından farklı düşünmedikleri çok iyi anlaşılıyordu. Siyasi otorite ya da duygu zayıflığı üstün gelmeye başlamıştı. Türkiye yıllar boyunca bu hastalık ve aşağılık çıkar düşünceleriyle ciddi meseleleri çözmek olanağını bulamamıştır.

Koçgiri ayaklanmasının maksadı bölgede Türk unsurunu yok etmekti.

Meclisin bu tutumu üzerine İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı, Merkez Ordusu Komutanının fikrini uygun bulmayarak onu vazifesinden almak zorunda kaldılar.
Koçgiri ayaklanması tutuculuktan, Padişah taraflısı olmaktan çok ötede politik ve hain emellerin gerçekleştirilmesi için planlanmış bir maksadı vardı. Memleketi bölmek bağımsız Kürdistan kurmak, Ermenilerle     birleşmek, Türk unsurunu yok     etmek, dışardan alınan direktiflerle hareket etmek gibi en ağır amaçlara yönelmişti.
Mart 1921 tarihlerinde batı cephesinde Yunan orduları Anadolu’nun istilası için ilerliyorlar, büyük güçlükler ve yetersiz kuvvetlerle onlara karşı koymaya çalışılıyordu. Koçgiri ayaklanması ise 6 Mart 1921’de İmranlı’da aşiret başkanı ve Kürt Yükselme Derneği’nin buradaki şube başkanı Haydar Ağanın tertibiyle başlatılmıştı. Bütün diğer iç ayaklanmalarda olduğu gibi burada da çok kurnazca bölgenin özelliğine göre     propagandalar yaptırılmış Kürdistan Devleti kurmanın halka amaç olduğu işlenmişti.
Bu bakımdan Koçgiri ayaklanmasını hazırlayanları ve çıkaranları da Türk ulusu asla affetmeyecektir…
Ölüm-kalım savaşı veren bir ülkede yapılacak doğru hareket bu idi. Bir Haçin, bir Pontus ayaklanması Ermeni sürgününün ne kadar haklı olduğunu göstermişti.
Denebilir ki Koçgiri bölgesindeki isyana katılanların hepsi suçlu değillerdi ve Kürtlük ideali ile yaşamıyorlardı, çoğu da Türk’tü. Fakat zehirlenmişlerdi, o yöne itilmişlerdi. Bununla beraber o sırada Nurettin Paşanın yaptığı teklifi uyguladığından ve gerekli ciddi tedbirlerin alınmasına engel olunduğundan 1926 Şeyh     Sait ve sonraki Ağrı ayaklanmaları çıkmıştır.
Azınlıkların Kurdukları
Zararlı Dernekler:
Osmanlı İmparatorluğu’nun, Birinci Dünya Savaşı’na girişi ve arka arkaya yenilgiler alması sebebiyle, Rum, Ermeni, Yahudi gibi çeşitli cemaatlere mensup azınlıklar, yüz yıllardır içerisinde yaşadıkları devleti parçalamak, kendilerine bu yurttan toprak edinmek amacı ile örgütlenmeye ve ülkeyi içten yıkmak için çalışmalara başladılar. İşte bu azınlıkların kurmuş olduğu belli başlı dernekler:
a) Ermenilerin Kurdukları     Cemiyetler:
Bunlardan, cemiyetlerini daha II. Abdülhamid zamanında kurmuş olan Ermenilerin Taşnaksütyun ve Hınçak adlı gizli ve yeraltı örgütleri, Türkleri arkadan vurmaya ve yabancı devletler ile birlikte hareket etmeye başladılar. Ermeni cemiyetlerinin en azılıları arasında Hınçak ve Taşnaksütyun görülmektedir. Bunlardan Taşnaksütyun daha sonra da faaliyetini sürdürmüştür. İtilaf Devletlerinin dikte ettirdiği 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşmasının 88-93. maddeleri, Ermenileri şımartacak ve kışkırtacak nitelikteydi. Ancak, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, bütün bu pürüzlü noktaları kaldırmış, Ermenilerle ilgili hiçbir hususa yer vermemiştir.

Atatürk, Nutuk’ta azınlıklarla ilgili olarak Pontus Rumlarına özel bir yer açmıştır.

Zaven Efendi, Hınçak (1887) ve
Taşnak Sütyun (1840) Cemiyetleri
* Bu cemiyetlerin ortak amacı Doğu Anadolu’daki Ermenilerin bağımsızlığını sağlamak, Ermenileri silahlandırmak ve Ermeni milliyetçiliğini yaymaktır.
* Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni Devleti kurmak amacı ile Ermeniler tarafından kurulmuştur.
* Merkezleri İstanbul Ermeni Patrikhanesi idi .
* Bu cemiyetlere bağlı Ermeni İntikam Alayları büyük katliamlara giriştiler.
* Ermenileri Fransızlar desteklemiştir.
Ermeni İntikam Alayı
* Adana’da Fransızların yardımıyla kurdukları intikam alayı ile büyük katliamlara girişmişlerdir.
b) Rumların Kurdukları Cemiyetler:
Ulusal Bağımsızlık Savaşımız sırasında Rumlar, kendi çıkarları için, gizli cemiyetler kurarak, Osmanlı İmparatorluğu’ndan toprak koparmak için çalışmalar yapmışlardır. Rumlar’ın kurdukları pek çok cemiyeti, Yunan Başbakanı Venizelos ve İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikhanesi örgütlemekteydi. Bu cemiyetler, Rum Pontus, Trakya Cemiyeti, İttihat-ı Milli, Mavri Mira, Kordos adları altında çalışmaktaydılar. İstanbul’daki İzci Derneği, Bizans Ordusu’nu kuracaktı. Küçük Asya Cemiyeti, Anadolu Rumlarını isyan ettirecekti. Pontus Cemiyeti, Batum’dan İnebolu’ya kadar Rum-Pontus Devleti’ni kuracaktı. Ayrıca, Matbuat Cemiyeti, Rum Müdafaa-i Milliye, Rum Edebi, Rum Tüccar Cemiyetlerine Yunan Kızılhaçı yardım yapıyordu. Önceleri bunlar, doğuda bağımsız bir Ermenistan kurmak hayalini güden Ermeniler ile birlikte çalıştılar. Daha sonra, İstanbul konusunda anlaşmazlık çıkınca, birbirlerinden ayrıldılar ve bağımsız çalışmalar yaptılar. Trabzon Metropoliti ve Rum delegesi Hrisantos, Trabzon’un Rumlara verilmesi için çalışmalar yapmaktaydı. Anadolu Rum ve Samsun bölgesinde “Müdafaa-i Meşrua” ve “Mukaddes Anadolu Rum”, “Rum Muhacirin Cemiyeti”, “Merzifon’daki Pontus Cemiyeti” şubesi İstanbul Patrikhanesi’nden direktif almaktaydılar.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta azınlıklarla ilgili olarak Pontus Rumlarına özel bir yer açar. Pontus meselesini tarihi seyir içinde anlatan Atatürk, Rumların bağımsız bir Pontus hükümeti emeline düştüklerini kaydeder. Ayrıca yabancılar tarafından da nasıl teşvik ve destek gördüklerini, nasıl silâhlanarak yerli halkın üzerinde baskı oluşturduklarını etraflı bir şekilde anlatır. Teşkilât merkezlerinin de sık sık toplandıkları kiliseler olduğunu söyler. Asıl merkezin ise İstanbul’daki Rum Patrikhanesi olduğu görüşündedir. Pontusçu çetelerin faaliyetlerine karşı tedbir olarak 15’inci Kolordunun faaliyetleri ve halkın silahlandırılarak milli teşkilâtın kurulduğunu söyler. Ayrıca aralarında Pontusçu Rumların faaliyetlerinin de bulunduğu iç karışıklıkların önlenmesi maksadıyla Nurettin Paşa komutasında Merkez Ordusu’nun kurulduğunu açıkladı.

İstanbul’da kiliseler ibadet yerine askeri ambar gibi kullanılmaktaydı.

Mustafa Kemal Paşa, Mavri Mira ve Rum cemiyetlerinin memleketi nasıl ve ne tarzda parçalamak istediklerini çok iyi anlamış ve bunun önüne geçmek için tedbirler almak zorunluluğunu duymuş, 21-22 Ağustos 1919’da, bütün heyet-i merkeziyelere telgraflar çekerek, bu konularda gerekli uyarılarda bulunmuş, elde edilen bilgilere göre, İstanbul Rum Patrikhanesinde Mavri Mira Cemiyeti’nin kurulduğunu, bunun başkanının patrik vekili Druetos, üyelerinin ise Enes Metropoliti, Giritli Katehahuz gibi kişilerden oluştuğunu ve heyetin “Doğrudan doğruya Venizelos’tan talimat” aldığını, Rumların ve Yunan Hükümetinin nakliye yardımları ile cemiyetin büyük bir sermayeye sahip olduğunu, bu cemiyetin görevinin de “Osmanlı vilayetleri dahilinde çeteler teşkil ve idare eylemek, mitingler ve propaganda yapmak”, Yunan Salib-i Ahmer Cemiyeti’nin de Mavri Mira’ya bağlı olduğunu, sözde görevinin göçmenlere bakmak gibi insani bir amaca dayandığını, ancak asıl amacının perde altında “Çete teşkilatı yapmak, tertibat-ı ihtilaliyeyi ihzar eylemek” olduğunu da açıklamıştı. Bu cemiyetler “Ecza-yı tıbbiye ve levazım-ı sıhhıye”de malzeme yığmaktaydılar. Resmi Muhacirin Komisyonu da Mavri Mira’ya bağlıydı.
İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsoloshanesi silah ve cephane deposu haline gelmekte, “hatta kiliseler ibadet yerinden ziyade askeri ambarlar gibi” kullanılmaktaydı. Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira ile birlikte çalışmaktaydı. Rum mekteplerinin izci teşkilatları tümden Mavri Mira Heyeti’nce yönetilmekteydi. İstanbul, Bursa, Bandırma, Kırkkilise, Tekirdağ ve buna bağlı yerlerde izci teşkilatları kurulmuş olup, buralara yalnız çocuklar değil, yirmi yaşını geçmiş kişiler de girmişti. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’un, Trabzon’un bunların cephane dağıtım yerleri olduğunu, Ermeni hazırlığının da Rum hazırlığı gibi yürüdüğünü bizzat vurgulamaktaydı.
Pontus Rum Kurulu çalışmalarını, 1920’de de sürdürmüştür. Pontus Rum Kurulu adına on kişilik bir heyetin Batum’dan Moskova’ya giderek, Lenin ile buluştukları yolunda söylentiler mevcuttur. 14 Mart 1921’de, Dışişleri Bakanı Ahmet Muhsin, bu durumun incelenmesi için, Genelkurmay Başkanlığı’na şifreli bir telgraf çekmişti. Bu sıralarda, General Harbord Başkanlığında Amerikan heyetinin Ermenilerin yaşadığı ileri sürülen yerlerde inceleme yapmak amacı ile İstanbul’a gelmesi bekleniyordu. General Harbord Başkanlığındaki heyetin, gezi sırasında Pontus Bölgesine de giderek, olayları ve yöresel durumu inceleyip, getirteceği büyük devletlerin askerleri ile yöresel düzen ve güvenliği sağlayacağı ileri sürülüyordu.

Azınlıkların hareketlerini, isyanlarını dini liderler yönlendirmekteydi.

1920’de, Metropolit Hrisantos, Amerikan kurul üyelerinden Coster Briton’la, yaptığı dört saatlik görüşme sırasında, Briton’un Ermeni Cumhuriyetinden bahsi üzerine, bu şekilde Pontus, Ermenistan’a bağlanırsa, Pontuslular, İslamların direnme hareketlerinin olabileceğini belirtmişti. Briton da, daha sonraki toplantıda bu çözüm yolunu reddetmişti. Hrisantos, hükümet ve adliye örgütüyle ilgili gerekli açıklamayı yaptıktan sonra, her toplumun kendi kendini yöneteceğini, gerek köy ihtiyar heyetlerinin seçiminde, gerekse nizamiye ve sulh mahkemelerinde her milletin bir hak eşitliğinin olacağını da ileri sürmüştü. Hrisantos, resmi dilin Türkçe ve Yunanca olacağını, özellikle Samsun, Trabzon, Batum, Giresun, ve diğer yerlerde Pontus derneklerine bilgi verilmesini ve özellikle Amerikan Heyeti ile ilişki kurulmasını da önermişti. Hrisantos’un bu mektubu, Giresun Mutasarrıflığına da yollanmıştı. Giresun Mutasarrıflığının 16 Mart 1921 tarihli şifreli teli, 15 Mart 1921 tarihli şifreye ek olarak, Hrisantos’un 20 Ağustos 1920 tarihli Paris çıkışlı bu mektubunun aynen çevirisi, 22 Mart 1921 tarihli Vehbi Cevat’ın şifreli telinde aynen yer almıştı.
Görüldüğü üzere, Osmanlı döneminden beri, azınlıkların hareketlerini, isyanlarını, görevleri din ile uğraşmak olan dini liderler yönlendirmektedir. Dini liderlerin, bu tip hareketlere girişmeleri, şüphesiz, kendi halkı gözünde daha etkili görünmektedir. Ancak, bunlar Osmanlı Hükümetinin kendilerine bahşeylediği büyük hoşgörüyü böylece kötüye kullanmakta ve dini siyasete alet etmektedirler. Kiliselerin, hastanelerin silah yuvası haline gelmesine neden olmaktadırlar. Bu da, insani hislerin kötüye kullanılmasından başka birşey değildir.
Rumların kurdukları ve ortak amacı Yunan Megalo İdea’sını gerçekleştirmek olan bu cemiyetleri ve amaçlarını bir kez daha özetlemekte fayda görüyoruz:
Etnik-i Eterya Cemiyeti
* Yunanistan’a bağımsızlığını kazandırmak amacıyla kurulmuştur(1814)
* Girit İsyanı’na neden olmuşlardır (1896).
* I.Dünya Savaşı’nda ise Rumların yaşadığı tüm toprakları Yunanistan’a katarak eski Bizans’ı canlandırmayı amaçlamışlardır.
* Mavri Mira İstanbul’da Fener Patrikhanesinde Yunan Hükümetine bağlı olarak çalışmıştır.
* Derneğin ihtiyaçları bu hükümet tarafından karşılanmaktadır.
Kordos Cemiyeti
Etnik-i Eterya’nın bir kolu olarak faaliyet göstermiştir.
Doğu Karadeniz’e göçmen adı altında silahlı Pontus çeteleri göndermişti.

Mustafa Kemal Paşa, Mavri Mira adlı derneği çok tehlikeli buluyordu.

Mavri Mira Cemiyeti
* İstanbul’daki Rum Patrikhanesi’ne bağlı olarak patrik vekili bu cemiyetin başkanlığını yapmıştır.
* Yunan hükümetinin emirleri doğrultusunda hareket eden bu cemiyetin amacı; Trakya, İstanbul, Batı ve Orta Anadolu’da “Büyük Yunanistan’ı” kurarak Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmaktı.
* Cemiyet, İstanbul, Bursa, Bandırma, Tekirdağ, Kırklareli yörelerindeki Rum azınlığı, örgütlemek, silahlandırmak, çeteler kurmak, Yunanistan yararına kamuoyu yaratmak, ilerleyen işgalci Yunanlılara yardımcı olmak ve Türk halkına karşı çete savaşını sürdürme faaliyetlerinde bulunmuştur. .
* Yunan Göçmenler Komisyonu, Rum okullarının izcilik kolları, Yunan Kızılhaç örgütü, bazı yabancı okullar ve Anadolu’daki Rum kiliseleri bu derneğin direktifleri ile çalışmışlardır.
Rum Pontus Cemiyeti
* İlk defa 1904 yılında Merzifon Amerikan Koleji’nde gizli olarak kurulmuştu.
* Merkezi Samsun’dan Batum’a kadar geniş sahada Trabzon Rum İmparatorluğunu tekrar kurmak amacındadır.
* I. Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın himayesinde gelişmiş, ateşkes sonrasında Yunanistan’ın güdümünde faaliyet göstermiştir.
* İstanbul ve Trabzon’da şubeleri vardır.
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasında dolaylı rolleri vardır.
* Etnik-i Eterya’nın bir kolu olarak faaliyet göstermiştir.
* Doğu Karadeniz’e göçmen adı altında silahlı Pontus çeteleri göndermiştir.
Mustafa Kemal Paşa İstanbul’da Rumların kurmuş olduğu Mavri Mira adlı derneği çok tehlikeli buluyor ve bu derneğe dikkat edilmesini istiyordu. İşte bu yüzden ’çok gizli’kaydıyla bir genelge yayımlar. İşte o genelgeyi günümüz Türkçesiyle okuyalım:
“Çok gizli tutulacaktır
Erzurum, 22/8/1919
GENELGE
Pek sağlam kaynaklardan elde edilen bilgilere göre İstanbul Rum Patrikhanesinde Mavri Mira adında bir kurul oluşmuştur. Bunun başkanı Patrik Vekili Droteos, üyeleri: Atinegora, İnoz Metropolidi, Yunan Kaymakamı Giritli Katehakis, Katelopolos, Dipasimas, Ayinpa, Polimitis, Siyari adındaki kişilerdir.
Kurul doğrudan doğruya Venizelos’tan talimat alıyor. Rumların ve Yunan Hükümetinin parasal yardımıyla pek büyük bir sermayesi vardır.
Görevi, Osmanlı illeri içinde çeteler oluşturmak ve yönetmek, açık hava toplantıları ve propaganda yapmaktır. Yunan Kızılhaçı da bu Mavri Mira kuruluna bağlıdır. Görevi görünüşte göçmenlere bakmak gibi insani bir perde altında çete örgütlemek, ihtilal düzenini hazırlamaktır. Bu yolla tıbbi ilaçlar ve sağlık gereçleri adı altında silah, cephane ve donatıyı Osmanlı ülkesine sokmaktır. Hatta resmi göçmenler komisyonu da Mavri Mira kuruluna bağlıdır.

Azınlık cemiyetlerinin genel yapıları milli birlik ve bütünlüğümüzü bozmaktı.

İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsolosluğu silah ve cephane deposu durumunu almıştır ve hatta kiliseler tapınma yerinden çok askeri ambarlar gibi kullanılmaktadır.
Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri Mira kurulu tarafından satın alınmıştır.
Rum okullarının önceden bizim yapıp da şimdi sırası iken ne yazık ki terkettiğimiz izci örgütleri bütünüyle Mavri Mira kurulu tarafından yönetilmektedir. İstanbul, Bursa, Bandırma, Kırklareli, Tekirdağ ve bunlara bağlı yerlerde izci örgütlenmesi tamamlanmıştır. İzciler yalnız çocuklar değildir. Yirmi yaşını aşkın gençler de içindedir. Anadolu’da Samsun ve Trabzon cephane dağıtma yeridir.
Uygun bir durumda bir yelkenli Yunan gemisi durmuş olarak cephane ve silahlarla yüklü bu yerlerde bulundurulacaktır. Ermeni hazırlığı da Rum hazırlığı gibidir.
Mustafa Kemal” (Bu belgenin aslı Nutuk’un Vesikalar bölümündedir.KEA)
c) Alyans İsrailit ve Makkabi Cemiyeti:
Yahudiler ise, İstanbul’da “Alyans İsrailit” adlı bir örgüt kurmuşlardı.
Merkezleri Paris’te olan bu cemiyet İstanbul’daki Yahudi gençler tarafından kuruldu. Amaçları Büyük İsrail Devletini kurmaktı. Ancak burada fazla etkili olamadılar.
Alliance İsraelit adlı bu cemiyetin merkezi Paris’te idi. Yöneticileri yerel komitelerden sosyal, ekonomik ve diğer konularda bilgiler almaktaydılar.
Yahudiler, diğer yaşadıkları yerlere göre, imparatorlukta rahat bir hayat yaşadıklarından önemli hiçbir olay çıkarmamışlardır. Ancak Türklere karşı Rumlarla işbirliğine girmekten de geri durmadılar. Hahambaşı patrikle birlikte faaliyetlerde bulundu
Görülüyor ki, İmparatorluğun can çekişme devresinde, yüzyıllardır bu devletin nimetlerinden yararlanan azınlıklar, Türkleri arkadan vurmaya, fırsattan yararlanma yoluna gitmekteydiler. Ne yazık ki, bunlara yardımcı olan Osmanlı toplumunun bazı kendini bilmez kişileri de mevcuttu.
Bu şartlar altında, Anadolu’da örgütlenmek gereğini duyan ve örgütlenen Türkler, vatanı kurtarmak için çalışmalara başladılar ve Atatürk’ün başkanlığında bir araya gelen örgütler, hem Osmanlı toplumundaki saraya bağlı Kuva-yı Milliye aleyhtarı cemiyetler, hem de azınlıkların kurdukları bu cemiyetler ile uğraşmak zorunda kaldılar.
Azınlık Cemiyetlerinin Genel Özellikleri
* Mondros Antlaşmasıyla meydana gelen ortamdan yararlanarak kurulmaları.
* İtilaf Devletleri tarafından kurulmaları ve desteklenmeleri.
* Anadolu’nun işgalini kolaylaştırmaya yönelik olmaları.
* Türk topraklarını parçalayarak, Wilson ilkelerine göre milli devletlerini kurmak istemeleri.
* Milli birlik ve bütünlüğümüzü bozmaya yönelik olmaları.

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/milli-mucadelede-zararli-dernekler-ve-isyanlar-93741h.htm

Print Friendly

Leave a Reply