POLİS, GERÇEKTEN EMİR KULU MU?

Bir kamu çalışanı kanunen, ahlaken, vicdanen doğru, yasal, ahlaki, vicdani bulmadığı bir talimatı yerine getirmezse (ki bu kanaatimizce özel sektör çalışanı için de birebir geçerlidir), ille de kapının önüne bırakılmaz. Terfisi geciktirilir, olumsuz sicil verilir, disiplin cezası verilir; sıkıntılı bir yere sürgün edilir… Çünkü kamu çalışanları kanuna aykırı emri yerine getirmek zorunda değildir. Hele kanunsuz, yani kanunda hiç yeri olmayan, hele hele konusu suç oluşturan emri yerine getirme konusunda değil zorunlu olmamak, böyle bir emri yerine getirmek yasaktır, suçtur, cezaya tabidir.

Kafaya, göze nişan alarak gaz bombası ateşlemek?!.. Hangi polis şefi açıkça, göz çıkarabilirsiniz, hatta öldürebilirsiniz diyecek kadar salak veya çıldırmış olabilir?..

“Kanuna aykırı emir” olduğu şüpheli… Kanunda hiç yeri olmayan, hele suç oluşturan emir verildiği çok daha şüpheli… Polis Görev-Yetki Yasasına göre polisin de sade “meşru müdafaa” hakkı var… Zaten bu nedenle buna sarılıyorlar yarım yamalak da olsa. Çünkü böyle bir emir yok. Kanunlu zaten olamaz, ama kanunsuzu dahi yok. Ona sadece “kalabalığı dağıt” denmiş. O da tabancayı çekip dalmış kalabalığın içine. Önce yere düşmüş bir eylemciyi, zalimane tekmeliyor. Eylemciler galeyana gelip taş atmaya kalkınca da korkup tabancayı ateşliyor. Bunun adı da meşru müdafaa oluyor. Dahası, eğer Ahmet adlı polis, gerçekten linç edileceğini düşünmüşse, Ethem bunun baş kahramanı mıdır?.. Meşru müdafaa demek, önüne geleni öldürmek mi demektir?

Hadi Ethem vak’ası tartışmalı. Peki Ayvalıtaş vakası?.. Ali İsmail vakası?.. Öteki öldürmeler?..

“N’apalım emir kuluyuz” söylemini dillerine sakız ettikleri için bunu tartışıyoruz. Eğer polis Ahmet’e “eylemcileri öldür”, hele özellikle “Ethem’i öldür” diye emir verilmişse, keten helva zaten hepten yandı!..

Öyleyse vatandaş polis Ahmet, vatandaş kaynak ustası Ethem’i niye öldürdü?!..

Şefler, göz çıkarın, öldürün diye emir vermez, vermedi. Ama 20 yaşındaki polis bebeyi öyle bir eğitiyor, öyle bir beyin yıkıyor, öyle bir gaza, dolduruşa getiriyor ki; 20 yaşındaki bacaksız “BEN DEVLETİM, SEN KİMSİN” diyebiliyor, hem de bir gazeteciye!..

Mesleği, işi, görevi ne olursa olsun her insan, önce kendisidir. Bir insan, hiç tanımadığı, hakkında özel olarak hiçbir şey bilmediği, kendisine şahsen hiçbir saygısızlığı, kötülüğü, zararı olmamış birini, gaz, tazyikli su sıkmanın, gaz bombası atmanın da ötesinde, nasıl öldürür?!?!..

Bunu sadece “n’apalım emir kuluyuz… n’apalım ekmek parası… psikolojim bozuktu… kaç saattir nöbetteyim, uykusuzum, kaç gündür eve gitmiyorum” diye açıklamak mümkün mü? Böyle açıklansa bile ikna eder mi?!.. Siz polisler… Kaçınız ikna oluyor, oldu buna?..

Çoğunuz ikna olmuş veya edilmiş ise… Belli ki polis de şahsen öldürebileceğine, öldürmesi gerektiğine inanıyor. Emir kulluğu, ekmek parası tamamen palavra…

Bir insanın, istemeden seçse bile, mesleğini seçerken nelerle karşılaşacağını hiç bilmediği düşünülemez. Mutlaka kabaca birçok şey bilir. Polisliği seçiyorsa en azından kendisine üniforma giydirileceğini, tabanca dahil çeşitli silahlar verileceğini, bunları çoğu zaman hiç tanımadığı insanlara karşı kullanacağını; ama buna karşılık kendisine de karşısındakilerin tepki gösterebileceğini bilir. Bilmelidir.

Yani birden bire hiç beklemediği, verilmemesi gereken, verilemeyecek bir emir verilmiş, şaşkınlıkla, birden bire silah kullanmak zorunda kalmış, birden bire bir insanı yaralamış, öldürmüş değildir, olamaz. Böyle bir durumda bile, Tanrı insana akıl diye bir hazine vermiş. İnsan, dış alemden hiç aklına bile getirmediği bir uyarma alırsa, “n’oluyor yahu, bi’ dakka” demez mi, demesi gerekmez mi? Robot bile, bilgisayar bile programına aykırı, veri tabanı olarak tanımadığı bir emir alırsa itiraz ediyor, mekanik-teneke sesiyle “programa aykırı emir verildi… yapamam…” diyor. Polisi bir robot kabul edersek, demek onun programında, onun veri tabanında öldürmek var.

Necip Türk polisi yaptığı işin karşılığında en azından mutfakta çorbayı kaynatacak kadar para alıyor. İkincisi, necip Türk polisinin, sayısı pek çok olmasa da, en azından başta komiserden Genel Müdüre kadar şeflerin çok önemli bir kısmı olmak üzere bir çelik çekirdeği, yaptığı işi, sadece emre itaat için değil, karşısındakilerin iktidar, AKP, Recep Tayyip Erdoğan, dolayısıyla devlet, millet, toplum, hatta din düşmanı olduğuna, dolayısıyla yok edilmeleri, ezilmeleri, hiç değilse seslerini çıkaramaz hale gelmeleri gerektiğine gerçekten inanarak göz çıkarıyor, öldürüyor. Yahut astlarının beynini bu yönde yıkıyor. Bu bugünün, Tayyip döneminin işi de değil, Türkiye’yle sınırlı da değil. Dünyanın her yerinde her zaman böyle olmuş. Çünkü sistem böylelerini polis, böylelerini istihbaratçı yapıyor. Değillerse, çok yoğun eğitimle, beyinlerini yıkayarak yapıyor. Tamamını değilse, en azından bir çelik çekirdeği bu hale getiriyor.

Bir polis, hangi suçu işlerse işlesin karşısındaki kitleye Çanakkale’deki İngiliz’e saldıran askerlerimiz gibi, ya da PKK’ya yapamadığı gibi “Ya Allah Bismillah, Allahuekber” nidasıyla  saldırıyorsa bunun açıklaması emir kulluğu ya da ekmek parası değildir.

Ya da Ankara’da Kennedy Caddesi, Tunus, Bestekar Sokak civarında gaz su, polis, cop dehşetinden kaçıp bir apartman girişine büzülmüş, sırtına TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAYRAĞI sarmış bir delikanlıya “Sen kim, Bayrak kim lan Allahsız” diye “Allah yarattı” demeyecek vahşilikte copla girişmişse…

AKP dönemi polisi ne zamandan beri BAYRAK dostu olmuş? Bilmiyorduk. Meclise bayrakla gelenleri sokmayan, en azından ellerindeki bayrağa el koymadan sokmayan, POLİS değil miydi?.. Bayrak sadece sizin hakkınız mı?

Bayrak sadece Tayyipgillerin temsilcisi me?

Teşkilata girmeden önce de “kahrolsun Tayyip düşmanları, kahrolsun komünistler” diye düşündü bilindiği için özel olarak seçilenlerle, bakir tarla olup teşkilata girdikten sonra bu yönde beyni yıkananlar, karşısındakini, şahsi, bireysel değil, ama bir tür kamusal düşman olarak görür. İdeolojidir… İktidardır… Tayyip’tir… Bunlara elbette bir de vatan, millet, din, iman sosu eklenir. Tıpkı 12 Mart, 12 Eylül öncesindeki sağ sol çatışmasında o dönemin polisinin, askerinin, MİT’inin solculara takındığı tutum gibi, ne yaptığını bilerek, isteyerek, inanarak yapar. Taammüden yani…

Diyor ki polis memurları:

“Bize molotof atıyorlar, taş atıyorlar. Atmasalar…” “Kaç gündür, kaç saattir doğru dürüst yemek yiyemedik, doğru dürüst yatak yüzü göremedik, çoluğu çocuğu göremedik…”

Bu çok komik… Sen polisliğe başvururken ne bekliyordun, ne sanıyordun?!.. Hiç sorun çıkmasın, ama ben de afili üniformamla, belimde tabancamla kostak kostak ortalarda dolaşıp, otuz sene sonra paşa paşa emekli olayım… Mı?!.. Bir kere, senin maaşını hasbelkader başbakan kendi cebinden ödemiyor. Dünya’nın bilmem kaçıncı dolar zengini hükümet-devlet başkanı olsa da ödeyemez.

Televizyonlar verdi. Adana’daki protestolar sırasında bir protestocu “sizin maaşınızda benim vergimin de payı var” misali bir şey söyleyince, Adana emniyet müdür yardımcısı cüzdanından bir miktar parayı çıkardı “al bu senin payın. Çek git evine artık” dedi. Baya kibardı. Ama “zaten arkadaşımızı kaybettik” sizin yüzünüzden palavrasını da ihmal etmedi.

Bütün bu iki aydır, Tayyipgillerin en militanı polisgillerin gösterebildiği tek zekice tavır idi. Kutluyorum. Çünkü Tayyipgillerin zekası anca “bilmem neresinin kılıyım”a yetiyordu.  Hantal polis zekası burada sivil zekayı yenmiş. Kabul… Ancaaaak… Eğer o göstericiler akıl edip, anında başlasalardı her biri, “Ben de istiyorum payımı, ben de istiyorum… Ben de… Ben de… Ben de…” demeye… N’apacaktı o müdür yardımcısı?

O müdür yardımcısı da, yanlış hatırlamıyorsam, bir de “kaç gündür uykusuzuz” diyordu. Yani yine “mağdurum da mağdurum… mağdurum da mağdurum” şarkısı…

Cudi’de, Gabar’da askerlik yapan çocuklar, bir ay boyunca konserve pilaki yiyorlar. Bir ay boyunca yatak, banyo yüzü görmüyorlar. Sırtlarında 40 kilo yükle düz duvar gibi kayalara tırmanıp, iki metre karda, buz gibi soğukta veya 40 derece sıcakta güneşin altında kilometrelerce, saatlerce yürüyüp, günlerce çıkarmadıkları postala derisi yapışan ayakları cılk yara oluyor. Bir ay sonra da, önü sonu ovadaki kışlaya iniyorlar. Belki banyo yapıyorlar, ayaklarını tedavi ettiriyorlar, sıcak yatak buluyorlar, karavana da olsa adam gibi sıcak yemek yiyorlardı; ama çoluk çocuk?.. Hak getire!..

Daha karşıdan gelecek hain PKK kurşunuyla bacağından, kolundan, gözünden olmaktan, hele şehit olmaktan söz etmedik… PKK sizin, gezi eylemcisinin taşıyla karşılaşınca, üstelik üstlerine tabancayla yürüyüp, yere düşeni tekmeledikten sonra öldürdüğünüz çocuklardan daha mı kıymetli de, PKK karşısında arazi oluyorsunuz?

PKK kaç meslektaşınızı katletti? Sayısını biliyor musunuz? Nişantaşı, Tunalı bebelerine gösterdiğiniz akıl almaz zalimlikte tepkiyi niye PKK’ya göstermiyorsunuz? PKK ordu haline geliyor, karakol kuruyor, TSK’nın boşalttığı karakollara onlar yerleşiyor; ülkemizi terk etmiyorlar, terk edenler emekliye ayrılanlar; iki yüz kişi çıkıyor, genç, savaşacak nitelikte iki bin kişi katılıyor; kimlik kontrolü yapıyor. Güneydoğuda devlet adeta yok.

Siz?!?!… Siz neredesiniz, ne yapıyorsunuz?!..

Siz, sürekli ağlaşıyorsunuz. Mağdurum da mağdurum… Mağdurum da mağdurum… 20 saattir uykusuzum da, bu ben miyim… miş! N’aapsınmış?!..O da insanmış…

Cudi’deki çocuklar insan değil mi?!.. Onlar zorunlu vatan görevi yapıyor; siz benzerlerinizden hayli yüksek maaşlarla, kendi iradenizle seçip, sınavla veya torpille girdiğiniz “İŞİNİZİ” yapıyorsunuz. Polislere askerlik mecburiyeti niye kaldırıldı? İşiniz, askerinki kadar ağır varsayılarak… Asker hiç sesini çıkarmadan ölüyor, bacağını, kolunu, gözünü kaybediyor, kör oluyor da siz durmadan niye ağlaşıyorsunuz?.. Nihayet taş atılmış!.. Bacağınız kopmamış, gözünüz çıkmamış… Öldürülmemişsiniz!.. Ama PKK öldürüyor… Du…

Evet “DU…”. Çünkü artık bunlar da kalmadı; padişah taklitçisi Tayyip Öcalan’la anlaşıp “kışlalara, karakollara çekilin” fermanı çıkaralı… Apo’ya kıyaklar yapıp, hazırlayıp genelkurmay başkanına müebbetler düzeli…

Ya madenlerdeki işçiler… Onlar her gün, bir ömür boyu sizden çok daha ağır koşullarda, sizin neredeyse dörtte biriniz maaşla çalışıyor. Göçükte, grizu patlamasında ölmeden emekli olabilirlerse, sizin cücüğünüz kadar emekli maaşı alıp, parçalanmış ciğerlerle ellisini, hadi atmışını bulmadan da ölüyor. Onların da doğru dürüst sendikaları, iş güvenceleri yok. Millete maden üretmekten, fayda üretmekten başka hiçbir şey yapmıyorlar. Kimseye hiçbir zararları yok.

MAHALLELERE MUHBİR VATANDAŞ KUTULARI KOYACAKMIŞSINIZ. KENDİMİZE KARŞI İŞLENEN SUÇLARI DEĞİL; BAŞKALARININ İŞLEDİĞİ SUÇLARI İHBAR ETMEMİZ İÇİN… BEN BANA KARŞI İŞLENEN HIRSIZLIK SUÇLARINI HABİRE İHBAR ETTİM. HİÇBİRİNDEN ÇIT ÇIKMADI?!!..

BEN ÖNCE SİZİ SİZE ŞİKAYET EDİYORUM. HATTA BAŞBAKANI, HÜKÜMETİ SİZE ŞİKAYET EDİYORUM. ATTIKLARI HER İMZAYLA; VERDİKLERİ HER KARARLA BANA, BENİM ÜLKEME ZARA VERİYORLAR. BAŞBAKANI HER DAKİKA EKRANDA GÖRÜP DURMAKTAN ÇOK RAHATSIZ OLUYORUM. BU DA GÖRÜNTÜ VE GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ!..

Siz önce benim, bana verilen zararla ilgili şikayetlerimi bir halledin, hırsızlarımı, hiç değilse çalın eşyalarımı bir bulun da ondan sonra benden komşumu ihbar etmemi bekleyin. Başbakana bir şey yapamayacaksanız bile, fedailiğinden vazgeçin. Var mısınız?!..

Siz ilk defa gaz bombası atıyor, ilk defa su sıkıyor değilsiniz. Hiç bu kadar tepki almış mıydınız? Ama ilk kez göstere göstere, katil, hırsız, uyuşturucu kaçakçısı olmayıp size taş, bira şişesi, twitter, bir de sizin attığınız gazları iade dışında hiçbir şey atmayan insanların gözünü çıkardınız, ÖLÜRDÜNÜZ!!!… Sizin siyah elbiseli 20’lik bebelere DEVLET olduğu saçmalığını öğreten az gelişmiş kendini beğenmişler, aynı zamanda “siz devletsiniz, öyleyse öldürebilirsiniz” mi diyor?!!!.. Bana hiiiç molotov kokteyli masalı okumayın. Molotov kokteylinin sizin bildik polis tezgahı olmadığına kimseyi inandıramazsınız!..

Size öyle emir verildiği için değil… Sırf Tayyip uğruna!.. Sırf Tayyip’e muhalefet edilmesin, Tayyip iktidardan düşmesin diye… Bunu, en azından, o beyni vernelli, F-tipi çelik çekirdek birey birey çok istediği için!..

Ethemler, Mehmetler, Ali İsmailler, bırakın sizin Silivri yargınızı, en objektif yargı gözünde de suçlu olsa bile sizin işiniz peşin ceza, yargısız infaz değil. Hiç olmazsa majestelerinin Silivri mahkemelerine bırakın işi. Bari kitabına uysun.

Size kimse, “bir eliniz yağda, bir eliniz balda…” demiyor. Haksızlıklara uğradığınızı, ağır koşullarda çalıştığınızı, aldığınız maaşın bunun karşılığı olmadığını, sendika kuramadığınızı, kurarsanız meslekten ihraç edilip işsiz kaldığınızı, en azından ilgilenen herkes biliyor, kabul ediyor. Yakın bulduğunuz sivillere anlattığınız benzin tahsisatı kıtlığını, soğuk kış gecelerinde devriyede neler çektiğinizi, karakollardaki yetersizlik kıyametini de biliyor, size hak veriyor. Ama siz de bunların sorumlusunun Recepgiller olduğunu bilmelisiniz; sergilediğiniz zulmü, böyle “mağdurum da mağdurum” ağlamalarıyla mazur gösteremezsiniz, izah edemezsiniz. Kanun, zulüm emretmiyor.

Kendiniz yapmıyorsanız, zulmeden meslektaşlarınızı, yanlış olduğunu bildiğiniz, zaman zaman kabul bile ettiğiniz anlamsız, saçma, ilkel bir meslek şovenizmiyle psikolojiydi, yorgunluktu, onlar da insandı diye, hele kanundu, kanunun değişmesi gerekirdi filan diye savunmaya kalkmayın.

Uygulanmayan kanun, uyulmayan kanun, kanun değildir; istediğiniz kadar değiştirin. Kanunu meclis çıkarıyor ama uygulayan da sizsiniz!..

Kanunu en bol ülke Türkiye… 16 binin üzerinde kanunumuz var maşallah. Kanunu en çok değiştirilen ülke Türkiye… Anayasası bile en çok değiştirilen ülke Türkiye. İngiltere’nin ise yazılı bir anayasası bile yok. Türkiye mi medeni, demokrat, İngiltere mi?!.. Türk polisi mi daha medeni, demokrat, İngiliz polisi mi?!.. Kıyafetlerinizin, silahlarınızın aynı afililikte olması, medeniyet ve demokratlık seviyesini değiştirmiyor ne yazık ki!..

Ayrıca…

Türbana veya Tayyip’e tapınan polisin çok olmadığı dönemde, o pek tapındığınız türbanlı varlıklardan biri televizyonda söylemişti, başka erkek-kadın benzerleri de yazmıştı: “Ankara’da Türk polisinden dayak yemektense, Belçika’da Brüksel polisi tarafından aşağılanmayı yeğlerim…” Sırf Tayyip uğruna öldürdüğünüz, kafasını patlattığınız, gözünü çıkardığınız çocukların hiç biri bu lafı etmez. Bilin…

Sizin kanunlarınız size, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu alalım, “topluluğu dağıtın” diyor. Yoksa nereye giderse gitsin, yakalayın, onlara kapısını açana da, gözünü çıkardığınız insanı tedavi etmeye çalışan doktora da aynı muameleyi yapın, asın kesin, öldürün mü diyor? İstiklal Caddesinde bayrak satan zavallıya, Kadıköy vapurundaki, sırtına bayrak sarınmış kadıncağıza yaptığınız vahşet ne? O da mı kanun, o da mı ekmek parası, o da mı emir, o da mı bozuk psikoloji? Kaç gündür karını, çocuğunu göremediğin için mi yaptın bunları?..

Hadi taşa öfkenizi anlayalım. (Molotov kendi tezgahınız!..) Ama bayrak satan gariban, sırtına bayrak sarınmış kadın herhangi biri değil. Çok önemli bir ortak unsur var: BAYRAKKKK!!!!! Ay yıldızlı, resmi TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAYRAĞI!!!…

Bayrakta bir “münafıklık”, şeriatçı düzen kurma hırsına yönelik, Tayyip’in sonsuza dek iktidarda kalma hırsına yönelik bir fitne fücur, bir muhalefet görüyorsunuz. Bayrakta gerici, şeriatçı emellerine, tek adamlık, diktatörlük heveslerine yönelik bir muhalefet görmek Recep Tayyip Erdoğan’ın onulmaz hastalığı… Bayraklıları dövün, tutuklayın, hapsedin diye Recep Tayyip Erdoğan imzalı başbakanlık genelgesi almadığınız halde, bu hastalık size de bulaşıyor. Siz de nefret ettiğiniz 28 Şubat askerleri gibi durumdan vazife çıkarıyorsunuz. Antenleriniz sadece Tayyip’in ne dediğine açık çünkü.

Mesajı alıyorsunuz. Zaten siz de Erdoğan gibi düşünüyorsunuz. O “Atatürk’lü bayrak olmaz” diyince siz de durumdan vazife çıkarıyorsunuz. Ama emir memir yok. Siz de öyle inanıyorsunuz: “Bayrak, Tayyip’e muhalefet demektir. O, bayraktan hoşlanmıyor. Bayrak ne ki!.. Ben de hoşlanmıyorum. Hoşlanmayayım. Ne demek elinde bayrakla başbakana karşı gelmek… Ne demek elinde bayrakla Tayyip istifa demek…”

5 Ağustos Ergenekon karar duruşmasında, Türkiye’nin ta bir ucunda milleti daha evinden çıkar çıkmaz durdurdunuz. Gezi direnişinde ise kitlelerin İstanbul’da Dolmabahçe’ye, Ankara’da Meclis’e, başbakanlığa, bakanlıklara alabildiğine yaklaşıncaya kadar sesinizi çıkarmadınız. Sonra da “efendim Dolmabahçe ofisinizi, Başbakanlığı, Meclisi işgal edeceklerdi” dediniz. Nerden anladınız? Size yazılı açıklama mı yaptılar, dilekçe mi verdiler? Yaptığınız zulmü gizlemek için uydurulmuş klasik polis yalanı!.. Ha elbette muhataplarınızın bu yalana kanmaya dünden hazır olduğunu, hatta sizden böyle yalanlar beklediğini bilmeniz işinizi kolaylaştırıyor. Ama sizi o kirlilikten arındırıp temiz pak hale getirmiyor. Sadece kirlilerin sayısı artıyor; üniformalı memurlara sivil siyasiler ekleniyor sadece. Oysa bu kitleleri de o kadar yaklaştırmayabilirdiniz. Başbakanınız, içişleri bakanınız sizin bu yalanınızı Meclis kürsüsünde “bıraksaydık da Meclisi mi işgal etselerdi” diye yavan yavan, sası sası, ama kostak kostak kullandılar. Öyle ya, o salonda bulunan kimsenin “bıraksaydınız, işgal etselerdi” diyecek hali yok. Devleti sizin hileli, tezgah yalanlarınız yönetti.

Karşınızdaki 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan ordusuymuş gibi, bi “Allah Allah…” demediğiniz kalıyor. Gözaltına aldığınız insanlara Kazlıçeşme hutbelerini zorla dinletiyorsunuz. Sözüm ona esnafı(!) palalarla, sopalarla örgütleyip “saldırın, biz sizi görmeyiz” diye mezbaha kesimine salıyorsunuz. Erdoğan’ın çok geliştirmekle övündüğü, sizin de Ergenekon, Balyoz ve sair kirli tezgah davalarda fevkalade ilkel ve acemice de olsa alabildiğine zalimane kullandığınız bilgisayar teknolojisine, twitter’a, facebok’a, internete düşmansınız.

Psikolojiniz bozuk olduğu, amirden veya Erdoğan’dan emir aldığınız için, ekmek parası uğruna mı bütün bunlar?

“Tayyip’in ..tünün kılıyım” sözü, bırakınız sade vatandaşı, adam gibi her ülkede baş yönetici konumunda olan adam gibi her insan için hakarettir, aşağılayıcıdır; en azından övünülecek bir laf değildir. Ama bu, oğlunun gemicikleri var denmesini bile ailesine hakaret sayan başta Erdoğan olmak üzere hoşunuza gitti. Çünkü çapınız, seviyeniz bu. Memleketin yüzde yüzünün böyle düşünmesini istiyorsunuz. Bayrağa sarınandan bayrak satana, hele açıkça “Tayyip istifa…” diye haykıran milyonlara, nüfusun, seçmenin en az yarısına “Tayyip’in ..tünün kılı olmadıkları için” düşmansınız. Onun için sadece gaz, zehirli su sıkmakla, gaz bombası, plastik mermi atmakla, copla, yumrukla öldüresiye dövmekle, doğrudan kafasına gözüne ateş etmekle, öldürmekle yetinmiyor, bir de kaçtığı her yere kadar kovalıyor, onlara sığınma hakkı tanıyanlara; sözle, fiille onları savunan, koruyanlara da saldırıyor, tedavi eden doktorlara da can düşmanı kesiliyorsunuz.

Derdiniz, iktidardan düşerse Erdoğan’ın sanık olacağı davaları önlemek uğruna, 76 milyonun değilse de 55 milyon seçmenin tamamının Erdoğan’ın ..tünün kılı olmasını sağlamak.

1960-70’lerin polisi olsaydınız, taş veya molotov size atılanların en hafifi olacaktı. Ayrıca o molotovu atan, sizin beceriksiz, yeteneksiz, zekasız meslektaşlarınız değil idiyse niye bulup çıkarıp teşhir etmiyor da gariban bayrakçılara, esnafa, öğrenci çocuklara poz yapıyorsunuz?..

Katil, uyuşturucu, silah kaçakçısı, terörist, vatan haini PKK’ya ne yapıyorsunuz peki?

Sizin gücünüz, Nişantaşı, Tunalı bebelerine; molotovu, taşı bile olmayan Mustafa Balbay’a, Mehmet Haberal’a, Doğu Perinçek’e, emekli Engin Alan’a, İlker Başbuğ’a, Çetin Doğan’a, kendi ayağıyla kapınıza gelen subaya mı yeter? Sadece onların telefonunu, mailini izler, onlara mı kirli tuzaklar kurarsınız? Sayısız meslektaşınızı da katleden PKK’ya niye kurmazsınız aynı tuzakları?!.. PKK’nın orada burada, Tayyip Erdoğan’ın kahraman asker Şvaykları olarak bizzat siz polislere yönelik saldırılarına değil hak ettiği karşılığı vermek, hele şehit vermemek, önceden adam gibi istihbarat bile yapamıyorsunuz, yapamadınız. Hatta hani siz o pek bayıldığınız başbakanın evine, makam odasına dahi “böcek” yerleştiriyordunuz ya!?.. Böceklerden başbakanın hangi sırlarını yakaladınız? Niye faş etmiyorsunuz? Ne zaman faş edeceksiniz? Yoksa o da sizin niye PKK’ya böcek koyamadığınızı faş eder diye mi korkuyorsunuz?..

Gazeteciler sizi görüntülesinler istemiyorsunuz. Niye? Utanılacak, yüz kızartıcı bir iş mi yapıyorsunuz? Demek utanıyorsunuz?!.. Yüzünüz ak değil. Kendinize göre övüneceğiniz iş yapınca gazetecileri operasyonlara bizzat siz çağırıp şov yapmıyor musunuz? Gazeteciler sizi, cami avlusuna bırakılmış bebeleri karakolda biberonla doyururken, kaçakçı takibinde, katil, hırsız takibinde az görüntülemedi mesela. O zaman hiç kızmadınız. Televizyon dizisi Arka Sokaklar’a gıkınız çıkmıyor, Behzat Ç.ye siyasi ağa babalarınızla birlikte küplere biniyorsunuz. Oysa gazeteciler siz ne yaparsanız onu görüntülüyor, yazıyor.

Ankara’da Kennedy caddesindeki eylemler sırasında, bir sivil polis şefi “hepsini göz altına almıyoruz. Hepsinin peşinden en azından üç tane ÖRGÜT avukatı doluşuyor emniyete… Adım atacak yer kalmıyor” diyordu. Kulaklarımızla duyduk.

Sözünü ettikleri, TC devletinin hukuk fakültelerinden mezun, Baro’ya kayıtlı, Adalet Bakanlığının avukatlık ruhsatı verdiği insanlar… Erdoğan’a, AKP’ye muhalif insanların avukatlığını yapıyorlar ya… Tamam… Örgüt!… Terör!… Darbecilik!…

Avukat olmazsa hukuk, yargı, demokrasi de olmaz. Suçlamaya karşı savunmanın yasaklandığı rejim diktatörlüktür. Avukat omletin yumurtası…

Konuşabildiğimiz kimi polisler aynen diyorlardı ki: “Efendim git tepkini sandıkta belli et. Niye sokağa çıkıyorsun?!..”

İlgili kanunlarda, Anayasa’da kanaat özgürlüğü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme, toplantı ve gösteri özgürlüğü ve hakları niye var? Basın y benim nutuklarımı, penguen belgeseli yayınlayacak… Esnaf, mühendis, tabip, eczacı, özel sektör, öğrenci, öğretmen, işçi, köylü, tüccar, sanayici sadece beni destekleyen dernek, şirket, vakıf kurabilir. Toplantı ve gösterinin yapılıp yapılmayacağına, saatine, yerine, konusuna, konunun nasıl anlatılacağına, hangi sloganın atılacağına, hangi pankartın açılacağına ben karar veririm…

E o zaman ne özgürlüğü, ne hakkı?..

Yine serince ve yoğun bir eylem gecesinde, Ankara Kennedy Caddesi civarında, otuzlarında tahmin ettiğimiz zayıf, kara kuru bir genç, göğsüne, iki eliyle kucaklayarak bastırdığı Kur’an ile diyordu ki hatırlayabildiğimiz kadarıyla:

“- Bu reva mıdır?” Önce anlaşılmıyor.

“- Ne demek istiyorsun? Polisi mi, eylemcileri mi eleştiriyorsun?”

“- Polisi tabi…”

“- Niye?”

“- Polis, kucağımdaki Kur’an’a rağmen bana da, Kur’an’ıma da su sıktı, gaz sıktı.”

“- Sen eylemcileri mi destekliyorsun?”

“- Destekliyorum tabi…”

“- Niye?“

“- Bu kadar Amerika’nın hizmetine girerek Müslüman olunmaz ki?”

Muhtemelen amir konumunda, üstünde sadece polis yeleği bulunan biri atılıyor:

“- Ama sen şimdi ayyaşlarla, içki içenlerle aynı safa girmişsin?..

“- Onu Allah takdir eder. Siz veya ben değil…”

Genç adam yanımızdan ayrıldıktan sonra polisin yorumu şu:

“- İyice sıyırmış bu…”

“Cumhurbaşkanlığı nerede. Tarif edin, ben gidip Abdullah Gül ile görüşeceğim” dışında “sıyırmışlık” belirtisi yok çocukta. Aksine, polisle mukayese edildiğinde daha aklı başında konuşuyor. O da sıkı bir Müslüman belli ki. Sadece Gülenci veya Tayyipçi değil…

Polislerin, “efendim, git sandıkta koy tavrını. Niye sokağa çıkıyorsun”, “e ama o eylemciler ayyaş” söylemi Erdoğan’ın papağanlığından ibaret. Erdoğan bu lafları etmese de aynen Erdoğan gibi düşünüyor olabilirler. Ama söylem tamamen ondan kopya… Ayrıca az gelişmiş, zorlama demokratlığın da tanımı; polisin hele az gelişmiş zoraki demokrasilerdeki temel işlevinin de tanımı. Sadece, polisler bunları bilmeden, farkında olmadan söylüyor.

Bir başka polis, “Abi” diyor,

“- Hadi hükümeti protesto ediyorlar, anladık da, niye bankamatik kırmaya çalışıyorlar?”

Takılıyoruz:

“- Anlaşılan senin ya bankan var, ya da bankada çok paran var…”

“- Yok. Ama bankamatik Ziraat Bankasınındı. Devlet malı… Yazık değil mi!..”

“Özel bankanın matiği olsaydı sakıncası yok muydu” demenin yararı yok artık. Sözün bittiği yer.

Polisin bütün kapitalist dünyada asıl görevinin sermayeyi, sermaye çıkarlarını ve onların siyasi ajanlarını, kurumlarını korumak olduğunu söylediğimiz zaman bunu, belki hoşlarına gitmedi, ama “doğru” diye onaylayan polislere de rastladık.

“- Şimdi senin karşına 10 polis memuru dizsem, en az sekizi AKP’ye oy vermeyeceğini söyler” diyen polisi de hayretle dinledik. Yiğidin hakkı yiğide babında, ifade etmemiz gerek.

İktidarda CHP, hele sosyalist bir parti olsaydı, yine aynı rahatlıkla “ne yapalım ekmek parası, ne yapalım emir kuluyuz” diyecek miydiniz, der miydiniz? Varsayın ki sosyalist bir başbakan var. Birileri de yine türbandı, neydi diye Gezi Parkında çadır kurmuş. Sosyalist başbakan da “ahali işgal edince halk parka giremiyor. Beyoğlu esnafı iş yapamıyor. Kamu düzeni, asayiş bozuluyor. Püskürtün!..” buyurdu. Karşınızdakiler, milyonlarca türbanlı kadın; sakallı, şalvarlı, takkeli, hatta sarıklı erkek. Ellerinde yeşil bayraklar, Arapça yazılı pankartlar, ağızlarında “kahrolsun komünist iktidar. Komünist hükümet istifa… Dinsiz, zındık hükümet istifa…” sloganları…

Ne yapacaksınız, ne yaparsınız?

Dürüst olun.

Ne yapalım emir kuluyuz, ekmek parası, kaç saattir uykusuzum, kaç gündür karımı, çocuklarımı göremiyorum, psikolojim bozuldu diye ağlaşarak aynen bugünkü gibi tomayla, akreple, gazla, zehirli suyla, copla saldırır mısınız?

Yahut iktidarda bir sol parti olsaydı, ona yönelik protestoları, muhalefeti de hemen terör, hükümeti devirme kapsamına sokup, sahte CD’ler üretip müebbetlere, 35 yıllara çarptırılacağı tezgahlar, yalanlar dizisi, sahtecilikler serisi hazırlar mıydınız??

Sizinkine ne kadar akıllılık denir bilemem ama, karşınızdaki kitleler hakikaten aptal değil. Sesleri çıkmayınca veya Erdoğan’a ya da F. Gülen denilen öteki ABD güdümlü füzesine veya her ikisine birden Allah muamelesi yapan maliyecisinden öğretmenine, profesöründen gazetecisine kadar hepiniz beceriksizce, zekasızca, acemice, kör şiddetle, dehşetle, vahşetle seslerini kısınca aptal zannediyordunuz. Sesleri, hem de böyle gür çıkınca şaşırdınız: “Anaaaa, aptal değillermiş!..”

Siz, insanların sizin sandığınız veya istediğiniz kadar aptal, sizin sandığınız, istediğiniz kadar .öt kılı olmayışına kızıyorsunuz. Herkes sizin “akil adamlarınız” mı? O çok kızdığınız, elinizden gelse bir kaşık suda boğacağınız insanlar, sizin akil adamlarınız, hele .öt kılı olmaktansa mahallenin delisi olmayı tercih ediyor işte. Ne yapacaksınız?!.. Sizin akillerin hepsinin pabucunu dama attılar. Size, kendi halkınıza polis terörü estirmekten başka bir şey bırakmadılar.

Hiiiiç savcıydı, hakimdi, yargıydı edebiyatı yapmayın. Siz savcının önüne ne koyarsanız, savcı onu iddianame yapıyor; sadece en ağırından istenecek cezaları ekliyor sizin sahteciliğinize. Hakim de savcı önüne ne koyarsa onu karar yapıyor.

Hiç değilse üniformalarınızın, kıyafetlerinizin, tabancalarınızın afililiğine yakışır şekilde, ağır abi olup susun. Nasıl olsa arkanızda devlet mührünü kullanan Tayyip Erdoğan var. Ama Erdoğan bir taraftan ağlaşıyor, siz bir taraftan ağlaşıyorsunuz. Çünkü…

Hiç biriniz (Erdoğan’ınız dahil) oturduğunuz koltuğu, giydiğiniz üniformayı, taşıdığınız tabancayı hak ettiğinize bir türlü inanamıyorsunuz, kendinize yakıştırmıyorsunuz; kendinizi o koltuklara, o üniformalara, o silahlara layık bulmuyorsunuz. Çünkü siz oralara kendi yeteneklerinizle, zekanızla, gerçekten layık olduğunuz için gelmediniz. Layık olmadığınızı, hak etmediğinizi; ciddi, ağır suç teşkil edecek, hayın hatalar yaptığınızı de biliyorsunuz. Sizden çok daha layıklar olduğunu da biliyorsunuz. Her an biri gelip elimden alır korkusu içindesiniz; almaması için de saldırganlaşıyorsunuz.

Yok canım… Niye hemen aklınıza ordu geliveriyor, darbe geliveriyor? Orduyu zaten hacamat ettiniz. Koltuklarınızı, üniformalarınızı, silahlarınızı elinizden halk da alabilir mesela, sizin de korktuğunuz gibi. KARA Parti’yi 6 ay-bir senenin içinde iktidar yapıveren, askerin kafasını çuvallayınca nota vermeye dahi korktuğunuz, Ergenekon hayınlığından önce gidip büyükelçiliğinde, yapacağınız hayınlığa dair brifing verip, yardım ve destek istediğiniz Amerika da halkın istemediğini deliğe süpürmemekte fazla direnemez. Erdoğan dahil sizin en büyük gafletiniz, zekasızlığınız bu: kalan yüzde 50’yi halk, millet, milli irade saymamak. Hatta yok saymak… Başınıza ne gelecekse bu zekasızlıktan gelecek. Öte yandan da bulunduğunuz noktayı hak etmediğinizi biliyor, korkuyorsunuz. E hak edin öyleyse birader!!.. Veya… Bir kere de dürüst olun, “yaptığımız işi inanarak yapıyoruz. Karşımızdakileri bir şekilde düşman, özellikle hükümete, iktidara, Recep Tayyip Erdoğan’a, düşlediğimiz şeriat düzenine zararlı insanlar, kendimizi de bunların verecekleri zararı önleyecek kahramanlar olarak görüyoruz. Onların kafaları, gözleri ve hayatları bu nedenle bizim için hiç önemli değil. O yönde emir verilmese de kafalarını, gözlerini patlatır, hatta öldürürüz” diyin.

Bu sözler yanlışsa, size haksızlıksa, o zaman da öldürmekten, kafa göz patlatmaktan, muhbir kutusu koymaktan, futbol taraftarı fişlemekten, Silivri’nin etrafını majino hattıyla kuşatıp, tarlalarda insan kovalamaktan; hadi Erdoğan’ı, Arınç’ı dolduruyorsunuz; bari Ergenekon yargıçlarını “size suikast düzenlenecek” diye dolduruşa getirip, karar duruşmasına çelik yelekle çıkartmaktan vazgeçin. Çünkü size bunları birebir, kelime kelime başbakan söylemedi, başbakan size resmen genelge göndermedi. O olsa olsa içişleri bakanına veya bir iki bakana daha “tedbir alın” demiştir. Ya da bir meydan veya salon konuşmasında coşup ileri geri konuşmuştur. Bu tamamen bakanınız dahil sizin hayın işgüzarlığınız. Her dediğinin kanun, ayet olacağını Erdoğan’a en yakınındakiler dahil siz öğrettiniz. Siz yaratıyorsunuz muhbir kutusu sivri zekalılığını; söylüyorsunuz, o da zaten dünden teşne, “yapın” diyor.

Başka meslek mensupları da kirli olabilir. Kirlilik yapar. Polis kirliliği niye önemli?

Polis kirliliğinin önemi, polisin insanların hayatını bilerek, isteyerek karartabilmesindendir. “Provokasyon”un yani “kışkırtmanın” en alasını dünyanın her yerinde istihbarat örgütleriyle polis yapar. Yeterince korunurlarsa suçun alasını, hem de yakalanmamak veya suçu başkasının üzerine atmak kaydıyla istihbaratçılar, polisler işleyebilir. İşlenmiş suçu, işleyenden başka her istediklerinin üzerine yıkabilir. Elbette hiç işlenmemiş suçu da yaratabilir. Bu yolda, özellikle günümüzde, başta gazeteciler olmak üzere, hemen herkesi de gerek zayıf yanlarına el atarak, gerek kandırarak, gerek korkutarak, kullanır.

Bizim 70’lerde ilk tanıştığımız polis kirliliği şöyleydi: Yine sabaha karşı eve doluşurlar. Bir grup, özellikle amir takımı ev sahiplerini evin bir odasında bir tür enterne etmişken, diğerleri sözüm ona diğer odalarda arama yapar. Biraz sonra polislerden biri elinde bir mermiyle, bir küçük uyuşturucu paketiyle, bir plaka esrarla sırıtarak çıkar gelir: “Komiserim bakın ne buldum…” Artık, temizle temizleyebilirsen. Oysa cebinde getirmiştir. Yahut buna da gerek duymazlar. Sonradan emniyette ekleyiverirler dosyaya…

Üstelik o dönemin polisi, “V. İ. Lenin”i “6’ıncı Lenin” olarak okuyup anlayan bir entelektüel seviyededir. Bugünse, hem teknoloji çok gelişti, hem de polisin güya entelektüel düzeyi!.. Artık mermi veya uyuşturucu yerine fotoğraf, video kaset, CD, bilgisayar kullanıyorlar. Giriyor adamın bilgisayarına, canının istediğini istediği gibi değiştiriyor, olmayanı yazıyor, istediği tarihi, istediği imzayı atıyor. Çıktıları hazırladığı fezlekeye, fezlekeyi de savcının önüne koyuyor. Yahut CD’yi… Kitap, broşür, bildiri, poster zaten kadim suç(!) delilleridir. Bunlara yazılmamış kitabın müsveddesi, poşu, gaz maskesi, V-Vendetta maskesi, kask, hatta TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAYRAĞI da eklendi artık.!..

Ergenekon, Balyoz, OdaTv, Devrimci Karargah ve sair bütün davalar da, Mehmet Baransu denilen bebenin götürüp bavulla savcı Öz’e teslim ettiği belgeler de, Tuncay denilen ne idüğü belirsiz haham bebenin anlattıkları da, Osman Yıldırım denilen ucube yaratık ve diğer tüm sözüm ona gizli tanıkların ifadeleri de, Ümraniye bombaları masalı da tamamen bildiğimiz, bin yıllık polis kirliliği…

Polis kimleri suçlayacağının listesini, çetelesini çıkarmış. Geriye, bu isimlerin nasıl, neyle suçlanacağı kalmış. Dünyanın bütün polisleri için dünyanın en kolay işi: Önce suçluyu, sonra suçu yaratmak… Yeter ki kimi mahvedeceğine baştan karar versin.

Eh ondan sonra gelsin CD katakullileri, gelsin Poyrazköy, Zir Vadisi kazı atraksiyonları ve saire. Sözüm ona 2003’te darbe yapmak üzere gömülen silahlar, bombalar, 5-6-7 yıl önceki gazetelere sarılmış… Ümraniye bombaları ise 32 kısım tekmili birden Direklerarası Çadır Tiyatrosu. Dümbüllü İsmail bile ellerine su dökemez. Tek fark, tuluat tiyatrosunda metin yoktur. Polis Çadır Tiyatrosunun oyununda ise mecburen bir metin var. Kaçınılmaz olarak başyazarı da POLİS!.. Dünya kütüphanelerinden, sadece polis kışkırtmaları üzerine yazılmış kitapları bir araya getirseniz, herhalde başlı başına bir kütüphane oluşturursunuz.

Ne var ki, bütün bunları Türkiye’deki hempalarına öğreten dış ağababalar, ABD’siyle, CIA’sıyla, FBI’siyle çuvallamaya başlayınca, gelişen teknolojinin tüm olanaklarına, eğitim düzeyleri V. I. Lenin’i Altıncı Lenin olarak okumanın ötesine geçmiş olmasına, ABD büyükelçiliğinden değilse bile, “Başbakanlığa 500 metre mesafedeki özel karargahtan”, Pensilvanya’dan, Utah’tan, alınan tüm desteğe rağmen Türkiye’deki çömezler de her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırmaya başladı.

TOMA’ya veya Akrep’e molotov kokteyli atıldı… Ayakkabıyla girilen camide içki içilip fuhuş yapıldı… Türbanlı kadına saldırıldı, üstüne işendi… Polis şehit edildi… Kamu malına zarar verildi… Beyoğlu’ndaki sopalılar, palalılar… Arada bir ortalara dökülen, Allahuekberli, yine sopalı, palalı sürüngenler…

TOMA’ya molotov atılmasının provokasyon olduğu pek sırıttı. Beyoğlu’ndaki palalı yine çok sırıtık bir şekilde kaçırıldı. Ortaya sürülen esnaf kooperatifinin sahteliği, polis talimatıyla ortaya çıktığı yine fevkalade sırıtıyordu. Polis şehit edilmemiş, eylemci kovalamaya, zahir takdirname alırım beki diye o kadar kendini kaptırmıştı ki, gözünün önünü görmedi; AKP belediyesinin de uyarıcı levha koymamış olma özensizliği yüzünden alt geçit çukuruna düştü; ailesi dahi oğullarının kazara öldüğünü açıkça beyan etti. Kamu malına zarar verildiğini ise nedense hep sadece polislerle, Tayyipofiller, Fetofiller gördü.

Başbakana durmadan “efendim size suikast, efendim size suikast” gazı verip (hiçbir gazı geri çevirmiyor zaten…), bin bir türlü alavere dalavere çevirip, sonra başbakanın odasına “böcek” yerleştirmeye kalkınca bizzat imam hatip kafalı başbakandan yedi köteği imam hatip kafalı polis!

Polis çirkinlikleri, istihbaratçı kirlilikleri, zulümleri, kalleşlikleri dünyanın her yerinde vardır. En gelişmiş ülkede de, en geri kalmış ülkede de… Ama kıble haline getirdiğiniz Amerika’da FBI ve CIA dışarıda da, içeride de her türlü pisliği Amerikan çıkarları adına, hatta düpedüz, sizin burada öcü haline getirip, milletin ensesinde boza pişirdiğiniz Amerikan “derin devleti” adına yapar. Ankara’da, hiç hoşlanmasa bile Tayyip Erdoğan’ı da Amerikan derin devleti adına destekler; kendi devlet başkanını da Amerikan derin devleti adına gerekirse gözünü kırpmadan öldürür. Bizim bildiğimiz, Abraham Lincoln’den John Kennedy’ye en az dört ABD başkanı suikastler sonucu öldürülmüştür.

Ama ne CIA ne de FBI, ABD tarihinin ve kendi kurumsal tarihlerinin hiçbir döneminde Demokrat Parti’nin veya Cumhuriyetçi Parti’nin CIA’sı, FBI’si olmamıştır.

Ama polis teşkilatının tarifi, belki çoğunlukta oldukları halde bu unsurlar değil.

Azınlıkta da olsalar (ki emin değiliz) teşkilatın tarifinde, medeniyete dair, yaratıcı zekaya dair, özgür düşünceye, özgürce, bağımsız tavır almaya, özgür demokratik tercih hakkına dair ulaşabilen seviye, Ramazan’da sigara, hele içki içene öfkelenip, yaka paça, tekme tokat gözaltı, bir de “seçim sandığı…”,. O da Erdoğan’dan kopya. Biat… İtaat… Kötü para iyi parayı kovmuş. Kaldı ki Erdoğan’ınki de özgün buluş değil. Bin yıllık kokmuş pilav. Antik Roma da güya demokrasi idi.

20 yaşındaki “kara gömlekli” zıpır polis çocuğa vatandaş öldürttürüyor, ama örtbas etmeyi bile beceremiyor. Her şey herkesin gözü önünde… Führer, Duçe “polise şiddet uyguladılar da onun için öldürüldüler” diye açıklamaya kalkınca, kara gömlekli polis takımı belki hoşlanıyor, ama Sarısülük’ün annesi de “dilerim o da evlat acısı görür” diyiveriyor. Bir başbakan kendisine bunu dedirtmemeli, beni de böyle bir başbakan yönetmemeli.

İmam hatip kafası anca bu kadar yönetiyor Türkiye’yi. Çapsızlığıyla, dar kafasıyla sadece ülkeyi değil kendisini de yakarak… Din başta olmak üzere kendisinin de saygı duyar göründüğü, hele başkalarının saygı duyduğu bütün değerleri ayağa düşürerek…

Ali TARTANOĞLU İLK KURŞUN

Print Friendly

Leave a Reply