ZAFERİN ADI TELGRAF TELLERİ

Yurtsever telgrafçılar O’nun uğruna canlarını hiçe sayarak çalışmışlardır.

Yabancı bir muhabir savaştan sonra Mustafa Kemal Atatürk’le yaptığı mülakatta; “Zaferi Nasıl Kazandınız?” diye sorduğunda Atatürk’ten şu cevabı alır: “TELGRAFIN TELLERİYLE”…
Bir dönemler haberleşme mektup, telefon, telgraf sistemiyle gerçekleştirilirdi. O da bin bir meşakkatle. Mektup dediğiniz zaman, adi posta veya acele uçakla ibaresine rağmen yerine ulaşması üç gün ile bir haftayı gözden çıkarmanız gerekirdi. Telefon ise santral memurelerine görüşmek istediğiniz il ve numarayı yazdırır, normal tarifeyi seçerseniz işiniz şansa kalmıştı, acele ve yıldırım tarifelerini seçtiğinizde biraz daha şanslı sayılır gün içinde görüşebilirdiniz. Bunların dışında bir haberleşme aracı da telgraf denen bir sistemdi. Telgraf için çok yüzeysel olarak kısa bir bilgi vermekte yarar var: Telgraflar sözcük sayısına göre ücretlendirilirdi. Bu yüzden meramınzı kısa ve öz olarak olabildiğince maksimum kelimelerle anlatmanız gerekirdi ki fazla ücret ödemeyesiniz. Telgrafın karşı tarafa ulaşma hızları bakımından farklı türleri vardı. Bunlar; 1. ELT. 25 sözcüğe kadar toptan fıks bir ücrete tabidir. En ucuz, ancak en geç ulaşan telgraf türüdür. 2. Normal telgraf. 3. Acele telgraf. 4. Yıldırım telgraf 5. Lüks telgraf. Nişan ve düğün gibi kutlamalar amacıyla çekilir. Bütün bu tabirlerin; çağımızın modern iletişim araçlarını kullanan gençlerimiz için elbette birşey ifade etmediğini biliyorum. Ancak gençlerimizin şunu bilmelerini istiyorum ki Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, İstiklal Savaşı sırasındaki tek haberleşme aracı TELGRAF idi.
Bu kısa bilgiyi verdikten sonra telgraf sisteminin İstiklal Savaşımızdaki yerini, muhtelif kaynaklardan derlediğimiz bilgiler ışığında aktaralım.
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında, dönemin en ileri haberleşme aracı olan telgrafla yürütülen çok çetin bir kavganın rolü inkar edilemez. Fatsalı Halim Efendi, Telgrafçı Hamdi Bey gibi çok sayıda isimsiz telgrafçı, İstanbul’daki İngiliz haberalma kaynaklarının her türlü baskı ve kuşatmasına karşı çıkarak Anadolu’ya gizli bilgileri sızdırmıştır.
Mustafa Kemal, savaşın seyrini, haberleşmenin başında bulunarak, bilgi akışını izleyerek kontrol altına almış, dönemin en hızlı iletişim imkanını kullanarak zamanın en çağdaş teknolojisinden yararlanmıştır.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesini, vali ve ordu komutanlarıyla yaptığı eşgüdümü telgrafla gerçekleştirmiş, Saray’a karşı geliştirdiği stratejiyi kendisine bağlı telgrafçılarla yürütmüştür. Posta-Telgraf idaresinin İngilizlerin elinde olmasına karşın, en olumsuz koşulların aşılmasını isimsiz kahraman telgrafçılarla başarmıştır.
Telgraf hatlarının tahrip edildiği, telgrafhanelerin basılıp dağıtıldığı bir ortamda yurtsever telgrafçılar, Mustafa Kemal’in hizmetinde yer almış; O’na bilgi aktarabilmek, iletilerini yerine ulaştırabilmek uğruna canlarını hiçe sayarak çalışmışlardır.

Atatürk’e hayranlığım yağmurlu bir gecede böyle başladı işte…

Osmanlı Harbiye Bakanı Süleyman Şefik Paşa’nın, kolorduların kendi aralarında şifreli telgraf gönderemeyeceklerine ilişkin yasağına, Kâzım Karabekir Paşa, “Seferber düşmana karşı askeri sırları açıklamanın kanunlara göre cezası idamken, siz askeri sırların açıklanması emrini veriyorsunuz.
Bilcümle kumanda makamlarının da hudutlara varıncaya kadar şifre muhaberatının men edilmesi, ancak Ermenistan’ın ve mevcudiyetimize düşman olanların menfaatine kaydedilebilir” şeklinde karşı çıkmıştır.
Yine Ali Fuat Paşa, Şefik Paşa’yı telgraf başına çağırtarak kendisine ihtarda bulunmuş ve şifre yasağının 24 saat içinde kaldırılmasını, aksi takdirde bütün postaneleri askeri işgal altına alarak şifre ile haberleşmeye devam edileceğini bildirmiş ve bu uyarıya bütün kolordular destek vermişlerdir. Düşman yandaşlığının ezici baskı ve teslimiyet ortamında az sayıda telgrafçı, savaşın iletişim kanallarının açık kalması için mücadele etmiş, kesilen telleri onarmış, direkleri yenilemiş, postaneleri İngiliz işgaline, kontrolüne karşı canıyla korumuş, Atatürk’ün “telgraf savaşı”na cepheden katılmıştır.
19 Mayıs 1919’da Samsun’da yaşanan bir olayı, o olaya şahitlik etmiş Samsun’da görevli bir telgraf memurunun, rahmetli Ali Remzi Coşkuner’in ifadesiyle aktaralım…
“Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zamanlar paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi. Mustafa Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa kalktım.
– Buyurun Paşam.
– Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor dedi.
– Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!
– Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.
Ceketin cebinden ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.
-“Sen ölürsen ben de ölürüm” dedi.
Elimi bırakması için söylediğim ısrarlı sözlere aldırmadı, elimi uzun süre bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur, Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi, yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı. Bir kağıda çabucak şifreli bir şeyler yazdı. Havza’ya iletmemi söyledi. Amasya ile de istediği konuşmayı yaptı, sonra;
“Oh çok şükür, şimdi vatan kurtuldu.” dedi ve maiyetiyle gitti.
Birden aptallaşmıştım. Oturduğum yerden kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyan bir kişiydi. Fes kapmaya, mevki elde etmeye gelmiş biri olamazdı. O bir gerçek vatanseverdi, Atatürk’e hayranlığım yağmurlu bir gecede böyle başladı işte…”

Paşa bu telgrafında, yönetimi kendi eline aldığını, bildirdi.

Kurtuluş Savaşı Kahramanı Telgrafçı Manastırlı Hamdi
1891 yılında Manastır’da dünyaya geldi. Hamdi Martonaltı’nın babasının ismi Ahmet Efendi, annesinin ismi ise Habibe Hanım’dır. Ahmet Efendi Manastır’da varlıklı bir ailenin çocuğudur. Manastır’da “Ağalar” diye anılırlardı. Hamdi Bey, ilk eğitimini annesinden aldı. 1911 yılında Dere-i Bala Kasabası’nda telgrafçılığa başladı. 1912 yılında Sırp işgal ve zulmünün artması üzerine babası Ahmet Efendi Manastır’daki geniş topraklarını ve evini bırakarak eşi Habibe, kızı Münevver ve oğlu Hamdi Bey ile birlikte İstanbul’a göçtü.

Aile Üsküdar’ın Tabaklar Mahallesinde bir ev bularak buraya yerleşti. Ardından aile reisi Ahmet Bey vefat etti ve kızı Münevver evlenerek Manastırlı Hamdi’yi annesi ile baş başa bıraktı. Manastırlı Hamdi Bey; günlerce iş aradıktan sonra, 1919’da İstanbul Merkez Postanesi’nde telgraf memuru olarak göreve başladı.İş ahlakı, dürüstlüğü, çalışkanlığıyla kısa sürede kendini herkese sevdirdi.
O sırada ülke kaos içindeydi. Osmanlı ve müttefikleri yenilmişti; 30 Ekim 1918’de de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, İtilaf devletlerinin savaş gemileri, İstanbul limanına gelip demirlemişlerdi… 1919’un sıcak bir Temmuz gecesi, Manastırlı Hamdi Bey nöbetteydi. Birden makinenin çalışmaya başladığını, Erzurum’un İstanbul’u aradığını fark etti. Hemen cevap verdi. Karşıdan, “İsmin ne?” sorusu geldi. Bu soruyu cevaplandırdıktan sonra, “Ben Mustafa Kemal” karşılığını duyunca çok şaşırdı. Manastırlı Hamdi Bey, Çanakkale Savaşları’ndaki Anafartalar komutanını çok iyi tanıyordu… Daha sonraları Manastırlı Hamdi Bey bu anısını aktarırken, “Onun adını duymamla birlikte yerimden fırlamam bir oldu. Elimde olmadan fesimi düzelttim, ceketimin düğmelerini ilikledim ve ‘Emredersiniz Paşam…’ cevabını verdim” demiştir.
Mustafa Kemal, Yıldız ile görüşmek istiyordu. Ancak bu konuda kendilerine kesin uyarı yapılmıştı. Müdüre danışmadan bu tür istekler cevaplandırılmayacaktı. “Bir dakika Paşam” mesajını çekerek müdürün yanına gitti. Ama müdür bu isteği hem de kızgınlıkla, olumsuz karşıladı. Hamdi Bey dönüp Mustafa Kemal’e durumu bildirdi. Ama vatanın kurtuluşu için çalıştığını bildiği Paşa’ya yardımcı olamamak onu kahrediyordu. Sonunda çözümü buldu: “Paşam, müdür Yıldız’ı bağlamama muhalefet ediyor. Bana yazdırınız. Ya emniyetli bir adamla gönderirim ya da kendim götürürüm…” Mustafa Kemal Paşa ısrar etmedi ve Ayan Meclisi’nden Fuat Paşa’ya verilmek üzere, mesajını yazdırdı. Paşa bu telgrafında, ülkenin yönetimini kendi eline aldığını, İstanbul Hükümeti ile ilgisini kestiğini bildirdi. Ayrıca sadrazamın da görevden çekilmesini istiyordu.

Manastırlı Hamdi edindiği bilgileri sürekli olarak Paşa’ya aktarıyordu.

Manastırlı Hamdi Bey, Mustafa Kemal ile işte böyle tanışmıştı. Mesajını da bizzat kendisi götürüp Fuat Paşa’ya verdi. Cevabı da Paşa’ya aktardı. O günden sonra da, aralarında ilginç bir ilişki oluştu.

Manastırlı Hamdi, İstanbul’da ne olduysa gizlice Paşa’ya aktarıyordu. Mustafa Kemal Paşa onun bu hizmetinden çok memnundu.
Temmuz 1919’da başlayan bu görüşmeler 16 Mart 1920 gününe kadar sürdü ve o gün birden kesildi. Mustafa Kemal 16 Mart 1920 günü saat 10.00 sıralarında, Ankara Telgrafhanesi’nde, adına geçilen telgraf metnini okurken oldukça düşünceliydi. Bir yanlışlık olup olmadığını anlamak için, metni bir kez daha okudu: “Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu İngilizler bastı. Oradaki askerlerle çarpışarak neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgi için arz olunur. Manastırlı Hamdi.” Mustafa Kemal, bu telgrafın altına, ‘Çok acele kolordulara benim imzamla gönderiniz’ kaydını yazdı ve görevlilere verdi. Bu sırada Manastırlı Hamdi bilgi vermeyi sürdürüyordu: “Bizim en güvendiğimiz bir arkadaşımız, yalnız o değil herkes, yani her gelen söylüyor. Şimdi de Harbiye Nezareti’nin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu Telgrafhanesi’nin önünde İngiliz askerleri olduğunu söylediler. Fakat telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri meçhuldür.” İstanbul Merkez Postanesi telgrafhanesinden Manastırlı Hamdi Bey, edindiği bilgileri aktarmaya devam ediyor; ama arada bir, yazışma kesiliyordu. Bu sırada, Harbiye Telgrafhanesi’nden memur Ali de Ankara’yı buldu ve o da bilgi vermeye başladı: “Sabahki İngilizlerin baskınında altı şehit ve on beş yaralı var. Nezarete giriyorlar. Nizamiye kapısına… Teli kes. İngilizler buradalar.” Mustafa Kemal daha fazla bilgi istiyor ve bekliyordu. İşgal yerel miydi, yoksa bütün İstanbul’u mu kapsıyordu? Silahlı bir karşı koyma olmuş muydu, yoksa bir baskın tarzında mı olmuştu her şey? Bu sorulara cevap ararken Manastırlı Hamdi Bey olayları aktarmaya devam ediyordu: “Paşa Hazretleri, Harbiye Telgrafhanesi’ni de İngiliz deniz askerleri işgal edip teli kestiği gibi, şimdi bir taraftan Tophane’yi işgal ediyor diğer taraftan da zırhlılardan asker çıkarıyorlar. Durum vahimleşiyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit ve 15 yaralımız vardır. Paşa hazretleri emirlerinizi bekliyorum…” Durum apaçık ortadaydı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İstanbul’u yarı örtülü işgal altına alan düşman, gittikçe güçlenen milliyetçi akımları söndürmek, vatanseverlere gözdağı vermek için kenti, hem de kan dökerek tam anlamıyla işgal ediyor, bütün stratejik noktalar düşman eline geçiyordu.
Dışarıda düşman askerleri kol gezerken büyük bir cesaretle görevini sürdüren Manastırlı Hamdi Bey yeniden devreye girdi: “Sabahleyin bizim askerler uykuda iken İngiliz deniz erleri karakola gelip işgal etmişler. Askerimiz uykudan şaşkın kalkınca çarpışmaya başlanıyor. (Bu bilgi yanlış aktarılmıştır. Şehzadebaşı Karakolu’nda çarpışma olmamış, askerler uyurken şehit edilmiştir.)

Mustafa Kemal’in emrine girecek bu vatan için canını verecekti.

Neticede bizden 6 şehit, 15 yaralı olup, bunun üzerine tasavvur ettikleri melanete başlayıp hemen zırhlılarını rıhtıma yanaştırarak Beyoğlu cihetini ve Tophane’yi, sonra bir taraftan da Harbiye Nezareti’ni işgal etmişler.” “Hatta şimdi ne Tophane ne de Harbiye Telgrafhanesi’ni bulmak kabil oluyor. Şimdi de haber aldığıma göre, Derince’ye kadar işgal genişliyormuş efendim.” “İşte Beyoğlu Telgrafhanesi yok, orasını da işgal ettiler galiba. Allah korusun. Burasını da (İstanbul Postanesi) işgal etmesinler. İşte Beyoğlu telgraf müdürleri, memurları geldiler. Onları kovmuşlar. Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım efendim.” Mustafa Kemal de, hattın kesilmesinden endişe ederek Manastırlı Hamdi Bey’e şu talimatı verdi: “Hamdi oğlum, benim imzamı kullanarak Edirne’ye Cafer Tayyar Bey’e, Bandırma Kolordu Komutanı Yusuf İzzettin Paşa’ya, İzmir Kumandanlığı’na vaziyeti haber ver. Sonra da durumu bana bildir…” Kısa bir süre sonra Manastırlı Hamdi Bey, emrin yerine getirildiğini bildiriyordu ki, hat kesildi ve bir daha da haber alınamadı… Ne olmuştu? Büyük Postane de işgal mi edilmişti? Ya Manastırlı Hamdi Bey; o da görev başında, Mustafa Kemal’in emrini yerine getirirken mi yakalanmıştı? İngilizler, milletvekillerinden kimseyi tutuklamış mıydı? Mustafa Kemal, bu soruların cevabını daha sonra alacak, İngilizlerin kentte Kuvayı Milliye taraftarlarını topladığını, ayrıca Meclisi Mebusan’a giderek Kara Vasıf ve Rauf (Orbay) beyleri tutuklandığını öğrenecekti. Ama Manastırlı Hamdi Bey’den hiçbir haber yoktu… Paşa ile maiyeti, bu durumu postanenin işgal edilmiş olmasına bağladılar; ama işin aslı öyle değildi. Manastırlı Hamdi Bey, Mustafa Kemal’in talimatlarını yerine getirmek için önündeki kağıtlara yazmış, bu sırada nöbeti devredeceği arkadaşı da yanına gelmişti. Bu kişi Padişah yanlısı, arkadaşları arasında sevilmeyen bir insandı. Nitekim masaya bir göz atıp Mustafa Kemal’in adını görünce, hemen ortadan kaybolmuştu… Manastırlı Hamdi Bey de yaptığı hatanın farkına varmıştı. Bu kağıtların amirinin eline geçmesi, kendisi için bir idam hükmü demekti. Bir an bile tereddüt etmeden kağıtları yırtıp yemeye başladı. Birkaç dakika sonra kapı açıldı, içeri nöbeti devredeceği kişiyle birlikte tanımadığı bir şahıs girdi. Manastırlı Hamdi Bey’e adını, görevini sorduktan sonra kendini tanıtarak ’Umum Müdür’olduğunu söyledi ve “Mustafa Kemal’in telgrafını ver…” diye bağırdı. Manastırlı Hamdi Bey ise, soğukkanlılığını koruyarak böyle bir telgraf olmadığını söyledi. Umum Müdür ve ihbarcı masanın üstünü alt üst ettiler, çekmecelere baktılar, hiçbir şey yoktu. Manastırlı Hamdi Bey’i suçlayacak ne bir delil vardı, ne de bir iz… Buna rağmen birkaç dakika sonra Manastırlı Hamdi Bey’e görevine son verildiği tebliğ edildi. Hiç beklemediği anda işsiz kalan, ancak canını kurtardığı için buna da şükreden Manastırlı Hamdi Bey, kesin kararını vermişti: İstanbul’da yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Ankara’ya gidecek, Mustafa Kemal’in emrine girecek, gerekirse bu vatan için canını verecekti.

Güvertedeki kiraz küfelerinin arasına gizlenerek Mudanya’ya gitti.

Üsküdar’daki annesini kız kardeşine emanet ettikten sonra Hamdi Bey, Anadolu’ya geçmek isteyen vatanseverlere yardımcı olduğunu öğrendiği Paşabahçe gemisi kaptanıyla görüştü. Paşabahçe gemisi Mudanya’ya çalışıyordu. Yunan işgali altında olmasına rağmen, Mudanya’dan Ankara’ya gitmek mümkün olabilirdi. Gemiye ateşçi olarak giren Hamdi Bey, bir aksilik olmadan Mudanya’ya ulaştı. Mudanya Yunan askeri kaynıyordu. Dikkati çekmemeye çalışarak bir vasıta ile Bursa’ya geçen Hamdi Bey, buradan Mustafa Kemal’e telgraf çekerek kaçak olarak Bursa’ya geldiğini, emirlerini beklediğini bildirdi. Ama buraya kadar iyi giden şansı sanki birden yüz çevirmişti. Bursa’da Paşa’dan gelecek cevabı beklerken “Mustafa Kemal’in casusu” olduğu gerekçesiyle yakalandı ve İngilizlere teslim edilmek üzere bir vapurla İstanbul’a gönderildi. Manastırlı Hamdi Bey, yol boyunca kaçmak için çare arayıp durdu. Bu gidişin sonu ölümdü.

İngilizler daha önce yaptıkları açıklamalarda Mustafa Kemal’e yardım ve yataklık yapanların idam cezasına çarptırılacağını açıklamışlardı. Üstelik İstanbul’da Rumeli yakasında Fenerlerden, Anadolu yakasında Pendik’ten öteye gidecekler için ’vize’zorunluluğu vardı. Vizesiz, izinsiz ve Mustafa Kemal’le haberleştiği belirlenmiş bir şahıs olarak, idam mangasının önüne çıkarılması kuvvetli bir olasılıktı. Onun için ne yapıp, edip kaçması şarttı. Gemi akşam saatlerinde İstanbul limanına vardığı zaman, Manastırlı Hamdi beklediği fırsatı buldu. Mürettebat yük ve yolcu indirmeyle meşgul iken, geminin arkasına giderek kendisini iskeleye fırlattı. Daha sonra uçarcasına koşmaya başladı. Kurtulmuştu. Son vapurla Üsküdar’a, annesinin evine gitti. Annesi, hayatından umut kestiği Hamdi Bey’i karşısında sağ salim görünce çok sevindi. Bu arada, Hamdi Bey’in bilmediği gelişmeler olmuştu. Mustafa Kemal, Manastırlı Hamdi Bey’in tutuklandığını öğrenir öğrenmez gemiden çıkarılması için 56. Fırka Komutanı Bekir Sami Bey’e telgraf çekmiş, Bekir Sami Bey girişimde bulunduğu zaman geminin Mudanya’dan ayrılmış olduğu anlaşılmıştı. Bunun üzerine İstanbul’daki gizli teşkilatla temasa geçilerek Manastırlı Hamdi Bey’in Anadolu’ya kaçmasına yardımcı olunması istenmişti. Manastırlı Hamdi, birkaç gün dinlendikten sonra Kuvayı Milliye’nin İstanbul’daki gizli teşkilatının da yardımıyla, yine Mudanya’ya gidecek bir gemi buldu. Geminin ihtiyatlı kaptanı onu kiraz küfelerinin arasındaki bir küfeye gizledi, üstünü de küfelerle örttü. Her an geri çevrilme endişesi içinde, ama olaysız bir yolculuktan sonra, Mudanya’ya ayak basan Hamdi Bey, yine 56. Fırka Komutanlığı’na gitti. Fırka’nın komutanı Bekir Sami Bey valiyle birlikte Eskişehir’e gitmişti. Komutan Vekili Hüseyin Avni Bey, bir araba tahsis ederek yola çıkmasını sağladı. Yolda Hamdi Bey, Eskişehir’den dönmekte olan Bekir Sami Bey ile karşılaştı. Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal’in gönderdiğini söyleyerek bir zarf içinde, kendisine 250 lira verdi ve Ankara’da beklendiğini bildirdi.

Soyadı yasası çıkınca Atatürk ona ’Martonaltı’ soyadını münasip buldu.

Bilecik üzerinden trenle Ankara’ya ulaşan Manastırlı Hamdi, geçici olarak Ziraat Okulu’nda yer alan Heyeti Temsiliye Karargâhı’na gitti; Mustafa Kemal’in çalıştığı odaya alındı. Odada, ayakta duran iki kişi vardı: Biri üniformalı, diğeri sivil giyimliydi. Manastırlı Hamdi Bey, ikisini de tanımıyordu. Acaba bunlardan hangisi Mustafa Kemal idi?..

Mustafa Kemal, onun bu düşüncelerini anlamış gibi, ona doğru bir adım attı ve elini uzatarak “Hoş geldin oğlum” dedi. Daha sonra İsmet Paşa’ya dönerek: “İşte kahraman çocuğumuz Manastırlı Hamdi. Büyük hizmetlerini gördük. Sevgimize layıktır” dedi. Mustafa Kemal, daha sonra onu oturtarak başından geçenlerin öyküsünü dinledi. Yemeğe alıkoydu. Sofraya her gelen, üzerinde hâlâ kiraz küfelerinin izleri olan Manastırlı Hamdi’yi görünce şaşırıyor, sanki ‘Aman değmesin’ der gibi, uzağından geçiyorlar. Ama hepsinde de bir merak!.. Kim bu üstü başı dökülen genç adam? Neden Paşa, başköşeye oturtmuş bu adamı? İyi de Ata’nın huzuruna böyle de çıkılmaz ki diye düşünürlerken, bu durum Atatürk’ün dikkatini çekmiş olmalı ki, ‘Efendiler,’ diyor; ‘Şu yaklaşmak istemediğiniz kişiyi tanıyor musunuz?.. Bu kahraman adam, Manastırlı Hamdi’dir. Pek azımızın görebildiği büyük hizmetler yapmıştır. Kendisine hürmet ve muhabbet borçluyuz.’ O zaman sofradakiler adeta ayaklanıp, dilleniyorlar. ‘Hoş geldiniz’ sözleri birbirini izliyor… Ulu Önder; yemekten sonra karargâhta Manastırlı Hamdi için bir telgrafhane kurulmasını istedi. Manastırlı Hamdi bu isteği yerine getirerek Mustafa Kemal’in telgrafçısı oldu. Paşa’nın büyük önem taşıyan mesajları, hep onun maniplesinden yurda dağılıyor, yine vatanseverlerin mesajları buraya geliyordu… İsmet Paşa, Batı Cephesi Komutanlığı’na atandığı zaman karargâhı için bir telgrafçı gerekmişti. En uygun aday da Manastırlı Hamdi Bey’di. İsmet Paşa bu isteğini Mustafa Kemal’e ilettiği zaman, “Ben Hamdi’ye karışmam, o istediği şekilde çalışır, gönlünü edebilirsen götür” cevabını verdi. Manastırlı Hamdi Bey de İsmet Paşa’ya hayır diyemedi. Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktaları arasında sayılan I. ve II. İnönü zaferlerinin müjdesini, top sesleri arasında, karargâhtan Ankara’ya ulaştıran, Manastırlı Hamdi Bey olmuştu. Meclis Başkanı Mustafa Kemal’in kutlama mesajını da (Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz!) alıp İsmet Paşa’ya ulaştıran yine Manastırlı Hamdi Bey idi…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Manastırlı Hamdi Bey çeşitli görevlerde bulundu, daha sonra evlenerek Konya’ya yerleşti. Bu arada İstiklâl Madalyası ile taltif edilmiş, soyadı yasası çıktıktan sonra da, Atatürk Manastırlı Hamdi Bey’e, İstanbul’un işgalini anımsatan ‘Martonaltı’ soyadını vermişti. Manastırlı Hamdi Bey, savaş bitip Cumhuriyet ilan edildikten sonra, terfi ettirilerek, Akşehir telgraf memurluğuna atanıyor. Orada iki yıl görev yaptıktan sonra, Ankara Yenişehir Postanesi Müdürü oluyor. Bu arada sağlığı bozuluyor. Bir süre tedavi gördükten sonra, kendi isteğiyle Konya İstasyonu’na birinci sınıf memur olarak atanıyor ve bu görevdeyken de emekli oluyor.

Atatürk, İstanbul’un işgalini anlattıktan sonra, Hamdi Bey’e teşekkür eder.

Hamdi Bey, bu arada Konyalı öğretmen Nesibe Hanım ile evleniyor; bu evlilikten Cenan, Emel ve Cantez adlarında ikisi erkek, biri kız üç çocukları oluyor. Atatürk, çıktığı yurt gezileri sırasında Konya’ya uğradıkça, Manastırlı Hamdi Bey de karşılayıcılar arasında yer alırdı. Bir gelişinde, onun küçük oğlu Cenan’ı görünce, ‘Oğlum Hamdi, bu çocuk çok zeki, bunu bana ver ben okutayım’ demiş, ancak annesi çok düşkün olduğu için, çocuğunu Gazi’ye vermemişti. Gazi bu hareketten hiç alınmamış; ‘Ana kalbi bu; madem öyle istiyorsunuz, öyle kalsın’ demiş, Konya’dan ayrıldıktan sonra da küçük Cenan’ın öğrenimi için her ay belirli bir miktar para göndermişti. Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü de Manastırlı Hamdi Bey’e ilgisini sürdürdü. Hastalığı sırasında onunla yakından ilgilendi, tedavi ettirdi. Manastırlı Hamdi Bey, 9 Aralık 1945 günü, çok sevdiği Mevlana’nın kenti Konya’da vefat etmiştir.

Mustafa Kemal, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’de, 15-20 Ekim tarihleri arasında yapılan ikinci kongresinde, o dönemde ‘Büyük Nutuk’ diye adlandırılan söylevini okur. Nutuk’ta Gazi, İstanbul’un işgalini anlattıktan sonra, kendisine bu acı olayı bildiren telgrafçı Manastırlı Hamdi Bey’e şöyle teşekkür eder: ‘Bu hamiyetli ve cesur Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı İstanbul’da geçen bu acı olayları öğrenmek için, kim bilir ne zamana kadar bekleyip duracaktık. İstanbul’da bulunan nazır, milletvekili, komutan ve teşkilatımız adamları içinden, bir kişinin çıkıp da, zamanında bize haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki hepsini heyecan ve çarpıntı kaplamıştı. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş oldukları yargısına varmak, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi sonradan Ankara’ya gelerek karargâhımız telgraf memurluğu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü, burada açıkça söylemeyi millî ve vatan görevlerinden sayarım.’

Atatürk’ün gizli telgraf hattı

Bu arada geçtiğimiz yıllarda Sirkeci Postanesi’nin bodrumunda Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz işgali altındaki İstanbul’dan ’çok önemli mesajları’aldığı gizli telgraf hattının bulunduğu haberi basında yayımlandı. Bununla ilgili bilgiyi paylaşalım…
Arkeologlar, savaşın kaderini belirleyen bu gizli hattın tarihi hat olduğunu tescilledi.
PTT Genel Müdürlüğü, postacılar tarafından yıllardır efsane olarak anlatılan ‘Atatürk’ün gizli telgraf hattını’ sonunda ortaya çıkardı. İstanbul’dan Kurtuluş Savaşı’nın kaderini değiştiren mesajların gönderildiği gizli telgraf hattı, Sirkeci Postanesi’nin bodrumunda bulundu. PTT Genel Müdürlüğü’nün oluşturduğu tarih komisyonu, bodrum katında inceleme başlatmıştı.

Savaşın seyrini, haberleşmenin başında bulunarak, kontrol altına almış oldu.

Diğer ucu belirsiz
Yapılan araştırmalarda ucu kesilmiş eski bir hat bulundu. Bu hattın da söz konusu efsanevi hat olduğunu düşünen komisyon, tescil için Türk İslam Eserleri Müzesi’nden yardım istedi. Hattı inceleyen Türk İslam Eserleri arkeologları, bunun söz konusu tarihi hat olduğunu tescil etti. Arkeologlar yaptıkları uzun çalışmaların ardından bulunan hattın Kurtuluş Savaşı yıllarında kahraman Türk postacılar tarafından çekilen tarihi hat olduğunu belirledi. Ancak kalın duvarlarla çevrili 100 yıllık postane binasında yapılan incelemede hattın diğer ucuna ulaşılamadı. Kurtuluş savaşımızda çok önemli yere sahip olan o hat koruma altına alınacak.

İşgal günleri
16 Mart 1920 günü İstanbul’un işgal edilmesiyle birlikte İngiliz askerleri Sirkeci Postanesi’ni de ele geçirmişti. Her posta memuruna da Ankara’da bulunan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına İstanbul’dan mesaj gitmemesi için bir İngiliz askeri dikti. Buna rağmen İhsan Pere ve arkadaşları canları pahasına postanenin ikinci kat muhabere salonundan bodrum katına gizli bir telgraf hattı çekmeyi başardı. Buradan da Ankara’ya çok önemli mesajları geçtiler.
Kuvayi milliyeci telgrafçılar
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında, dönemin en ileri haberleşme aracı olan telgrafla yürütülen çok çetin bir kavganın rolü yadsınamaz.
Fatsalı Halim Efendi, Telgrafçı Hamdi Bey gibi çok sayıda isimsiz telgrafçı, İstanbul’daki İngiliz haberalma kaynaklarının akıl almaz baskı ve kuşatmasını kırarak Anadolu’ya gizli bilgileri sızdırmıştır.
Mustafa Kemal, savaşın seyrini, haberleşmenin başında bulunarak, bilgi akışını izleyerek kontrol altına almış, dönemin en hızlı iletişim olanağını kullanarak zamanın en çağdaş teknolojisinden yararlanmıştır.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesini, vali ve ordu komutanlarıyla yaptığı eşgüdümü telgrafla gerçekleştirmiş, Saray’a karşı geliştirdiği stratejiyi kendisine bağlı telgrafçılarla yürütmüştür. Posta-Telgraf idaresinin İngilizlerin elinde olmasına karşın, en olumsuz koşulların aşılmasını isimsiz kahraman telgrafçılarla başarmıştır.
Telgraf hatlarının tahrip edildiği, telgrafhanelerin basılıp dağıtıldığı bir ortamda yurtsever telgrafçılar, Mustafa Kemal’in hizmetinde yer almış; O’na bilgi aktarabilmek, iletilerini yerine ulaştırabilmek uğruna canlarını hiçe sayarak çalışmışlardır.
Osmanlı Harbiye Bakanı Süleyman Şefik Paşa’nın, kolorduların kendi aralarında şifreli telgraf gönderemeyeceklerine ilişkin yasağına, Kâzım Karabekir Paşa, ‘Seferber düşmana karşı askeri sırları açıklamanın kanunlara göre cezası idamken, siz askeri sırların açıklanması emrini veriyorsunuz.
Bilcümle kumanda makamlarının da hudutlara varıncaya kadar şifre muhaberatının men edilmesi, ancak Ermenistan’ın ve mevcudiyetimize düşman olanların menfaatine kaydedilebilir’ şeklinde karşı çıkmıştır.

Az sayıda telgrafçı Atatürk’ün ’telgraf savaşı’na cepheden katılmıştır.

Yine Ali Fuat Paşa, Şefik Paşa’yı telgraf başına çağırtarak kendisine ihtarda bulunmuş ve şifre yasağının 24 saat içinde kaldırılmasını, aksi takdirde bütün postaneleri askeri işgal altına alarak şifre ile haberleşmeye devam edileceğini bildirmiş ve bu uyarıya bütün kolordular destek vermişlerdir.

Düşman yandaşlığının ezici baskı ve teslimiyet ortamında az sayıda telgrafçı, savaşın iletişim kanallarının açık kalması için mücadele etmiş, kesilen telleri onarmış, direkleri yenilemiş, postaneleri İngiliz işgaline, kontrolüne karşı canıyla korumuş, Atatürk’ün ‘telgraf savaşı’na cepheden katılmıştır.
Yazı dizimizin bu bölümünde Doç. Dr. Mustafa Gül’ün Atatürk Araştırma Dergisi’nde yayımlanan Bir Telgraf Memurunun İfadesiyle Mütâreke Döneminde İstanbul-Anadolu Haberleşmesi adlı yazısından yaptığımız derlemeyi aktarıyoruz…
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Anadolu’nun muhtelif yerleri işgal edilmişti. Bu işgal zincirini devam ettiren gelişmelerin önemli bir adımı da İstanbul’da atılmış, 13 Kasım 1918 tarihinde Dolmabahçe önlerine gelen İtilâf Devletleri’ne ait bir donanma, İstanbul’un fiilen işgal edildiğini âdeta haber veren bir görüntü ortaya çıkarmıştı. İtilâf Devletleri’nin yetkilileri bu fiilî işgali her seferinde reddetmiş olmalarına rağmen, işgalin ortaya çıkarabileceği bütün unsurlar İstanbul’da tam anlamıyla belirmiş ve bu devletler artık bu fiilî işgali resmî bir işgale dönüştürmek için hemen bütün hazırlıklarını da tamamlamışlardı.
İstanbul’da çeşitli binalara yerleşen İtilâf askerleri; uzun bir bekleyişten sonra Anadolu’da başlayan millî direniş hareketleri ve İstanbul’daki gelişmeleri dikkatle izlemeye ve elde ettikleri bilgileri raporlar halinde ülkelerine bildirmeye başladılar. İtilâf hükümetleri ile İstanbul’daki temsilcilikleri arasında yoğun bir haberleşme trafiği devam etti.
Bu arada Anadolu’da Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılmış, Sivas Kongresi’nden sonra Amasya’da varılan mutabakat nedeni ile, yurtta seçimlerin yapılması ve Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin açılması, bir anlamda Anadolu’daki Kuvâ-yı Millîye hareketinin yönetimi olan Heyet-i Temsiliye ile İstanbul Hükümeti arasında ‘Amasya Protokolü’ ile kararlaştırılmış, yapılan seçimler neticesinde Müdâfaa-i Hukuk düşüncesine mensup bir çok kişi, bu arada Mustafa Kemal Paşa da son Osmanlı Mebuslar Meclisi’ne manevî bağlarla medyun bulunduğu Erzurum’dan milletvekili seçilmiştir.
Oluşan yeni Meclis’in İstanbul’da toplanması, Misâk-ı Millî Kararları’nı alıp, kamuoyuna bunları ilân etmesi ve İstanbul’daki Meclis’in Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarını aynen benimsemesi ve nihayet Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile İstanbul Hükümeti arasındaki yakın ilişkiler, İtilâf kuvvetlerini harekete geçirmiş, İstanbul’daki Meclis ile diğer millî kuruluşların dağıtılması yoluna gidilmiştir.

Benim vazifem, ancak gecelere mahsus Anadolu muhaberesi idi.

Bu arada, İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasındaki haberleşmenin kesilmesi için de gerekli müdâhalelerde bulunulmuştur. Bu haberleşmenin kesilmesi sırasında Harbiye Nezâreti Telgrafhânesi’nde görev yapan Mahmud (Ezan) Hoca’nın ele aldığımız bu hatırat metni, Mütareke İstanbul’unda İtilâf Devletleri temsilcileri ve askerlerinin müdâhalelerini ve İstanbul-Anadolu haberleşmesini aksettirmesi bakımından önemlidir.

Bu hatırat metni aslen Düzceli olan Kafkasya göçmenlerinden ve kasabanın eşrafından Hacı İshakoğlu Mahmûd (Ezan) Hoca tarafından anlatılmıştır. Mütâreke döneminin olaylarını yaşayan ve bir telgraf memuru olan Mahmûd Ezan’ın bu hatıratında ilgi çekici noktalar bulunmaktadır. Önemine binaen ifadesinde herhangi bir değişiklik yapmadan yorumsuz olarak metni sunuyoruz.
‘Ben seferberlikte İstanbul’da tahsilde iken asker olmuş ve Yıldız Telgraf Depo Taburu’nda güzide telgraf muhaberecisi olarak yetişmiş, mütarekeden sonra Harbiye Nezareti Erkân-ı Harbiye Riyaseti Telgrafhanesi’ne alınmıştım.
Telgrafhanede; İrfan, Ruhi namında iki askerî muhabereci ile ismini hatırlayamayacağım bir müdür çalışıyordu. İstanbul: İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altında idi. Bu sırada Anadolu halkına: Padişahın esir olduğu, hilâfetin ve İmparatorluğun tamamiyle çöktüğü, hükümet mefhumunun ortadan kalktığı şayi’aları dolayısiyle bütün maneviyatının düştüğü, halbuki vaziyetin böyle olmadığının Anadolu halkına iblâğı için bir heyeti nasihiye gönderilmesini tasvip ve hey’ete de Mustafa Kemal Paşa’nın riyaset etmesi tespit edilerek vapurla Karadeniz’e çıkmışlardı.
Uzatmayayım, Teşkilât-ı Millîye’ye başlandı. Sivas’ta Kongre namında bir mevki açıldı. İşte Kongre’nin telgrafhanesi de açıldı. Bu telgrafhane Harbiye Nezareti Erkân-ı Harbiye’si ile gizli münasebette idi. Sivas Kongre Telgrafhanesi ile Harbiye Nezareti arasındaki muhabereyi idare ediyorduk.
Bu vaziyet hemen anlaşılarak Harbiye Nezâreti Erkân-ı Harbiyye Riyaseti Telgrafhanesi’ni lağv ettiler. Sivilden askeriyeye alınan arkadaşlar vazife-i asliyyelerine döndüler. Ben de sivil elbise giydirilerek Harbiye Nezareti Mülkiye Telgrafhânesi’ne verildim.
Gece Kongre Telgrafhanesi’nden mütemadiyen şifreli telgraflar alınır, Beyoğlu’nda bulunan bir Fırka Komutanlığı’na gönderilir, ondan gelen cevabı yine şifre olarak yazardık.
Mülkiye Telgrafhanesi’ndeki memur ve hatta müdürleri bana çok emniyet bağladılar, gece nöbetlerini bana küçük bir ücretle bırakıp giderlerdi. Ücretle telgraf alır ve çeker, hesaplarını da makbuz dipleri ile verirdim. Ertesi gün mesai zamanında gelirler vaziyeti teslim ederdim.
Benim vazifem, ancak gecelere mahsus Anadolu muhaberesi idi. Gündüz boyunca gezerdim.

Düşman devletleri Anadolu’nun İstanbul’dan tecrit edilmesini istedi.

Sivas’tan İrtibat Zabiti namı ile bir yüzbaşı gönderildi. Beyoğlu’nda bilmem kaçıncı Fırka Komutanı ile temas eder ve gece yarıları gelerek gazete cesameti kadar şifreler yazdırırdı.

Hele hiç unutmam bir gece yarısı şifreleri Sivas Kongresi’ne yazdırmak için geldi. Hava yağışlı idi. Sivas’taki telgrafhanede elektrik yoktu. Pil kuvveti ile muhabere ediyorduk. Mesafe uzak, kuvvet gelmiyor. Hava nemli olduğundan telde kontakt oluyordu. Hat, nokta belli olmuyordu. Kulakla alındığı için hat, nokta belli olmayınca da anlaşılmıyordu. Yüzbaşı bey de sarhoştu, beni tahkir, tehdit ve bu vazifeye ehil olmadığımı tehkirane kelimelerle söyleyerek çok rencide etmişti. Makinadaki arızanın ne olduğundan bir bilgisi yoktu. Beni çok üzmüştü.
Teşkilât-ı Milliye muvaffakiyetle ilerliyordu. Kongre, Ankara’ya nakledildi. Yine muhabereye devam ediliyordu. Ankara’dan aldığımız şifrelerin imzası 20’nci Kolordu namını taşıyordu. İsim zikredilmiyordu.
Harbiye Nezareti’nde Seryaver Salih Bey vardı. Rütbesi Binbaşı idi. Millî hükümetin gizli temsilcisi oluyordu gibi bana geliyor. Çok halim selim bir zattı. Hiç bir acı kelimesini duymadım. İntizar salonunda bir pencere içerisinde kurulmuş muhabere makinası çalışmaktaydı.
Salih Bey, icabında beni çağrır Ankara ile muhabere ederdik. Kısa kısa şifreler yazdırırdı. Aldığı kısa kısa şifrelerin cevabını makinanın bulunduğu masada elini siper ederek, bakma diye tercüme eder ve cevaplandırırdı. İstanbul’da gerek askerî memurlar ve gerekse sivil memur ve hatta halkın ekserisi millî harekâta can ve gönülden taraftardılar. Fırsat buldukça her tehlikeyi göze alarak yardım ederlerdi. Anadolu’ya cephane, malzeme kaçırırlar ve Hilâfet Hükûmeti’nin her emir ve istekleri nazarı itibare alınmazdı. Düvel-i itilâf kuvvetleri ile işbirliği yapan Padişah Hükümetini bir düşman hükümeti sayarlardı. Bu vaziyeti anlayan düşman devletleri tamamiyle Anadolu Hükûmeti’nin, İstanbul Hükûmeti’nden tecrit edilmesine karar verdiler.
Bir gece yalnızdım. Kongre muhabere memuru, zannedersem Hamdi idi. Bu gece kat’iyyen makina başından ayrılmayacaksın. Paşa hazretleri makina başındadır, dedi.
Her saat başında ne var derdi ve bu gece fevkalâde bir vak’anın zuhurunun beklenmekte olduğunu, çok uyanık bulunmamın emir olduğunu söyledi.
Her saatte bir şey duydun mu deniyordu. Sabah vaktine bir-iki saat kala mitralyöz endah sesini duydum ve haber verdim. Acele tahkiki emir edildi. Bir fırka merkezi olan Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartımanı’nı İngilizler bastılar.
Nöbetçilerden birkaçının şehit edildiğini öğrendim ve böyle haber verdim. Daima etrafta göz-kulak olmamı tembih ettiler ve artık şafak da söktü.

Her gördüğümü yazmam ve son deme kadar ayrılmamam emredildi.

Güneş doğma raddesine gelmişti. Harbiye Nezareti’nin yangın kulesinin bulunduğu kapıdan işgal askerleri, mitralyözler, yüklü katırlar ve hasta sedyeleri ile birlikte girip, batı kapısından geçtiler. Meğer bunlar Harbiye Nezareti’nin etrafını kuşatmakta imiş. Bir müddet sonra aynı kapıdan 200 kadar asker geri dönüp doğruca nezaret kapısına varıp durdular. Artık her yer işgal edildiğinden deva’irin teslim edilmesi için tebliğ edilen nöbetçi zabitini dışarı koğdular. Ben görmedim amma, o nöbetçi zabitinin teessüründen kolunun damarını kesmek suretiyle intihara teşebbüs ettiğini ve figânla dışarı çıktığını işittim.
Bu ameliye sırasında nezaret avlusunun her köşesine makinalı silâhları hemen kurmuşlar ve her tehlikeye karşı emniyet tedbirlerini almışlardı. Budala herifler bilmiyorlardı, mukavemet edecek bir kuvvet yoktu. Kendileri müthiş bir kuvvetin zuhurundan korkuyorlardı. Bu korku yüzünden Letafet Apartmanı’nda zavallı askerleri şehit etmişlerdi. Bu olaylar mesai zamanının başlama vaktine kadar icra edilmişti. Bu olayları yalnız ben, Ankara’daki merkezdeki vazifeliye iletiyordum ve makine başında Mustafa Kemal Paşa bekliyordu.
Telgrafçı Hamit idi. İsmini böyle hatırlıyorum. Her gördüğümü yazmamı, son deme kadar makina başında durmamın emir edildiğini söyledi.
Daireye gelen memurlar bana muhabereyi bırak, senin yüzünden biz de mahvolacağız dedilerse de ben askerim, vazifemi son dakikaya kadar ifa etmeğe mecburum diye görmekte olduğum manzarayı Ankara’ya bildirdim. Benden başka kimse kalmadı, hepsi dışarıya kaçtılar. Bir müddet sonra telgrafhaneyi bastılar. ARTIK SES KES, BASILDIK dedim ve son sözüm bu oldu. Beni dipçik darbeleri ile odacının küçük odasına hapsettiler. Bu askerler Mecûsi Hint askerleri idi. Üç gün böylece hapis tutuldum, sonra telgrafhane dahilinde sorguya çekildim. İskoçyalı general olduğunu anladığım biri zayıf Türkçe ile telgraf santralına celple, bu hat nereye gider diye işaret ettiler.
Bâb-ı Âli’ye, bu da (hatıratta okunamadı), bu da Aksaray’a, bu da Telgraf Nezareti’ne dedim, zaten o kadar yol vardı. Hani ya Ankara’ya giden hat diye tazyik etti ise de bu şehir dahilî telgrafnamesi olup şehir harici ile muhabere yapılmadığını söyledim. Benden başka bir Türk yoktu, yapayalnızdım. (Beyoğlu’ndaki santralden yol alınarak Ankara ile telgraf muhaberesinin yapıldığını kendileri şifahen söyledi.)
Bunlar bir heyetti, İngilizce epey konuştular, bir manga Mecûsi Hint askerî telgrafhanede bıraktılar, çavuşlarına benim için makinaya yaklaştırılmamamı emir ederek gittiler.
Bu tam bir işgaldi, bütün dâire-i askeriyye ve hatta Telgraf Nezareti’ne el koymuşlardı. Bundan sonra Anadolu ile muhabere tamamiyle kesilmişti.

Lozan görüşmelerinde yaşanan sıkıntıPosta Müdürlüğünün kurulmasını sağladı.

Artık Anadolu Hükûmeti’ne yardım etmek imkânları zayıflamış ve fiilen Millî Mücadele Harekâtı’na iştirak etmek devrinin açılmış olduğundan zabitan ve memurların işe yarayacak olanları Anadolu’ya geçmişlerdi. Harbiye Nezâreti’nde Hilâfet Hükûmeti’ne sadıkane hizmet eder görünen, hakikatte Anadolu Hükûmeti’nin her isteği için çalışan ve bizimle daima alâkadar olan Seryaver Salih Bey de ertesi günden itibaren görünmez oldu. Sonra Tokat mebusu olarak Millet Meclisi’nde hizmet görmekte olduğunu gazetelerde falan gördüm.
Bu mübarek adamın bir daha namını ve şanını görmedim. Nerede ise Allah selâmet versin.
Daire Müdürü Ziya Bey de vardı, onlar kim bilir ne oldular. Siz diyorsunuz ki, Harbiye Nezareti Telgrafçısı İsmail Hakkı mı bilmem birisinin gösterdiği fedakârlığın namı resmî evraklara geçmiş, millî kahraman gösterildiğini söylemiştiniz. Hayret ediyorum, İstanbul’un ilk işgalinden son işgaline kadar Harbiye Nezâreti’nde bulundum. Erkân-ı Harbiye Telgrafhanesi vardı, lağvettiler. Mülkiye Telgrafhanesi vardı, onu da lağvettiler ve Maliye Telgrafhanesi’ne devrettiler. Bizi de belki lüzumu olur diye oraya verdiler ve orada üç ay kalmıştım, sonra kıt’ama verildim.
Hakikat böyle iken, ne tahriflere uğratıldığını duyup da müteessir olmamak mümkün değildir.” (Bu hatırat, Mahmut Ezan Hoca’ya ait olup Düzce’de, oğlu Emekli Hava Astsubay Celalettin Ezan’dan alınmıştır. Konuyla ilgili olarak, oğlu Celalettin Beyin şu sözlerini de buraya almak yerinde olacaktır. “Bundan benim bir mükâfata, bir nam ve şöhrete lâyık olduğum iddiasında değilim. Dediğim gibi baba hatırası olarak muhafaza ederseniz diye yazdım.”)

Şifreler çözülmüş
Karartılmış ve her türlü psikolojik savaşın yürütüldüğü bir ortamda bir grup yurtsever telgrafçı, Atatürk’ün haber alma kanallarının açık kalması için savaş vermiştir. İşte bunun içindir ki, Kurtuluş Savaşı bir anlamda “telgraf savaşı” olarak da kabul edilebilir. Atatürk, bütün yapmak istediklerini, yaptıklarını, talimatlarını, savaş şifrelerini telgrafla yürütmüş; her an ve her koşulda ona başvurmuş; tarihin sayfalarını, yarı beline kadar eğilmiş, yorgun ve ahşap direkler arasında sarkıp duran tellere aktaran telgrafçılara emanet etmiştir.
Lozan görüşmelerinde, iletişimin yeterli olmaması nedeniyle sıkıntı yaşanmıştır. Ankara’dan Lozan’a bilgi ve talimatlar şifreli telgraflarla, önce “Köstence” telgraf merkezine, oradan da Lozan heyetine gönderildiği için, İngilizler tarafından şifreler ele geçirilip çözülmüş ve bu durum onların üstünlük sağlamalarına yol açmıştır.
Heyetin yapacağı konuşmalardan haberdar olmuşlar ve önce Kerkük petrollerini ele geçirmişler, daha sonra Musul sorununu erteleyerek siyasal üstünlük sağlamışlardır.
Lozan görüşmeleri esnasında sağladıkları haber alma üstünlüğüyle ve Doğu’da, Kürt ayaklanmaları çıkartarak Musul ve Kerkük’ün savunulmasını güçleştirmişlerdir.
İşte bütün bu olumsuzluklar dikkate alınarak, PTT’nin ulusal olmasına daima özen gösterilmiş, İngilizlerin elinde olan Posta-Telgraf İdaresi’ne karşılık 1920’de Ankara’da, TBMM Hükümeti Posta Müdürlüğü kuruldu.

Kaynakhttp://www.yenicaggazetesi.com.tr/zaferin-adi-telgraf-telleri-92477h.htm

Print Friendly

Leave a Reply