SEVR’İ BİLMEK LOZAN’I ANLAMAK

Türkiye doğası gereği zengin emperyalizm ise oburdu.

10 Ağustos 1920 tarihinde Fransa’da Paris’in Sevr’es denen yerinde Türkiye’yi parçalamaya, Türk milletinin bağımsızlığını yok ederek köle durumuna düşürmeye yönelik anlaşma itilaf devletleri ve Osmanlı hükümeti tarafından imzalandı. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu durumu Nutuk’ta şöyle anlatır:
“Efendiler! Mondros Mütârekesi’nden sonra Türkiye’ye muhasım devletler tarafından dört defa sulh şeraiti teklif edilmiştir. Bunların birincisi Sevr Projesidir. Bu proje hiçbir müzakerenin mahsûlü olmayıp Düvel-i İtilafiye tarafından Yunan Başvekil Mösyö Venizelos’un da iştirakiyle tanzim ve Vahidettin’in hükümeti tarafından 10 Ağustos 1920’de imza edilmiştir. Bu proje TBMM’nce bir zemin-i münakaşa bile addedilmemiştir.” (M.Kemal, Nutuk, s. 453, 454)
Sevr’in imzasından 94 yıl sonra, 10 Ağustos 2014 tarihinde Türkiye Cumhuriyetinin 12. Cumhurbaşkanını seçeceğiz. Bu 10 Ağustos tarihi bir tesadüf müdür bilinmez ama biz yine de 10 Ağustos’un Sevr Anlaşmasının imzalandığı bir tarih olduğunu hatırlatıp yorumu okuyucuya bırakalım ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Türk Hukuk Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt tarafından 08-12 Aralık 2003 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen Beşinci Uluslararası Atatürk Kongresi’nde sunulan bildiriyi; Sevr’i, Lozan’ı ve Atatürk’ü anlayabilmek için bir kez daha aktaralım:
Osmanlı Devleti 1914’de girdiği I. Dünya Savaşı’ndan son derece ağır şartları içeren 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak çıktı. Osmanlı Devleti’ne fiilen son veren bu Antlaşmanın ardından hemen İngiliz, Fransız ve İtalyan işgalleri başladı. Lord Curzon 18 Kasım’da Avam Kamarasında yaptığı konuşmada, “Kürt, Arap, Ermeni, Rum ve Yahudilerin Türk egemenliğinden kurtarılacağını” söylüyordu. Ermeniler de kurdukları alaylarla Mondros Ateşkes Antlaşması’yla onlara bırakılması düşünülen altı vilayeti ele geçirmek üzere Doğu Anadolu’da baskı ve zulme başladılar. Bu kara günleri Paris Barış Konferansında verilen onaya uygun olarak, Yunan Ordusunun 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkması ve Ege’ye yayılması takip etti.
Paris Barış görüşmelerinde Şubat başında kurulan “Yunan ve Arnavutluk Meseleleri Komitesi”nde Yunan heyetinin üyesi ve Dörtler Konseyi’nin danışmanı olarak yer alan Harold Nicolson şunları yazmaktadır: 24 Mart: “Aşağı indim ve Amerikan delegesi Mezes’le görüştüm.Küçük Asya konusunda anlaşıyoruz. Ayvalık’tan Selçuk’un kuzeyine kadar bir daire. Bu da bir şeydir”. 28 Mart: “Amerikalı delege Arnold Toynbee ile Türkiye’nin geleceğini konuştuk. Bir Ermeni Devleti için sınırları belirliyoruz.” 13 Mayıs: “Büyük haritamı yemek masasının üzerine yaymamla birlikte herkes başıma toplandı.Ben İtalyanlara Antalya’yı ve Fransa’dan kalan bölgeleri önerdim. Paylaşılacak pasta şimdi daha büyük gözüküyordu. İtalyanlar Ereğli’deki kömür madenlerini de istediler. Bu konuda bilgili olan bir İngiliz delegesi, “ama oradaki kömür çürük, pek işinize yaramaz” dedi. Sonlara doğru, Milletler Cemiyeti’nin Anayasası’nın ” Mandalar “ bölümünü açtık. Maddede, “ilgili halkın istek ve rızası ibaresi” vardı. Çok eğlenceli bulundu bu ibare. Nasıl da güldüler.”
Bir yabancı yazarın deyimiyle, “Büyük güçler kamp ateşinin etrafında aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibiydi. Çünkü Türkiye doğası gereği zengin, emperyalizm ise oburdu”. Mart 1919’da Damat Ferit Paşa Sadrazamlığa getirilmişti. İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Richard Webb, Damat Ferit Paşa’nın Sadarete gelince kendisini ziyaret ederek, “kendisinin ve Padişah Efendisinin ümitlerinin Allah’tan sonra İngiltere’de toplandığını ve bu mesajın İngiliz Hükümetine iletilmesini istediğini” yazmıştır.17 Haziran 1919’da bir Türk heyetinin görüşmelere katılmasına izin verildiğinde, henüz bir barış taslağı hazırlanmamıştı. Heyet başkanı Damat Ferit Paşa, “Tüm kabahatin İttihat ve Terakki Partisinde olduğunu belirterek, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını” isterken, “Ermeni sınırı, Mısır, Kıbrıs meselelerini görüşmeye hazır olduğunu” içeren bir metni Konsey’e sundu. Bu metin için Wilson, “ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım” derken, L. George “iyi espri” ifadesini kullanarak, “Türklerin siyasî kabiliyetsizliğinin en iyi kanıtı” yorumunu yapıyordu.

Tarih, bir milletin kanını, hakkını varlığını hiçbir zaman inkâr edemez.

Bu arada Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmış, halkı örgütlemeye başlamıştı bile. Mustafa Kemal Paşa, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ni açış konuşmasında “Tarih, bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Binaenaleyh böyle bir nikab-ı bâtılın arkasından vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler muhakkak iflasa mahkûmdur. Memleketimizde külliyetli ecnebi parası ve birçok propagandalar cereyan ediyor. Bundaki gaye pek aşikardır ki millî hareketi yanda bırakmak, millî emelleri felce uğratmak ve vatanı işgal gayelerine ulaşmaktır. Bununla beraber her devirde, her ülkede ve her zaman olduğu gibi, bizde de kalbi, asabı zayıf, gayrimüdrik insanlarla beraber, refah ve şahsî menfaatlerini vatan ve milletin zararında arayanlar vardır. .zayıf noktaları arayıp bulmakta pek mahir olan düşmanlarımız ülkemizde bunu adeta bir teşkilat haline getirmişlerdir. Fakat mukaddes gayesi için çırpınan tüm millet azimle bunları mutlaka süpürecektir” derken, L. George, 18 Ağustos 1919’da Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşmada, “İngiltere’nin Türkiye ile olan barış kadar yakından ilgisi olan başka hiçbir konu yoktur. İmparatorluğun geleceği, Türkiye konusunda varılacak çözüme bağlıdır” diyordu.
19 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa, Paris’teki Yüksek Konsey’e, Damat Ferit Paşa başkanlığındaki heyetin halkın iradesini temsil etmediğini bildirerek, işgalleri protesto etti.
Osmanlı Hükümeti ve İtilâf Devletleri tarafından “başarısızlığa mahkûm bir isyancı” olarak görülen Mustafa Kemal ve başında bulunduğu Anadolu Hareketi, giderek İstanbul Hükümetinin denetimi elinde tutamadığını İtilâf Devletlerine gösterdi. Damat Ferit Paşa 30 Eylül’de istifa etti. İtilaf Devletleri bu istifayı şöyle yorumladılar: “Ferit son ana kadar bir kuvvet eşliğinde kendisi gitmek ya da bir kuvvet göndermekte çok ısrar etti. Biz mani olduk. Sonuçta seçilmiş hükümet yerine, eylemlerini kontrol edemediğimiz Mustafa Kemal’e yardım ettik. Ama haklıydık. Çünkü Mustafa Kemal üzerine kuvvet yollasaydık, büyük bir olasılıkla o kuvvet Mustafa Kemal’in tarafına geçerdi”. İngilizler olumsuz havayı hissetmeye başlamışlardı. İstanbul’dan giden bir İngiliz raporunda şunlar yazılıdır:
“Müttefiklerin uygun bulduğu herhangi bir barış antlaşmasını, herhangi bir Türk hükümetinin kabul etmek zorunda olduğunu ummak için vakit geçmiştir. Türkiye’yi harap edenlerin Türkiye’nin idam fermanına da imza atmalarını sağlamak. için de geç kalınmıştır. Mütarekenin üzerinden geçen her gün, Türklerin .mütareke koşullarıyla yaşadıkları felâket duygusundan silkinmelerine yaramaktadır”. Londra artık endişelidir.
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, Anadolu’daki Kongreler ve Kuva-yi Milliye’nin hızla örgütlenip genişlemesi karşısında, Curzon’un Fransız Dışişleri Bakanı Pichon’a 10 Kasım 1919’da söylediği, “Önümüzdeki ilkbahara kadar, karşımızda müttefiklerin empoze etmek isteyeceği türden bir anlaşmayı kabul edecek kimsenin kalmaması büyük bir olasılıktır; hatta o zamana kadar elinde ciddi anlamda kuvvet bulunduran birkaç taraftan biri haline gelecek olan mağlup Türklerin Müttefiklere savaş ilan ederek kendi koşullarını dayatmaları bile beklenebilir. Eğer durum böyle olursa Anadolu’yu nasıl fethedeceğimizi ya da bunu kimin yapacağını bilmiyorum. Düşmanlarımız arasında en zayıf ve perişan durumda olanın zaferi kazanması gibi bir kepazelikle karşılaşabiliriz” sözleri, Anadolu hareketinin geleceğini adeta gördüğünü göstermektedir.

Türklerin kendilerine verilen ilacı yutmaları tavsiye ediliyordu.

Ancak İngiltere’nin Hasta Adam’ın mirasından vazgeçemeyeceği parçalar vardır: Irak petrolleri. Bu yüzden bölgedeki Kürtlerin İngiltere bakımından önemi çok büyüktür. Akdeniz’deki İngiliz Donanma Komutanı Amiral Sir F de Robeck, Lord Curzon’a 9 Aralık’ta yolladığı yazıda: “İngiliz kuvvetleri, Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmak için her parayı ödemeye hazırdır” diyordu. Bu cümleler Sevr’de yer alan özerk bir Kürdistan’ı da açıklamaktadır.
12 Şubat 1920’de Londra Konferansı (10 Mart 1920) toplandı. Artık Mustafa Kemal’in gücü anlaşılmıştı. Fransızlar İstanbul’un Türklere bırakılmasını savununca, L. George, “bu belayı ve potansiyel dert kaynağını Avrupa’dan atabilmek için büyük bir fırsatı şu anda gerçekten de kaçırıyor olabiliriz” dedi. Lord Curzon ise, “Türklerin kendilerine verilen ilacı yutmalarını tavsiye etmesini” Amiral Webb’e bildiriyordu. San Remo Konferansında ise (18-26 Nisan 1920) Paris ve Londra Konferanslarının belirlediği ilkelere dayanan bir taslak hazırlandı: “İngiltere, Irak ve Filistin’de, Fransa Suriye’de mandater devlet oluyorlardı. Güney ve Güneydoğu Anadolu’da İç Anadolu’ya kadar uzanan İtalyan ve Fransız nüfuz bölgeleri oluşacaktı. İngiltere’nin koruyuculuğu altında bir Kürdistan Devleti kurulacak, Doğu Anadolu Ermenilere verilecek, Yunanistan İzmir, Batı Trakya ve Doğu Trakya’nın büyük bölümünü alacak, Boğazlar uluslararası bir komisyona bırakılacaktı”.
Bu tasarı 11 Mayıs 1920’de Paris’te Osmanlı heyetine verildi. Bir ay içinde cevap beklendiği belirtildi. Churchill, şunları yazmıştır:
“Türk, kötü yönetim yüzünden, bitmez tükenmez felaketler ve harplerle çökmüş, çevresinde imparatorluğu paramparça olmuştu. Fakat o hâlâ canlı idi. Göğsünde, dünyaya meydan okumuş ve yüzyıllar boyunca bütün istilacılara karşı başarı ile mücadele etmiş bir ırkın kalbi çarpıyordu. Dünyaya düzen verecek adamlar Paris’in duvarları kumaş kaplı, yaldızlı salonlarında toplanmışlardı. İstanbul’da müttefik filolarının topları altında çalışan bir kukla hükümet bulunuyordu. Lâkin Türk’ün anayurdu Anadolu’nun sarp tepeleri üzerinde bir avuç insan kaderlerinin bu şekilde tayin edilmesini kabul etmiyorlardı”.
Osmanlı Hükümeti bu tasarıya 25 Haziran 1920’de cevabını sundu. Bu cevabî yazıda, Osmanlı Hükümeti, sürekli olarak “Paris Barış Konferansı’nın adalet ve hak duygu düşüncesi ile hareket edeceğinden emin olduğunu” vurgulamış; “Konferans Başkanı’nın yüce bir hak gözetirlik duygusuyla Osmanlı Devletinin salt yabancı baskılarla savaşa girdiğini kabul ettiğini, bu durumun barış koşullarını etkileyerek, Osmanlı Devletine diğer devletlere önerildiği kadar ağır koşullar dayatılamayacağı umudunda olduklarını, Osmanlı Devletinin savaşı ve acılarını yabancı topraklara götürmediği ve Osmanlı orduları yakıp-yıkma suçları işlemediği için Versailles’de büyük katkısı olan bu unsurların Osmanlı Devletinin barış antlaşması koşullarını etkilemeyeceğini düşündüklerini, ancak böylesine haklı olan bu umudun boşa çıktığını, kendilerine diğer yenik devletlerden çok daha ağır koşullar yüklendiğini” belirterek, “Osmanlı Devletinin hiç olmazsa eski müttefikleriyle eşit ölçüde işlem görmesi gerektiğini, bu tasarının kapsadığı göze çarpıcı eşitsizliği yalnız 12 milyonluk Türk değil, tüm İslam dünyasının yüreği sızlayarak duyacağını” da vurgulamıştır..

Bölgedeki siyasi gelişmeler ya görmezden geliniyor ya da açıkça inkar ediliyordu.

“Gerçekte Devletin bütünlüğü, Ermenistan ve Hicaz’ın özgür ve bağımsız devletler konumuna getirildiği, Irak, Filistin ve Suriye’nin mandater devletlerin koruyuculuğu altında bağımsız devlet biçimine sokulmuş büyük iller olarak ayrıldığı, İngiltere yararına Mısır, Süveyş ve Kıbrıs’ın Osmanlı Devletinden çekip alındığı, Libya ve Akdeniz adaları üzerindeki tüm haklardan vazgeçilmesi istenmekle kalmayıp, Doğu Trakya ve İzmir yörelerinden de yoksun bırakıldıklarını, bunun Yunanistan yararına yapılacağını, Kürdistan’ın ayrılması hazırlandığı için, ülkenin geri kalan kısmının etkinlik bölgelerine bölündüğü, Devletin yüzölçümünün ve halkının üçte ikisini kaybedeceği, bununla kalmayıp Osmanlı Devletinin bağımsızlığına en ağır saldırılar içerdiği, İstanbul’da Padişah ve Osmanlı Hükümetinin yanında, kurulacak Boğazlar Komisyonunda Bulgaristan’ın bile temsilcisi varken Osmanlı Devletinin temsilcisi olmayacağı, uluslararası işgal kuvvetleri komutanlığına Osmanlı jandarmasının bağımlı tutulduğu, herhangi bir saldırıya karşı savunmada bulunmak olanağının ellerinden alınarak başkentin bile top menzili içinde bulundurulacağı, yasama, yürütme, yargı, maliye, ticaret alanlarındaki geniş saldırılarla, Osmanlı Devletinin iç ve dış bağımsızlığın tüm koşullarından yoksun edilerek uluslararası hak ve adalete, mantık ve hukuka aykırı bir durum yaratıldığı, tüm bir ulusu köleliğe mahkžm etmenin, politikaları her zaman gönül yüceliği dolu düşüncelerden ve özgürlük sevgisi ilkelerinden esinlenmiş olan ulusların duygularına kesinlikle aykırı düşeceği, bu nedenle Türk ulusunun iyi karşılanacağından kesinlikle umutlu olarak, barışı içtenlikle hak ve adalet temeline dayandırmak isteyen ulusların en soylu duygularına başvurulduğu” belirtilerek Osmanlı teklifleri sıralanmıştır:
“Ulusların kendi yazgılarına egemen olma hakkı tanınmakta, bu ilkenin hakkıyla uygulanması, halkın sayısına ilişkin inceleme yapılmasını gerektirecek olursa, bu incelemenin uluslararası kurullara gönderilmesi şimdiden kabul edilmektedir.

– Devlet, Ermenistan’ın I918’de özgür ve bağımsız bir devlet olarak Osmanlı Devleti’nce tanındığını burada doğrular. Hicaz, Ege ve Akdeniz adaları, Kıbrıs, Süveyş kanalından, Suriye, Irak, Filistin, Mısır’dan vazgeçer.

– ” Ermenistan sınırına bitişik Türk topraklarının askerden arındırılması, Kürtlere yerel özgürlük ” ilkeleri kabul edilmiştir.

– ” Hicaz’ın elden çıkması, Padişahın Halife sıfatıyla Mekke ve Medine’deki kutsal yerler üzerindeki asırlardır tüm İslam dünyasınca kabul edilen yetki ve ayrıcalıklarından vazgeçmesini gerektirmez ve sürre alayının gönderilmesine devam edilecektir “. Bu cümle bölgedeki siyasi gelişmelerin görmezden gelindiğini ya da ink‰rını açıkça göstermektedir.

İtil‰f Devletleri, hazırladıkları tasarı üzerinde, ” Boğazlar Komisyonuna bir Osmanlı temsilcisinin alınması dışında hiçbir değişiklik yapmayacaklarını ” belirterek, antlaşmanın imzası için Osmanlı delegelerine 27 Temmuz’a kadar süre verdiler: ” Eğer Osmanlı Hükümeti antlaşmayı imzadan kaçınır veya Antlaşmanın maddelerinin yürütülmesini sağlamak konusunda güçsüz bulunursa, Müttefikler bu kararı yeniden inceleyecek ve bu defa Türkiye’yi Avrupa’dan sonsuza dek kovmak durumuna girebileceklerdir. Osmanlı Devleti’ne bu antlaşmayı kesinlikle kabul etmesi için 10 gün süre verilmiştir “.

Bağımsızlık davamızda ölünceye kadar sebat ve ısrar edeceğiz.

Bu ültimatom karşısında TBMM 18 Temmuz’da Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan ve milleti kurtarmak için ant içti. 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin’in başkanlığında toplanan Meclis-i âli, Bakanlar Kurulu’nun 20 Temmuz 1920 tarihli tutanağını okudu. Tutanakta şunlar yazılıydı: “Osmanlı Saltanatı ve Hükümeti bugün iki olasılık karşısında bulunuyor: Ya antlaşmayı reddetmek, ki bu halde Osmanlı Saltanatına ve Hükümetine son verilir. Varlığı 700 yıla yaklaşan eski ve yüce Osmanlı Saltanatı sonsuz parlak geçmişiyle çökerek, yüreğimizin birlikte çarptığı tüm İslâm dünyasının yüce çıkarları, Osmanoğullarının Saltanat ve Hilâfeti felâketli yıkıntılar altında yok olup gidecektir. Savaş geri gelecektir. Ya da kabul edilirse İstanbul Osmanlı Saltanatı ve İslâm Hilafeti başkenti olarak kalmak üzere küçük bir Devlet varlığını koruyabilecektir. Düş kurmalarla ve olmayacak şeyleri kafamızdan geçirmekle uğraşılacak zamanlar geçmiş ve tüm ağırlığıyla önümüzde duran yıkımın ciddiyetiyle orantılı önlemler alınması zamanı gelmiştir. Hiç olmazsa Istranca-Çatalca çizgisinin önceki sınırımız olan Midye-Enez’e kadar çıkartılması, İzmir’in Hamburg kenti türünden özgür bir kent konumu ve kendine özgü yönetiminin kabul edilmesi, kabul edilmezse İzmir-Trakya’nın uluslararası yönetime geçmesi gibi küçük değişikliklerin bir kez daha Yüce Barış Meclisi’nin insaf ve hak gözetirlik duygularına sunulması uygun görülmüştür”.
Görülüyor ki bir ulusun geleceği, topraklarını işgal eden devletlerin insaf ve hak gözetirlik duygularına bırakılmıştır. Mustafa Kemal der ki, “İnsaf ve acıma dilenmekle ulus işleri, devlet işleri görülemez. Ulusun ve devletin şeref ve bağımsızlığı sağlanamaz. İnsaf ve acıma dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin gelecekteki çocukları bunu bir an bile unutmamalıdırlar” ve Mustafa Kemal de iki olasılıktan söz eder, onun öngördüğü olasılıklar İstanbul Hükümetinden farklıdır: “Ya istiklâl ya ölüm”.
23 Temmuz 1920’de Mustafa Kemal, “Bağımsızlık davamızda ölünceye kadar sebat ve ısrar edeceğiz” demiştir.
İstanbul’da ise, Osmanlı Meclis üyeleri söz alarak antlaşmanın kabulü gerektiğini söylerken, Abdurrahman Şeref Efendi, “Anadolu’daki hareketlerin bastırılması için elbirliğiyle çalışmak gerekeceği, buna girişilmezse Yunan askerinin Anadolu’ya girerek ulusal saygınlığımızı tümüyle sarsacağını” belirtti.
İtilâf Devletleri de “30 Temmuz’da Kemalistlerin hareketlerinde ısrarları halinde müttefiklerin ve özellikle Yunan ordusunun yürüyüşe geçeceğini, İstanbul’un elden çıkacağını ve nihayet devletin ortadan kalkmasının kaçınılmaz olacağını anlatmak için ehil ve yetenekli bir heyetin teşkilini” Osmanlı Hükümetine tavsiye ettiler.
Osmanlı delegeleri bir Fransız gemisiyle Fransa’ya gönderildi. Paris’te antlaşmanın hükümlerinin yumuşatılması için yapılan son rica reddedildi. 433. md. ve eklerden oluşan Sevr, 10 Ağustos 1920’de imzalandı. Bu anlaşmayı İtilâf Devletlerinin yanısıra, Yunanistan, Japonya, Ermenistan, Belçika, Hicaz, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Çekoslovakya da imza ettiler. Miras ortadaydı artık, bölüşülebilinirdi.

Kurtuluş Savaşı’na rağmen İngiltere sonuna kadar Sevr’i uygulamaya çalıştı.

Sevr, I. Dünya Savaşı sonrası imzalanan barış antlaşmalarının en ağırıdır. Kin ve intikam kokar. Türkün ana yurdunu parçalar, yapay devletler oluşturur. Türk’e hayat alanı yoktur. Bu Antlaşma, TBMM Hükümeti tarafından reddedilmiştir. Mustafa Kemal ise, 17.01.1921’de United Telgraph muhabirine verdiği demeçte, ” Siyasî, adlî, iktisadî ve malî bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak yaşama hakkımızı inkâr ve ortadan kaldırmaya yönelik olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir “ demiştir. Mustafa Kemal şöyle der: ” Oysa Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir “.
Kurtuluş Savaşı’na rağmen İngiltere sonuna kadar Sevr’i uygulamaya çalıştı. Büyük Taarruz’un dördüncü günü, Atina’daki İngiliz Maslahatgüzarı, Lord Curzon’a çektiği telgrafta, “İngiliz arslanı sayesinde Kral Konstantin’le Kraliçe Sophia’nın Ayasofya Kilisesi’nde taç giymelerini sabırsızlıkla beklediklerini, İstanbul’un Yunanlara devrinin Doğu Sorunu’nun tek çözüm yolu olduğunu, Sevr’in 36. maddesinin de bunu ima ettiğini” yazıyordu. Ertesi gün Başkomutanlık Meydan Muhaberesi kazanıldı. Ama 7 Eylül sabahı Lord Curzon, “Anadolu’da Yunan başarısızlığı bizim Avrupa politikamızı terk etmemiz için bir neden değildir” derken, Koloniler Bakanı Churchill ve Başbakan L. George, “Ne pahasına olursa olsun Boğazların Kemalistlere kaptırılmayacağım, İngiliz kara ve deniz askerlerinin tüm güçleriyle silahla karşı koyacaklarını” belirtiyorlardı.
Türkiye Heyeti’ni Lozan’da bekleyen, bu düşünceleri temsil eden yabancı diplomatlardır. İsmet İnönü 11 Kasım’da Lozan’a gittiğinde kimseyi bulamaz. Konferans 13 Kasım’dan 20 Kasım’a bırakılmış, Türk tarafına haber bile verilmemiştir. İnönü, bu bir haftalık sürede Fransa’nın daveti üzerine Paris’e gider ve başbakanla görüşür “Bütün merakım, sulh var mı, yok mu, bunun üzerinde teşhis koymaktı” der ve bu görüşmeyi şu cümleyle Ankara’ya özetler: “Müzakereler çetin olacak”. Öyle de olur. Ama Lozan’daki heyetimize verilen talimata göre, iki konu tartışılamaz bile: Anadolu’da Ermeni yurdu ve Kapitülasyonlar. Türk Hükümeti, bu konularda tekrar savaşa hazırdır. 20 Kasım’da konferans açılır. 21 Kasım’da İsmet Paşa Curzon’la konuştuğunu, kendisine “Sizin için en önemli konu nedir” diye sorduğunu, “Tam bağımsızlık” cevabını verdiğini yazar. Curzon İsmet Paşanın açılıştaki ünlü söylevini sert bulduğunu söyler. “Izdırap çekmiş bir milletin şikayetleri” diyen İsmet Paşa havayı şu cümleyle açıklar: “Dış görünüş fırtınadan önceki tatlı yel gibidir”. Yine aynı gün “Sabah iç tüzük görüşüldü.
Hemen her maddesine karşı çıktık” der. İnönü’nün Ankara’ya çektiği telgraflardan bir kısmını seçersek: 26 Kasım: “Curzon, kapitüler devletleri konferansa çağırmış. Onlarla görüşmeyeceğimi duyurdum”. 27 Kasım: “Curzon’la Irak konusunu konuştum. Musul’u istedim, reddetti, tartıştık”.
Bu arada İstanbul’dan Lozan görüşmelerine gölge düşürmek isteyen karşı propaganda haberleri de TBMM’ye gelmektedir. Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa, İcra Vekilleri Heyeti Başkanlığı’na yazdığı yazıda, İstanbul’dan gelen haberleri şöyle aktarmaktadır.

Döktüğümüz kanları bir takım hayalata feda edemeyeceğimizi ihdas etmeliyiz.

“1- Müttefiklerin atadığı polis müdürünün başında bulunduğu cemiyet şehrin asayişini ihlal edebilir. Bu cemiyet, Lozan Konferansı’nın bir sonuç alınmadan dağılacağı, dolayısıyla savaşın kaçınılmaz olduğu hakkında propaganda yapmaktadır. 2-. İslâm memleketlerinden celb olunacak özel birliklerle bir halife ordusu kurulacağı ve muhalif subaylardan ikiyüzelli kişinin burada görev alacağı duyulmuştur. 3- İngilizler Vahdettin’in hayat ve hürriyetinin kurtarıldığını ilan etmişlerdir.
10 Aralık: “Noradukyan Efendi, Ermeni yurdu istedi. Nasihat ettik”. Özellikle Boğazlar, azınlıklar, kapitülasyonlar, Musul üzerinde büyük tartışmalar oluyordu. Atatürk 25.12.1922’de Lozan görüşmeleri ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Kapitülasyonların konferansta birçok içtimaları işgal etmiş olmasının sebebini bir türlü anlayamıyoruz. Bu meselenin mevzubahis ve müzakere edilmesi bile millî onurumuza yöneltilmiş bir hakarettir. Bunları diğer şekil ve namlar altında gizleyerek bize kabul ettirmeye muvaffak olacaklarını tasavvur ve tahayyül edenler çok aldanıyorlar. Zira Türkler kapitülasyonların devamının kendilerini pek az bir vakitte ölüme sevk edeceğini pek iyi anlamışlardır. Türkiye, esir olarak mahvolmaktansa, son nefesine kadar mücadele etmeye azmetmiştir”.
İcra Vekilleri Heyeti Reisi Hüseyin Rauf Bey, 28.12.1922’de İzmir’de bulunan Erkan-ı Harbiye -i Umumiye Vekili Fevzi Paşaya şifreli bir telgraf yollamıştır. Bu telgrafta, İsmet Paşa’nın 27.12 1922 tarihli telgrafı verilmiştir: “Curzon ile konuştuk. Boğazlar işinde sivil bölgelerin denetlenmesi ve siyasi teminat meselesini görüşmeye başladık. Denetimden vazgeçilebileceğini söylüyor ama ataşemiliterler ve sivil tedbirler üzerinde ısrar ediyor. Bizim kendisine itimadımız olmadığı haberinin kendisine sızdığını, halbuki kendisinin bana itimadı olduğunu söyledi. Hüsnü mukabele ettim. Komisyonlar ve tali komisyonlar hiçbir meselede ilerlemiyorlar. Türk Heyeti bulundukları noktada ısrar ediyorlar. Böyle devam ederse bir umumi proje vermekten başka çaremiz kalmayacak” diyor. İzah ettim ki bu durumun sebebi iki tarafın zıt prensiplerle çalışmasıdır. Evvela prensipler üzerinde ittifak etmek lazımdır. Bu arada Kapitülasyonlar meselesini açtı. Uzun uzun izah etti. “Bu hususta dünya bizimle beraberdir. Mutlak bir teminat vereceksiniz” dedi. Bu adam bütün meselelerde kendi görüşlerinde harfiyen ısrarlıdır. Ayrıldık. Hakikaten müzakereler bir yaklaşma ve uyuşma zemini bulunamayacak şekilde beklemektedir. Azınlıklar konusunda gayrimüslimlerin askerlikten istisnası için kesin surette ısrarlıdırlar. Bu konuda hükümetin son ve kat’i bir görüşü var mıdır? “ Fevzi Bey, 29 Aralıkta yolladığı cevapta şunları yazmıştır. “Lord Curzon’un Sevr Antlaşmasını tadil edilmiş, hafifletilmiş, başka bir şekilde bize kabul ettirmek istediği anlaşılmıştır. Azınlıklar ve kapitülasyonlar konusunda hiç bir fedakarlıkta bulunamayız ve askeri tedbirlerimize devam ederiz. Ben birkaç güne kadar Çanakkale cephesini teftiş ve tetkik edeceğim. Yeniden üç sınıfı silah altına almak üzere olduğumuza dair neşriyat ve propagandaya devam olunmalıdır. Lozan’da sulhperver görünmekle beraber, döktüğümüz kanları bir takım hayalata feda edemeyeceğimizi kesin bir biçimde ihdas etmeliyiz.
27 Ocak, İsmet Paşa: “Görüşmeler kesildi. Musul, kapitülasyonlar, Trakya sınırı, tazminatlar askıda”.
Mustafa Kemal, İzmir’den çektiği telgrafta, “Karşı tarafın sunacağı bir projeyi reddettiğimiz takdirde konferans sona ererse, askeri harekat tabii ve elzemdir ve o yolda hareket edilecektir” der. 8 ay süren görüşmelerde, İsmet İnönü’nün deyimiyle “bütün Türkiye’yi versek kafi gelmiyordu”.

Görüşmeler kesilince TBMM hükümeti yeniden savaş hazırlıklarına başladı.

10 Ağustos 1920 tarihinde Fransa’da ParAtatürk İzmir İktisat Kongresi’nde, görüşmeleri şöyle yorumlar: “Konferanstaki muhataplarımız bizimle 3-4 senelik değil, 300-400 senelik hesapları görüşüyorlar. Osmanlı Devletinin tarihe karıştığını, yeni Türkiye’nin varlığını, bunu kuran milletin çok azimkar, imanlı ve celadetli olduğunu, tam bağımsızlık ve millî egemenlikten zerre kadar fedakârlık yapamayacağını hâlâ anlamamışlardır”. Giderek sertleşen görüşmeler 4 Şubat 1923’te kesildi. İsmet Paşa oteline döndü ve neler olduğunu soran gazetecilere, “Ne olacak, hiç. Esaret altına girmeyi kabul etmedik” dedi. TBMM Hükümeti yeniden savaş hazırlıklarına başladı. Savaş plânı tüm ordu birliklerine dağıtıldı. Heyet-i Vekile Başkanlığından Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi’ne gönderilen, 6 Mart 1923 tarihli yazıda, şunlar yazılıdır: “İtilâf Devletlerinin Lozan Konferansı sonucu olarak Heyetimize sundukları proje, bağımsızlığımızı ihlal edecek şartları ihtiva ettiğinden kabul edilmemiştir. İtilâf Devletleri bu projenin aynen kabulünde ısrar ettikleri halde meydana çıkacak sonuçların sorumluluğundan kurtulmamız, pek mühim ve hayati olan Musul meselesinin belli bir sürede halli ve mali ve ekonomik ve idari meselelerde millet ve memleketimizin hayati hakları ve bağımsızlığının tam ve emin olarak elde edilmesi ve barıştan sonra işgal altındaki bölgelerimizin süratle tahliyesi esasları dahilinde barış teşebbüslerine devam edilmesi için Hükümete büyük çoğunlukla yetki verilmiştir.”
İngiltere ne kendi halkını ne de Müttefiklerini savaşa razı edebildi. Artık barış isteniyordu. 23 Nisan 1923’te başlayan görüşmelerde artık İngiltere’nin uzlaşmaz temsilcisi Lord Curzon yoktu. 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı. Bağımsızlık Savaşımız bitmişti. Yenik uluslar arasında kendisine dayatılan antlaşmayı reddedip savaşan ve yeni barış antlaşmasını imzalatan sadece bizdik.
Mustafa Kemal, “Lozan, Türk Milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr’le tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın sonunu ifade eden bir belgedir” sözleriyle bu Antlaşmayı yorumladı.
Lozan’la Türk ulusu hâlâ devam eden bir barış dönemine başladı. Yeni Türk Devleti tanındı, bağımsız devletler arasındaki yerini aldı. Son zamanlarında artık siyasi, adli ve mali egemenliğini yitirmiş, Sevr’i imzalamış Osmanlı Devleti yabancılara ve gayrimüslim uyruklarına tanıdığı kapitülasyon ve imtiyazlarla birlikte tarihe gömüldü. Lozan’la kazanılanlar değerlendirilirken Sevr’le neler kaybettiğimiz unutulmamalıdır. Lozan’da masaya oturan yeni devletin, art arda girilen savaşlarda gençlerini yitirmiş yoksul nüfusu, harap toprakları, yorgun (ama herşeye rağmen savaşa hazır) ordusu vardır. Savaşlar tüm kaynaklarımızı yok etmiştir. Ama Kurtuluş Savaşı ve Lozan’da verilen büyük mücadelede başarılı olunmuştur. Sevr’e razı olan, teslimiyetçi, yalvaran tutum, yerini Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren, gerekirse tekrar savaşa hazır yürekli insanlara bırakmıştır. Türk ulusu huzur içinde yaşayabileceği yurdunu her şeyi göze alarak büyük fedakârlıklarla kurtarmıştır. Türkleri bir ulusa dönüştürmeyi başaran, savaşı ve barışı planlayan, uygulayan, gerçekleştiren Mustafa Kemaldir.
Lozan, I. Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmalardan tek ayakta kalandır.
Sevr’in karanlığı Lozan’ın aydınlığına, köleliği hürriyete, sömürgesi bağımsız devlete dönüşmüştür.
Atatürk, her alanda yaptığı devrimlerle Lozan’la kavuştuğumuz bugünkü sınırlarımız içinde silik bir yığının parçası olmayan, kadınıyla, erkeğiyle en ileri ve uygar ülke vatandaşlarıyla eşit hak ve özgürlüklere sahip, önlerine gelişmeleri için hiçbir kıstasla engel konmayan, gelişime açık, “fikri hür vicdanı hür” insanların yaşadığı bir Cumhuriyet kurmuştur.

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/sevri-bilmek-lozani-anlamak-99830h.htm

Print Friendly

Leave a Reply